30 Mayıs 2010 Pazar

The First Day of The Rest of Your Life [2008]


{Kalan Hayatının İlk Günü}

Fransız yönetmen Remi Bezançon'un Havada Aşk Var filmini çok beğenince, başka neler yapmış diye bakarken rastgeldim bu filme. Birkaç satır konusundan başka üzerine bir şeyler yazan olmamış. Yeni sayılabilecek bir film zaten. Merakla izlemeye başladım ama..

Afişinde bu aile sizin aileniz mealinde sıcak bir cümle yazmışlar. Evet, bir aile filmi fakat çok farklı bir kültürden, enteresan bir bileşim halinde yaşayan anne-baba, üç çocuk mevcut bu ailenin içinde. 

Film evin büyük oğlunun, artık çok yaşlanmış olan köpeklerini veterinerde ölüme teslim etmesi ve sonrasında evden ayrılmasıyla başlıyor. Albert (Pio Marmai) dedesinin apartmanında bir odaya taşınıyor. Ailenin bireyleri bu uzaklaşmaya ilginç tepkiler veriyorlar. Anne (Zabou Breitman) diğer çocuklarına "Zaten hepiniz gideceksiniz, ben de bir okula başlayayım bari" diyor, babanınsa (Jacques Gamblin) pek bir şey umurunda değil gibi. İkinci erkek evlat Raphael (Marc-Andre Grondin) bir hayalperest. Gerçek hayattan kopuk, müziğe kendini adamış bir çocuk. En küçükleri Flora (Deborah François) ise asi bir genç kız olarak yetişiyor.  

Oyuncular birbirinden cazibeli ve iyi, renkler-mekanlar gayet hoş ama hikayenin içi türlü belirsizliklerle dolu. Gerçek bir aile hissi vermiyor insana. Annenin büyük oğlunun evden ayrılmasına çok üzülmüş gibi görünürken yanında kalan çocuklarına boşvermesi tuhaf bir ayrıntı. Başlarda hiç anlaşamayan, çok alakasızmış gibi duran kardeşler, aniden birbirlerine korumacı ve ilgili tavırlar sergiler hale gelince, pek inandırıcı gelmiyor açıkçası.  

Her bölümünde bir karakteri ele alarak onun yaşadıkları üzerinden ailede olup biteni anlatmaya devam ediyor film. Cüz'i miktarda içerdiği sembolizm ve kişilerin psikolojik travmalarına ara ara şöyle bir dokunup geçmesi yetmiyor maalesef. Sonunda da hepsi birden ehlileşiyorlar sanki.

Yalnız ailenin iki numarası Marc-Andre Grondin için birkaç şey daha söylemek lazım. 1984 doğumlu, Kanadalı genç oyuncu, hayal aleminde yaşayan Raphael rolünde alakaya değer bir oyunculuk çıkarıyor. Keskin yüz hatları ve ince bıyıklarıyla Johnny Depp'e benzer bir ayrıcalığa sahip Marc-Andre, film boyunca uzun saçlarını palmiye modeli de dahil türlü abuk hallere sokmuş olsa da, sırf çekik kahverengi gözlerinde pırıldayan tılsım için bile izlenebilir. 

Fazla Fransız'vari havalardaki The First Day of the Rest of Your Life'ın, uç noktalara varabilen bir serbestlik anlayışı var. Bazı filmlerde hiç sırıtmadan eriyen bu hal, ona yakışmamış. Gene de bu garip ailenin hayatına bir göz atmak isterseniz, buyrun diyorum.

{Bu yazı 01.06.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}






26 Mayıs 2010 Çarşamba

DOLLS [2002]


{Bebekler}

Sahnede gördüğümüz iki Bunraki bebeği ile açılıyor film. Geleneksel Japon kukla tiyatrosundan bir oyun sergiliyorlar; Aşıkların Sürgünü.. Kendi hakimiyetlerinden uzak bedenleri, kolları, bacakları ayrı ayrı kişiler tarafından yönetilen, seslendirilen kuklalardan biri oyun bittiğinde diğerinin kulağına eğilip birşeyler söylüyor ve ikisi birlikte bir film izleyecekmişcesine dönüp seyirciye bakıyorlar..

"Sonum başlangıcımdır.." 

Aşkın kılavuzluğunda yola çıkan iki genç.. Matsumoto ve Sawako.

Bu öyle bir hikaye ki nihayete erdiği sanılan noktadan başlıyor. Koptuğu yerden.. 
Bembeyaz bahar çiçekleriyle donanmış Japon bahçeleri.. Kan rengi bir urganla birbirine bağlanmış iki kişi, ağaçların arasındaki yolda ilerliyorlar.. Etraftaki insanların meraklı bakışlarını görmüyor, alaylı sözlerini duymuyor gibiler. Peşlerinden sürüklenen halat, bir kütüğe takıldığı halde gitmek istiyor Sawako. Genç kızın bakışları bomboş.. 

Şimdi insanların dalga geçerek baktığı iki meczup onlar.. Bir zamanlar birbirlerine aşık oldukları için kendi aralarında nişanlandıklarını öğreniyoruz. Nişandan kısa bir süre sonra Matsumoto ailesinin baskısı ile Sawako'yu terkediyor ve patronunun kızıyla evlenmesine karar veriliyor. Genç kız bunu öğrendiğinde intihara teşebbüs ediyor, kurtarılıyorsa da aklı onu terkediyor. Sevdiği kıza ihanetinin dehşetli sonucunu düğün günü öğrenince, herşeyi bırakarak Sawako'nun yanına koşan Matsumoto için bu büyük hatanın telafisi yok maalesef. 

Hastaneye geldiğinde, parçalanarak yere düşmüş pembe bir kelebeğe bakarken buluyor eski nişanlısını. O, artık kalbindeki acının bile farkında değil. Ne kızgınlık, ne üzüntü, hiçbir şey.. Herşeyden habersiz bir bebek adeta. Matsumoto, Sawako'yu alıp götürüyor. İki genç önce bir otelde, sonra Matsumoto'nun hastalık sarısına boyanmış arabasında kalıyorlar. Sık sık kaçıp gitmeye yeltenen, yola yuvarlanan topunun peşinden kendini arabaların önüne atan Sawako'yu korumak için, genç kızı bir iple kendine bağlıyor Matsumoto. Şehri terkedip yola çıkıyorlar. Dört mevsim boyunca sürecek hazin yürüyüşleri böyle başlıyor..

Japon yönetmen Takeshi Kitano'nun başyapıtında aşk, tam olması gerektiği gibi. Kendilerini saran tutkunun cehenneminde yok olan sevgililerden biri aklını kurban ederken, diğeri hayatını sunuyor bu şiddetli duyguya. Geri dönüşlerle, yaşadıkları mutlu günleri gördüğümüzde içine düştükleri halin ızdırabı daha da kuvvetleniyor. O neşeli, hayat dolu, gülen genç kız.. Ona utangaç bir sevecenlikle bakan delikanlı.. Geçmiş..

Kalbe dokunan müzikleri, göz alıcı teatral kostümleri, renk cümbüşlerinden müteşekkil nefes kesici güzellikteki görüntüleri bir yana filmde öyle sahneler var ki, çaresizliğin kederini iliklerinize kadar hissettiriyor. Sawako'nun otelde çiçeklerle, minik melek heykelleriyle konuşması.. Matsumoto'nun aldığı oyuncağının topu ezildiğinde ağlaması ve boş oyuncağa üflemeye çalışması.. Genç kızı kollarının altından tutarak taşıdığında içi boş, cansız bir kuklaya benzeyişi.. Ve en fenası, arkadaşları arasında nişanlandıkları yer olan lokantaya dışardan baktıkları sahne, Sawako'nun o geceyi hatırladığı an, önce gülmesi sonra hıçkırıklara boğulması..

Filmde bahsini henüz etmediğimiz ayrıca iki aşk hikayesi daha var ki, onların öyküleri de, yine hayli naif ve hüzünlü. Aşık olduğu pop şarkıcısı Haruna Yamakuçi trafik kazası geçirip, yaralanan yüzünü kimseye göstermek istemediği için, gözlerini kör eden bir genç adam. Ve bir zamanlar onu bırakıp gitmiş sevgilisini, belki gelir umuduyla, her Cumartesi günü buluştukları yere giderek yıllarca bekleyen bir kadının hikayesi. 

Her parçasında ayrı bir trajediye şahit olduğumuz Dolls, aşkın kan kırmızısı rengine bulanmış, büyüleyici bir film. Usta yönetmen Takeshi Kitano dramatik anlatım böyle olur dercesine baharın tatlı pembesinden, yaz güneşi altında göz kamaştıran denizin camgöbeği ışıltılarına, güz mevsiminin bakır tonlarından, karakışın ürpertici beyazına dek tüm zamanları ince ince işlemiş filminin dekoruna. 

Öyle dokunaklı, öyle muhteşem bir sinemasal ki bu, tam ayırdına varabilmek için, onunla duyguların berrak olduğu bir dönemde tanışmalı. Bütün büyük aşkların ortak kaderine dair bu filmin yoğunluğuna benzer bir hal içindeyseniz, kendisinden uzak durmak hayrınıza olur diyorum. 

{Bu yazı 28.05.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}




video

23 Mayıs 2010 Pazar

PİNOCCHİO [2002]


PİNOCCHİO [2002]
{Pinokyo}

İzleyeli belli bir süre geçti ama Pinokyo'nun bıcır bıcır konuşan sesi hâlâ kulaklarımda :) Roberto Benigni'nin bu küçük yaramaz çocuğu canlandırırken kelimeleri ezip büzerek cıvıldaması, tüm şirinliğini üzerine takınarak oradan oraya koşturması, filmin en hoş tarafıydı fikrimce. Hele hapishanede tanıştığı arkadaşının ismini öyle güzel tonlayarak "Lucignolo!" diyordu ki, başa sarıp tekrar tekrar dinleyesim geldi.

Bu adamın öyle bir tarzı var ki, hani ya çok sevilen ya da nefret edilen enteresan tipler vardır ya, Roberto Benigni'yi de eğer bir kere sevmişseniz, hangi filmin içine oturursa otursun zevkle izlersiniz o filmi. Tam aksine ona gıcık kaptıysanız -ki ben bu nasıl olur pek bilemesem de :)- her hali, bütün o abartılı mimikleri, jestleri tek tek gözünüze batar, izlemeniz işkenceye dönüşebilir sanıyorum. Bu arada Pinokyo için demeyeceğim ama Hayat Güzeldir, Kar ve Kaplan gibi o nefis filmleri de güme gitmiş olur tabii.

Pinokyo'yu ayırdım çünkü gerçekten çok keyifli olmasına karşın bu bir koleksiyon filmi aynı zamanda. İtalyan komedyenin üslûbunun hastası değilseniz izlemeseniz de olur. Konu zaten mâlum, marangoz Geppetto Usta, kiraz ağacından bir kukla yapar ve ona Pinokyo ismini verir, bu kuklacık iyi kalpli ama haylaz mı haylaz bir velet olarak canlanır ve evden kaçar. Gezdiği, oynadığı yerlerde saflığı yüzünden başına gelmedik kalmaz ama hep bir şekilde kurtulur, en sonunda Mavi Orman Perisi gerçek bir çocuk olması için ona yardım edince, Pinokyo da uslanır ve babası Geppetto'nun yanına döner.

Ülkesinin masalını perdeye şanına yakışır şekilde yansıtmış Roberto Benigni. Yüzlerce farenin çektiği, gümüş pırıltılı arabasıyla dolaşarak gecelere ışık saçan Mavi Peri (Nicoletta Braschi), zıpır bir şekilde taklalar atarak evine gelen tahtadan oyduğu oğluna, ekmek kırıntılarını birleştirerek başlık yapan Geppetto, Pinokyo'yu yoldan çıkarıp, elindeki paraları almak isteyen Kurnaz Tilki ile Kör Kedi ve masalın diğer karakterleri, rengarenk dekorlarla bezenmiş bu sevimli filmde yerlerini almışlar.  

İtalyan masalı dedim Pinokyo'ya ama buna itiraz eden birileri de yok değil. Meşhur tiyatrocumuz Ayla Algan yavrucağın hem kız, hem de bize ait bir masalın kahramanı olduğunu üzerine basa basa vurguluyor söyleşilerinde. "Ay ve Gün" isimli masalda bir marangoz, çocuğu olmadığı için  uzun saçlı bir kız kuklası yapıyor ve onu evinin penceresine koyuyor, oradan geçen kralın oğlu da onu gerçek sanarak tahta-kıza aşık oluyor ve evlenmek istiyor. Marangoz korkusundan onun bir kukla olduğunu söyleyemiyor ve muhafızlarla birlikte saraya giderken kızı nehre atıyor. Peşinden kurtarmak için atlıyorlar ama kuklanın takma saçı çıkınca kız, ay ve gün gibi ortada kalıyor." Haçlı seferlerinde gelenlerin bu masalımızı da alıp götürdüğünü söylüyor Ayla hanım, o hoş sesiyle.

  Bizden esinlenerek mi yazmışlar, Carlo Collidi yalancı bir adam mıydı bilemiyoruz ama Pinokyo'nun bir de burun mevzu var, elbette. Filmde, hikayenin aslında olduğu gibi çok üzerinde durulmuyor klasik yalan-burun ilişkisinin. Halbuki küçük tahta-oğlanın masalından bahsedince akla ilk gelen şey bu olur hep. Çocukken burnun uzamış yahut başından dumanlar çıkıyor derlerdi ya hani, masalın kökeni hakkındaki söylenene inanacak olursak, bir çocuğa yalan söylememesi gerektiğini kendinde örnekleyerek öğretme çabası, Carlo'nun veciz masalını yazmasına benziyor.

Her halukârda, bu meşhur masaldan izlenilesi bir film yapmış Roberto Benigni.
Günümüz sinemasında eğlenceli digital efektlerle burnu bir uzayıp bir kısalan, tembellikten kulakları eşek kulaklarına dönen Pinokyo'nun filmi, onu sevenler için güzel bir görsel şölen niteliğinde. Benigni'nin hayal dünyasından keyif alanlardansanız Pinokyo'sunu izlemeden olmaz diyorum.

{Bu yazı 25.05.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}








20 Mayıs 2010 Perşembe

HİGH FİDELİTY [2000]


HİGH FİDELİTY [2000]
{Sensiz Olmaz}

Filmin çekim yılı çok geride olmamasına rağmen niye bana eski bir film hissi verdiğini, uyarlandığı kitabın tarihine bakınca anladım ve rahatladım. :) Nick Hornby hikayeyi 90'larda yazmış. Böyle deyince taşlar yerine oturuyor.

Bir müzik terimi olan isminden de anlaşılabileceği üzere müzik ve ikili ilişkiler üzerine bir hikaye. Konuyla ilgisi olanların tapınırcasına sevdiği, fransız kalanların ise Rob'un (John Cusack) özellikle kameraya bakarak anlattıkları için izleyebileceği filmi kendi listemde (!) sıralamaya alamıyorum maalesef. Müzik unsurunu çıkarıp yerine edebiyatı koysak o zaman sıkı sıkıya kucaklar bir daha bırakmazdım muhtemelen.

İzledim, yerinde tespitlerinden keyif aldım ama hepsi bu. İtinalı, nesnelliği de kattığım bir yazı yazasım gelmedi bu yüzden.


THE I INSIDE [2003]


THE I INSIDE [2003]
{İçimdeki Ben}

Hafızanızda yer edip, uzun zaman sonra bile hatırlayacağınız filmlerden değilse de türü içinde belli bir kaliteyi yakalıyor "İçimdeki Ben". Zaman içinde gidip gelmeler sinema ve dizilerde bu denli çok işlenerek kotasını doldurmuş bir mevzu olmasaydı, Ryan Philippe'in başrolünde oynadığı bu film daha önplana çıkabilirdi belki. Yine de bu tarz hikayelerden hoşlanıyorsanız, izlemekten zevk alabileceğiniz bir yapım olmuş.

Simon,tehlikeli bir trafik kazası geçirir ve gözlerini hastanede açtığında geçmişinden iki senenin zihnini terketmiş olduğunu farkeder. Tanımadığı bir kadınla evlidir, erkek kardeşi bilmediği bir şekilde öldürülmüştür ve genç adam sevdiği bir başka kadın olduğunu öğrenir. Kime, neye inanacağını şaşırmış bir haldeyken, kendini bu kayıp zamanın öncesinde bulur ve kaybettiği süre içinde neler olup bittiği yavaş yavaş çözülür..

Sıkıca sarılıp düzgünce açılan bir film var karşımızda. Seyircisini fazla yormadan merakını ayakta tutmayı başarıyor. Yalnız zamanda geçiş için kullandıkları yöntem -özellikle  Simon'un bunu zorladığı sahnede iyice açığa çıkıyor bu- çok basitçe kurgulanmıştı. Bir de geçmişe gittiğinizde bir şeylere müdahale edip edemeyeceğiniz konusu var ki, Lost'ta bunu gözümüze soka soka kalıplaştırdıklarından olacak bu filmdeki önermeler çok da ilginç gelmedi bana. Daha fazlasını yazıp filmin sonunu anlatmayayım isterseniz.

Öncesinde benzerlerini izlemediyseniz (ki bu çok düşük bir ihtimal tabii) "İçimdeki Ben" başlangıç adına iyi bir seçim olabilir. Güzel film.


{Bu yazı 31.05.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}









19 Mayıs 2010 Çarşamba

EN LA CİUDAD DE SYLVİA [2007]


EN LA CİUDAD DE SYLVİA [2007]
{Sylvia'nın Şehrinde}

Not defterimde ismi yazılıydı filmin. Ama neye istinaden bunu yapmışım, hakkında ne öğrenmişim de seyredeyim demişim, hatırlayamıyorum. Salt "Sylvia'nın Şehrinde" tamlaması için olabilir, bir kadına atfedilen şehre yahut bir şehirle özdeşleştirilen Sylvia'ya dair bir şeyler canlanmıştı kafamda, zannederim.

Filmde ikisi de mevcut fakat ortada klasik anlamda bir hikaye yoktu. Eğer izleyecekseniz ne anlattığını boşvermeniz gerek. Aynı plana uzun bir süre, sakince bakabilirim, hemen hemen hiç diyalog olmaması da problem değil diyorsanız, o zaman Sylvia'yı bulacağımız şehrin kapılarını yavaş yavaş açabiliriz.

Görüntüler, gündelik hayatın sukûnet içinde aktığı Strasbourg sokaklarına ait. Genç bir ressamla (Xavier Lafette) beraber 6 yıl önce bu kentte tanıştığı Sylvia adındaki genç bir kadını arıyoruz. Kaldığı otelde, sabah uyanıp yatağın içinde uzun uzun düşünürken, yahut bir cafede oturup etrafında gördüklerini eskiz defterine geçirirken zaman öylesine yavaş ilerliyor ki, siz de onunla beraber düşüncelere dalabilir, o resimlerini çizerken mutfağa giderek kendinize bir çay demleyip dönebilirsiniz. Bir şey kaçırmamak için her dakikasını izlemek zorunda hissettiğimiz filmlerin aksine Sylvia'nın Şehrinde bizzat yaşıyor gibiyiz.

Jose Luis Guerin'e filmi için neden Strasbourg'u seçtiği sorulunca, bu Fransız şehrinde daha önce hiç film çekilmediğini ve yayalar, bisikletler ve tramvaylardan oluşan trafiğiyle şehrin kendine has, müzikale yakın bir ritmi olduğunu söylüyor. Strasbourg'u "Bir kadının hayaletleriyle doldurmak için ideal bir kent." olarak tanımlayan İspanyol yönetmen, ağırlıkla açık mekanlarda çekilen filmde herhangi bir figüran grubu da kullanmamış.

Sylvia'nın şehrinde geçirilen birkaç saat, nefis enstantanelerden oluşan bir fotoğraf sergisini adım adım gezmeye benzer bir his bırakıyor insanın dimağında. Tabii, sinemanın bildik kalıplarından hayli uzakta duran bir film izlemek isterseniz..


{Bu yazı 22.05.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}






18 Mayıs 2010 Salı

BYÔSOKU 5 SENCHİMÊTORU aka "5 CENTİMETERS PER SECOND" [2007]


BYÔSOKU 5 SENCHİMÊTORU aka "5 CENTİMETERS PER SECOND" [2007]
{Saniyede 5 Santimetre}

Adını kiraz çiçeklerinin düşme hızından alan "Saniyede 5 Santimetre", üç bölümden oluşuyor.

1. Seçilmiş Kiraz Çiçekleri: Hikayemiz okul kütüphanesinde başlıyor. Yaşıtlarından biraz farklı, duyarlı ve hassas, kitap okumayı oyun oynamaya tercih eden iki çocuk, Akari ve Takaki. Yakın duygu ve düşüncelere sahip ruhlar çabucak kaynaşır ya, onlar da böyle bağlanıyorlar birbirlerine.

Takaki'nin ailesi iş sebebiyle başka bir şehre taşınana kadar geçen süre zarfında, okul arkadaşlarının alaylarına ve garipsemelerine aldırmadan mütemadiyen beraberler.   Aralarındaki bağ, zaruri ayrılıklarının ardından mektup ve telefon görüşmeleriyle devam ediyor bir süre. Sonra Takaki'nin çok daha uzak bir yere taşınacağını haber alıyor Akaki. Son defa buluşup görüşmeye karar veriyorlar.

Mevsim kış ve kar şiddetle yağıp tren yollarını kapayınca biraz gecikiyor kavuşmaları. Bir araya geldiklerinde kiraz ağaçlarından pembe karlar yağıyor üzerlerine. O an duyguları bir kere daha tazelenip şekil değiştirirken, hissettikleri çocukça sevgi ilk gençlik aşkına dönüşüyor. Yine de dile getiremediklerini yazdığı mektubu kız arkadaşına veremiyor Takaki.

2. Kozmonot: Birkaç yıl  sonra, lise çağında.. Sumida, aynı okulda okuduğu Takaki'ye aşık olur. Takaki ise hâlâ Akari'ye göndermeye cesaret edemediği mektuplar yazmaya devam etmektedir. Sumida'ya ümit verdiğini bilmeden, onunla nezaket çerçevesinde bir arkadaşlık kurar. Beraber okula gider, gelirler. Aşkını itiraf etmesine ramak kala, Sumida sevdiği çocuğun kalbinin kendisinden çok çok uzaklarda olduğunu farkeder.

3. Saniyede 5 santimetre:  Zaman geçer..  Takaki üniversiteyi bitirmiş, Tokyo'da yaşamaktadır. Ruhunu içine dahil edemediği ilişkileri, işi, tüm hayatı anlamsızdır. Bir gece, rüyasında Akari ile tren istasyonunda buluştukları o günü görür. Ondan uzağa savrulduğunda neler kaybettiğini anlar. Akari ise evlenmek üzeredir.
Film, iki sevgilinin hissettiklerine tercüman olan şarkıyla noktalanır.

 Böyle duygusal bir hikayeye sahip bu dramatik anime, ışıklı renkleri ve sağlam çizimleriyle de izleyicisinin kalbini fethediyor. Mevsimlerin geçişleri, yağan kar, yağmur ve kiraz çiçeklerini gördüğümüz planlar ayrı ayrı çok güzeldi.

 "Saniyede 5 Santimetre"nin  karakter tasarımları, arkaplan ve taslakları, Japon yönetmen Makoto Shinkai tarafından yapılmış. Gözalıcı ayrıntıların, nefis yansıma-gölge oyunlarının tadına varmak için yüksek kalitede seyretmenizi tavsiye ediyorum.

{Bu yazı 20.05.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}


DAVETSİZ İZLEYİCİ_Mehmet Ergüven

Yayınevi: Agora Kitaplığı
Basım Yılı: 2007
Sayfa Sayısı: 189

Resim sanatı üzerine söylenenlere kulak vermeyi hep sevmişimdir. Hatta hâlâ ara ara sanat tarihi okusam mı diye de geçmiyor değil aklımdan. Bu kitabı yine böyle bir arayış döneminde büyük bir hevesle almıştım fakat..

İçini görmeden ısmarladığım için, kitapta bahsi geçen resimlerin siyah-beyaz ve kötü bir baskıya sahip olduğunu görmemle ilk hayalkırıklığını yaşadım, sonra belki renksel bir anlatım yoktur denemelerde diye kendimi avuttum. Okumaya başladıktan sonra bunun tam aksine eleştirilerde renk kullanımı, boya katmanları ve sürüş tekniklerine dair bir çok tanımlama olduğunu anlayınca, bu avuntu da yok oldu tabii. Nasıl böyle bir hataya düştüklerini hâlâ anlamış değilim.

Davetsiz izleyicinin halihazırda bahsedilen tüm sanatçı ve  tabloları bilmesi gerektiğine dair öngörüyle hazırlanmış bir kitap dahi olsa, bununla ilgili herhangi bir açıklama olması gerekirdi diye düşünüyorum. Oysa ne arka kapakta, ne önsözde, ne de kitabın tanıtımlarında en ufak bir ipucu var.

Daha evvel küçük bir fuarda tesadüf eseri bulduğum, Nazan İpşiroğlu'nun "Resimde Alımlama" kitabı buna kıyasla mükemmeldi. Resim baskılarının güzelliği bir yana, tablo ve yazı arasındaki bütünlükleri, yönlendirme yapmaksızın soyut resme dair anlattıkları nefisti. Neyi değil ama nasıl görmek gerektiği üzerine çok şey vardı. Katalan ressam Joan Miro Ferra'nın cıvıl cıvıl renkleriyle boyadığı soyut figürlere o kitaptan sonra tutkun olmuştum. Davetsiz İzleyici'de en azından buna benzer bir tutarlılık bekliyordum sanırım.

Denemelerde resim, karikatür ve grafik sanatçılarına genel bir bakış açısıyla değinilmeye çalışılmış. Sanatçıların serilerine dair resimleri bulmak çok zor değil kabul ama bir kitap okurken araştırma yapmak, eleştirmenin ne dediğini anlamak için tamamını el altında bulundurmak okuyucuya eziyet gibi. Neden bahsediyorsa kitabın içinde bulunmalıydı diye düşünüyorum.

Ayrıca kitabın dili ve anlatımı, modernize edilmiş sözcüklerle dolu. Resmi anlatmak için lafı fazlasıyla dolandırıp okuyucuyu sıkıyor. Kitabı okumadan evvel, eleştirmenin biyografisinde, yazmış olduğu diğer resim eleştiri kitaplarını farkettiğimde sırayla hepsini okurum diye düşünmüştüm, şimdi bu fikrimden tamamen vazgeçmiş durumdayım. Resim üzerine yazan başka eleştirmenler, yeni kitaplar bulmam gerek. Bu konuda önerileriniz varsa, bana yazarsanız sevinirim.

Kitaptaki tek beğendiğim tanım, son sayfalarda, Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan alıntılanmış şu cümleler oldu:

"Bünyesinin elastikiyetine, iştahasına güvenen sanatkârların, başlangıçta daima kendilerinden büyük sanatkârlara saldırarak, yılanın kendisinden büyük bir geyiği yutması gibi, onları yuttuğunu ve hazmettiğini görüyoruz. Başlangıçta sevdiği sanatkârların  tesiri altında kalanlar, geyiği henüz yutan yılanı andırırlar; o aralık göze çarpan yılan değil, yutulan geyiktir. Gün geçtikçe geyik eriyecek ve yılanın bünyesine karışacaktır. Yılanın yuttuğu geyiğe benzemekten korkusu yoktur.(...)"

Ne kadar yerinde bir benzetme ile ifade etmiş, değil mi? Kelimelerle oynayabilmek ayrı bir zanaat, büyük şairin nesri de nasıl akıcı, anlaşılır ve çarpıcı. Ne anlatmak istiyorsa onu söylemiş işte. Bir eksik bir fazla değil.

Plastik sanatlar üzerine de iyi kalemleri okumak lazım. Yoksa sadece sıkıntı oluyor insana.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

NAE SARANG aka "MY LOVE" [2007]


NAE SARANG aka "MY LOVE" [2007]
{Tatlı Aşkım}

Filmin ilk yarısını sıkılarak, başladığıma pişman olarak izledim. Fakat olaylar çözülmeye başladıktan sonra Nae Sarang bambaşka bir hal aldı ve (bir-buçuk hikayesi yüzünden :) bittiğinde iyi ki izlemişim dediğim filmler arasına kendini kabul ettirdi.

Birbirlerinden (büyük ölçüde) bağımsız dört hikayeden oluşuyor film. Trende tanıştığı Ju-won'a aşık olan ve genç kızdan bir türlü istediği karşılığı alamayan Se-jin.(Çılgın Aşk) Altı yıl önce ayrıldığı sevgilisiyle güneşin tutulacağı gün buluşacak olan Jin-man.(Trajik Aşk) Reklam ajansı sahibi Su-yeong ve karısını kaybettiği için dünyaya küsmüş yardımcısı Jeong-seok'a olan aşkı. (Karşılıksız Aşk) Son olarak aşk acısı yüzünden üniversiteye bir yıl ara veren So-hyun ile ona uzaktan aşık olan Ji-wu.(Platonik Aşk)

 Üzerinde en fazla çalışılmış hikaye, içyüzünü filmin sonlarına doğru görebildiğimiz, kurduğu hayal dünyasında yaşamaktan hoşlanan çılgın kız Ju-won ve rayların üzerinde "birlikte takıldığı" Se-jin arasındaki ilişki diye düşünüyorum.  Sadece bu hikaye filmin başlı başına konusunu oluştursaydı çok daha güzel olurdu.

Aperatif niyetine sunulmuşa benzeyen diğer ilişkilere gelince; sevgilisi kendisine ulaşabilsin diye, yıllar önceki cep telefonu numarasını geri almaya çalışan Jin-man'a dair anlatılanlar da özellikle finaliyle izlenmeye değerdi.  Arka planda kalan bu kısa hikayede, rolünü gayet sevimli bir şekilde oynayan Uhm Tae Woong'a yazık olmuş.

Güçlü görünmeye çalışırken, yapışkan ve ısrarcı aşkını son derece itici bulduğum Su-yeong'a gelince hiç olmasa da olurmuş. Zaten hikayesinin finali inandırıcılıktan çok uzaktı.

Üniversite platonikleri So-hyun ve Ji-wu arasında ise arkadaşlığa bile pek benzemeyen garip bir iletişim vardı ki bu çifti de direk elersek, hiç fena olmaz diye düşünüyorum.

Filmi böylece kesip biçtikten sonra, denebilir ki;
"Duygusal uzakdoğu filmlerindeki klişe olguların çoğunu (trenler, sarhoş kızlar, şapşal oğlanlar v.b.) içermesine rağmen modern bir havası olan Nae Sarang, seyredildiğinde keyif alınacak bir film."





KANALİZASYON [2009]



KANAL-İ-ZASYON [2009]


Uzun zaman olmuştu bir Türk filmi izlemeyeli. Bunun üzerine Kanalizasyon iyi bir seçim miydi? Maalesef. 

Zihni ile dili arasındaki yolu çabucak kateden cümleleri, Okan Bayülgen'i sohbet ve gösteri programlarında eşsiz kılsa da, yüzü o kadar tanıdık, mimikleri öylesine aşina ki onu bir karakterin içine tam olarak oturmuş görmek zor seyirci için. Yahut İmdat ile tam olarak bütünleşememişti, bilemiyorum. Aklıma "Size Baba Diyebilir miyim" dizisindeki rolü geliyor, o zaman da çok eleştirilmişti ama izlerken inanıyordunuz. Çocukları ile birlikte olabilmek için dadı kılığına giren baba karakteri, Kanalizasyon'dakine nazaran makyaj ve kostüm açısından çok daha zengindi elbette ama sadece baba olarak göründüğünde de illüzyon bozulmuyordu. 

Senaryo ve yönetmen farklı isimler olsa da insan ister istemez, Okan Bayülgen'in Medya Arkası tadında bir eleştiri filmi bekliyor. Televizyon'da rating uğruna yapılanların, filmdeki karşılığı olması gerektiği gibi uç noktada ve absürt ama yerine oturmayan şeyler de var. Mesela oyunculuklar.. Hakan Yılmaz, kurnaz genel yayın yönetmeni rolünde iyi ama film boyunca o dahil tüm oyuncularda bir tutukluk varmış gibi geldi bana. Sanki çok daha rahat olabilirlermiş de yapamıyorlarmış gibi. Özellikle bar sahnesinde bu o kadar belirgindi ki. "Eğlenen iki insan görüntüsü verelim" düşüncesi. Tedirginlikler ve çekingenliklerle bu nasıl bir oyunculuk anlayışıdır anlamak zor.

Yama yerleri çok açıkta bir senaryosu olan, iyi-kötü karakter algıları bozuk bir filmdi. Yazık olmuş.  

  



    


ALMODOVAR TEOREMİ_Antoni Casas Ros

Yayınevi: Sel Yayıncılık
Basım Yılı: 2008
Sayfa Sayısı: 108


Almodovar Teoremi, yazarının gizemli kalmakta ısrar edişi yüzünden, bazı çevrelerin bizzat Pedro Almodovar tarafından yazılmış olduğuna inandığı, enteresan bir hikayeye sahip.

Matematik kariyerindeki yükselişi şerefine bir kutlamadan sevgilisiyle dönerken kaza geçiren genç bir adam. Alkollü bir halde ve hızla seyrederken, orman yolunda önlerine aniden bir geyiğin çıkmasıyla araç savrulur ve yol kenarındaki ağaca çarpar, Sandra ölür, Antoni'nin yüzü parçalanır.

"Bir insana bir yüzü düşündürecek, titremiş bir fotoğrafım ben." (sf.11)

Uzun süre insan içine çıkmayan, çatı katındaki odasında yazarak ve internet üzerinden matematik dersleri vererek yaşayan Antoni, Pedro Almodovar'la tanışmasının ardından, hayranı olduğu yönetmenin ona verdikleriyle bir dünya kurar kendine.

Almodovar'ın filmlerinde işlediği sıradışı olgularla örülü romanın, iyi bir edebiyat ürünü olduğunu söyleyebilirim, tabii ilk kitap oluşunu da göz önüne alırsak. 2008 yılında İspanya'nın en iyi romanı seçilen kitabın bazı cümlelerinde saf bir toyluk var ama genel olarak başarılı bir şekilde tamamlanmış.

Almodovar Teoremi'nin methiyeler düzülecek bir tarafı yok ama yalın anlatımı ile, özellikle Almodovar'ın sinemasına aşinaysanız okumaktan keyif alacağınız bir kitap.



13 Mayıs 2010 Perşembe

LA TİGRE E LA NEVE aka."THE TİGER AND THE SNOW" [2005]



LA TİGRE E LA NEVE aka. "THE TİGER AND THE SNOW" [2005]
{Kar ve Kaplan}

"Aşk.. Kar kadar saf, kaplan gibi vahşi ve acımasız olan o duygu.." diyor Roberto Benigni, bu harikulade filminin temelinde yatanı anlatırken. Yaptığı öyle bir film ki, seyircisini hem güldüren, hem de içini ince ince sızlatan cinsten. Bir hikaye ancak bu kadar nahif, böylesine hoş olabilir dedirtiyor. Nefes kesici güzellikte bir şeyle ilk kez karşılaştığımda, derhal bitişini veya kayboluşunu düşünmek adetinde olan beni,  "Kar ve Kaplan"ı izlerken de bu tanıdık duygu sardı. Hiç bitsin istemedim. Filmi defalarca izleyebilirim elbette ama ilk göz ağrısı başka.

   Roma'da başlayan öykümüzün kahramanı Attilio, üniversitede şiir eğitmenliği yapan sevimli, biraz dağınık, dalgın bir adam ve yine edebiyat üzerine çalışan Vittoria'ya her gece rüyasında onunla evlendiğini görecek kadar aşık. Vittoria ise bu deli dolu aşka karşılık vermeyerek "imkansız" damgasını vuran, ciddi bir kadın.

Roberto Benigni'nin gerçek hayattaki karısı Nicoletta Braschi, ağırbaşlı ve mantığıyla hareket eden Vittoria rolüne çok yakışmış. İtalyan sanatçının meşhur "Hayat Güzeldir" filminde olduğu gibi, bu filmde de karı-koca birlikte çok uyumlu görünüyorlar.

Attilio'nun "Kar ve Kaplan" adındaki kitabı basıldığı ve çok beğenildiği sıralarda, Vittoria da Paris'te yaşayan Irak'lı bir şairin (Fuad rolünde Jean Reno) biyografisini hazırlamaktadır. Savaş başlamadan ülkesine dönmek isteyen Fuad'la birlikte Amerika'nın işgali altındaki Irak'a gider ve oradaki saldırılarda başından yaralanır, komaya girer..

"Sevdiği kadının ölümü tüm dünyanın ölümü demektir." Attilio için.. Vittoria'nın ölümün eşiğinde olduğunu haber alır almaz onun yanına gitmek için yola çıkar.  Bu gözüpek adamın aşkını hayata döndürebilmek için yaptıkları ile devam eden film sürpriz bir şekilde nihayet buluyor.

Şiirden bahis açıldığında akan sular durur bende. Biraz "Ölü Ozanlar Derneği"ndeki o heyecan dolu ders sahnesini anımsatsa da Attilio'nun verdiği şiir dersi nefisti. Ya, kızlarına şairliği anlatırken kullandığı tabir nasıl bir anlatım güzelliğiydi öyle? "Kalpleri titrediğinde başka insanların da kalplerini titretebilen insanlar olmalı.."

 Roma'da, geceyarısı evine giren yarasayla nazik bir şekilde konuşarak onu dışarı çıkmaya ikna eden sıradışı kahramanımız, filmin ilerleyen bölümlerinde, Vittoria'nın hastalığına ilaç bulmak için Bağdat'ın dışına çıkınca bir çadırın yanına çökmüş iki deve görüyor. Develerden birine binerek daha hızlı yol almak isteyen Attilio'nun onlarla sohbeti hayli komikti. Yine hastanede, bir seyyar satıcıdan aldığı berber koltuğuna uyumak için yerleşirken Vittoria'ya söylediği cümle beni çok güldürdü.

İçerdiği mantıksal kopukluklara, kurgusal hatalara ve suya sabuna dokunmayan savaş anlatımına inat, Roberto Benigni'nin dilinden bu muazzam sinemasalı izlerken, büyüsüne kapılıp gitmemek için, insanın taştan bir kalbi olması gerek. "Kar ve Kaplan" gerçeği ve düşü kesin çizgilerle ayırt edebilenler için mutlaka izlenmesi gereken, eşsiz bir film.


{Bu yazı 14.05.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}


12 Mayıs 2010 Çarşamba

RECONSTRUCTİON [2003]


RECONSTRUCTİON [2003]
{Yeniden Sev Beni}

{Bu yazı, film hakkında izlemeden öğrenmek istemeyeceğiniz ipuçları içerebilir!}
  
Danimarkalı yönetmen Christopher Boe'nin ilk uzun metrajı Reconstruction, "isli sisli pis puslu" kuzey kenti  Kopenhag'da çekilmiş deneysel bir film. 

Fotoğrafçı Alex(Nikolaj Lie Kaas), kız arkadaşı Simone(Maria Bonnevie). Yazar August (Krister Henriksson) ve karısı Aimee.  Film bu dört kişinin birbirine değen ilişkileri üzerine kurulmuş. 

Alex, kız arkadaşıyla çıktığı yemekten dönerken, trende Aimee'yi görür. Simone'a bir şey söylemeden, ilk görüşte etkilendiği kadının peşinden gider. Bir barda oturur, konuşurlar. Birbirlerini uzun zamandır tanıyormuş gibidirler. Alex, geceyi Aimee'nin kaldığı otelde geçirdikten sonra döndüğünde, evini yerinde bulamaz, komşuları, babası ve kız arkadaşı onu tanımamaktadır. Alex'i bilen tek kişi bir gece önce karşılaştığı Aimee'dir..

Böyle kısaca anlatıldığında konu açısından çok da sıradışı bir hali yok fakat diyaloglar ve üzerine basa basa seyirciye hissettirilen kurgusu açısından değişik bir filmdi. Açık açık " Bu yalnızca bir film. Bir kurgu. Ama yine de acıtır.." diyen yazar August'un ağzından karakterler tanıtılırken, filmde giyecekleri kıyafetlerin masalarda sergilenmesi de bu kurgu hissini pekiştiriyordu. 

Onunla karşılaşmadan önce, rüyasında Aimee'yi görüyor Alex.  Barda genç kadının ona söyledikleri de buna işaret ediyor, "Eğer ben senin rüyan isem, sen de benimsin demektir." Alex'in söylediğine göre Aimee, kız arkadaşı Simone'dan daha güzel değil, "Öyle kırılgan ki onu incitmekten çok korktum." diyor arkadaşına rüyasını anlatırken. O, sadece yeni bir heyecan, peşinden gidilecek uçarı bir düş. Simone ise halihazırdaki, hep var olacağına güvenilen kadın. 

Duyduğu ani tutkuyla, Alex'in şekilsel manada da altüst olan dünyasında, ona yardım edebilecek yegane kişi, Aimee. Fakat genç adam onun kayıtsız şartsız sadakatinden emin mi? Filmin sonunda, Orpheus ve Eurydice efsanesi baz alınarak kurgulanan "test" sahnesi de, Alex'in Aimee'ye olan güvenini sorguluyor. 


Reconstruction, koyu-kasvetli havası, metaforları, sembolist anlatımıyla öylesine izlenebilecek bir film değil.  Perdeye yansıyan gerçeğe yakın ilişkilerin hissettirdiği acıdan endişeniz yoksa, dolaylı kurgusunun ardındaki gizemi çözmek hoşunuza gidecekse buyrun diyorum. 

{Bu yazı 17.05.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}




6 Mayıs 2010 Perşembe

HABLE CON ELLA [2003]



HABLE CON ELLA [2003]
{Konuş Onunla}

"Ruh haline göre değerlenir izlediğin film.. "

Koyu gri, soğuk bir cumartesi, vakit ikindiye dönmek üzereyken.. İs mürekkebiyle lekelenmiş ellerimiz.. Taş kaldırımlarda bir parça yağmur.. O zamanlar kıymetini bilemediğim.. 

Yokuştan yukarı çıkarken.. "Film izleyelim mi?" "Olur." 
Uykusuzluktan sersem halimle ben seçmemiş olmalıyım. Kırmızı, mavi karanlık bir afiş. Ne düşündüysek iyi. Rüyada gibiydim, perdede başka bir düş.. 

Bir tiyatro sahnesi.. Kendini oradan oraya fırlatan kadın, beyaz gecelik giymiş.. Uykuda gibi, yüzünde acı. İnce, takım elbiseli adam telaş içinde. Sandalyeleri, masaları çekip kaldırıyor kadının önünden. Onun bir şeyi gördüğü yok. Kıvranıyor, duvarlara çarparken. Bir kadın daha.. Adamın elinde ufalanıyor engeller. 

"Ben, Marco. Düşte gördüğüme ağlıyorum. Tanıdık bir korku gözlerimi yakan, içli bir şarkı. Güzel bir şey gördüğümde ağladım hep. Başa dönmek on yılımı aldı. Ama bitti. Sona eren aşk hayattaki en üzücü şeydir."

"Ben, Lydia. Bir yılan yüzünden evine giremeyen, cesur matador. Bir sanrıdan mı ibaret onu çıkarıp attığı?"

"Ben, Alicia. Turuncu lava lambasındaki hayat. Önce akışkan, sonra donan. Şefkatli bir el, beni yoğuran. Masallar anlatan nefesi. Düşüme giren yalnız o. Orada olduğumu biliyor. Benimle konuşuyor. Omuzlarımdan tutup sarstığında.."

"Ben, Benigno. Evimin penceresinden, boş boş oturup zamanın ilerlemesini seyrettim. Hiç bir şey yapmadım. Çok şey yaptım. Sevdiğim kadını bulmam gerek. Kaybolmalıyım."

 Yedi sene sonra.. Yeniden biraz cesaretle. İzlerim. Telefon çalar. 

Kâfî.


{Bu yazı 10.05.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}

     

   




5 Mayıs 2010 Çarşamba

MA VİE EN L'AİR [2005]






MA VİE EN L'AİR [2005]
{Havada Aşk Var}


Marion Cotillard'ın Jeux D'enfants'da, zekadan nasibini almamış kocası rolünde oynayan Gilles Lellouche ile bir filmi daha var dedi biri. Böylece bu film karşıma çıktı. Ne isminden ne konusundan böylesine hoş olduğunu tahmin edemezdim ama, son derece keyifli olmasının yanısıra temel taşları bu kadar yerinde bir film daha zor bulunur diyorum şimdi.

Marcel Proust "Aşk masallardaki lanetler gibidir. Büyü bozulana dek elden hiçbir şey gelmez." der ve bazıları da buna inanır.. Hayatının kontrolünü ele almaktansa, alışmış olduğun geçmişe sığınmak her zaman daha kolaydır çünkü. "Ma Vie En L'air", bu güvenli sığınağa takılıp kalan genç bir adamın hikayesini anlatıyor; 
Yann Kerbec. 

Kişisel yaşantılarından ilham alarak hikayeyi yazan ve yöneten Rémi Bezançon, Yann rolü için fiziken de kendisine çok benzeyen Vincent Elbaz'ı özellikle seçmiş. Oyuncu, Rémi'nin mimik ve hareketlerini, filmdeki karakterine ustaca uygulayınca yönetmen bundan çok etkilendiğini ifade ediyor. Uçmaktan ölesiye korkmaları, biri hayali bu üç adamın ortak yönü ve filmin de çıkış noktası olmuş . 

Annesini, uçak yolculuğu esnasında, kendisini dünyaya getirirken kaybeden Yann, otuzlu yaşlarda bir uçuş eğitmeni. Babasıyla geçirdiği, güzel çocukluğundan kalan Ludo(Gilles Lellouche) adında yakın bir arkadaşı var. Yann'ın tabiriyle "akşamları yemek verdiği tombul bir kedi" gibi olan Ludo, sevgilisi kapı dışarı ettiği için gelip onun evine yerleşiyor. Film boyunca Yann'ın hayatındaki dönüm noktalarının tamamını etkileyen bu "tombul kedi", aynı zamanda hikayenin en eğlenceli karakteri diyebilirim. Özellikle bütün gün salondaki kanepede uzanıp, hayvan belgeselleri izlerken yaptığı yorumlar çok komikti. 

 Ludo'yla gittikleri bir ev partisinde Charlotte'la tanışan Yann, "hayatının kadını" testini geçen bu kızla üç hafta süren bir duygusal ilişki yaşar. Charlotte'un Avustralya'ya gidişinden bir süre sonra, uçuş korkusu yüzünden onu ziyarete gidemeyince ayrılırlar. Çocuksu bir ruha sahip olan Yann için bazı ufak ayrıntılar çok önemlidir. Eşsiz olduğuna inandığı Charlotte'un hatırasına saplanır kalır, onu bir türlü aklından çıkaramaz. 

Aradan fransız filmlerinin klasik "10 yıl"ı geçtikten sonra Yann'ın hayatına, radyoda insanlara ilişkileri üzerine öğütler veren program sunucusu Alice(Marion Cotillard) girer. Aynı zamanda komşusu olan Alice'den çok etkilenen Yann, geçmişe olan saplantısı yüzünden ona bir türlü açılamaz. Bu sırada  Charlotte geri döner.. Yann'ı tekrar esir alarak, hayatını altüst etmeye başlar, genç adama ait ne varsa (çizgiromanlarını, arkadaşı Ludo'yu, kanepesini) etrafından siler süpürür. "Hayır" demesini beceremeyen kahramanımız Yann, Charlotte'la evliliğe doğru sürüklenirken, artık geçmişi ile geleceği arasında bir seçim yapmasının zamanı gelmiş de geçmektedir..

"Havada Aşk Var"ı dört başı mamur kılan sadece konusu ve sağlam kurgulanmış karakterleri değil. Film için sahnelerin üzerine tam uyan şarkılar seçilmiş. Oyuncularının keyifli, rahat halleri, takındıkları birbirinden muzip ifadeler çok güzeldi. Neredeyse tamamı arşivlik repliklerine gelince, film salt bu sözler için bile izlenir diye düşünüyorum. Mesela Alice'in Yann'a "Hayatının kadınının kim olduğunu ancak ölüm döşeğinde öğrenebilirsin." demesi çok zekiceydi. Alice zaten hikayenin filozofu bir manada. Yönetmen Rémi Bezançon'un "Alice şaşırtıcı, gizemli, bir o kadar da doğal ve farklı. Hatalarınızı ortaya çıkarıp, sizi onlarla yüzleştiriyor. Bu nedenle Yann onu etkilemek için olduğu gibi davranmalı." sözleri de bu rol üzerine nasıl kafa yorulduğuna dair çok şey anlatıyor. Marion Cotillard'ın duru güzelliğiyle ete kemiğe bürünen Alice'in, filmi izlerken en sevdiğim karakter olduğunu da söylemeliyim.

Yann ve Ludo arasındaki uyumu ise izleyip görmeniz lazım. Aralarındaki diyaloglara eşlik eden mimikleri film boyunca beni bir hayli güldürdü.

Öve öve bitiremediğim yazıdan da anlaşılacağı üzere; "Havada Aşk Var, tadına doyum olmayan, nefis bir romantik komedi." İzleyince pişman olmayacaksınız.

{Bu yazı 09.05.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}









3 Mayıs 2010 Pazartesi

GROUNDHOG DAY [1993]


GROUNDHOG DAY [1993]
{Bugün Aslında Dündü}

"Aynı güne defalarca uyanan bir adam." Çekildiği zamana göre bu fikir çok orijinal görünebilir fakat bu konuya "defalarca uyanan" film ve dizi yönetmenlerinden sonra artık izlenebilirliğini yitirmiş kişisel düşünceme göre. Filmi çok sevenler, beğenenler var ama modası geçmiş görüntüler, seyirciyi aptal yerine koyan baştan almalar derken iç sıkıntısı hariç bir katkısı olmuyor insana. Zamanınıza yazık, benden söylemesi :)

2 Mayıs 2010 Pazar

MACBETH [2006]



MACBETH [2006]



 Rengini gecenin karanlığı ve kanın kızıllığından alan bir oyun metni.. Shakespeare'ın eşsiz tragedyası Macbeth, Avusturalyalı yönetmen-senarist Geoffrey Wright'ın elinde özünü kaybetmeden, modern zamana uyarlanmış bir film haline dönüşmüş. Lady Macbeth rolünde gördüğümüz Victoria Hill'le birlikte, oyunun cümlelerine dokunmaksızın, unvanları ve atmosferi incelikle değiştirerek senaryoyu yazmışlar. Kral ve maiyeti, Melbourne'un yeraltı dünyasında bir çete resi ve adamlarıyla yer değiştirmiş. Böyle tavrını açıkça ortaya koyan filmleri seviyorum. Shakespeare oyunları filme alınırken, ya Kenneth Branagh'ın 96 yılında çektiği Hamlet gibi tamamen asla sadık kalınmalı, yahut uyarlama yapılacaksa bariz farklılıklar olmalı. Klasik metne hayranım o ayrı. Buna rağmen oyuna kıyasla filmdeki değişiklikler bana hiç garip gelmedi. Bilakis takdir ettiğimi söylemeliyim. Bu açıdan Macbeth filmi, yapması gerekeni yerine getirmiş gözüküyor.


***


Film bir mezarlık sahnesiyle açılıyor. Shakespeare'ın malum 3 cadısının, genç ve alımlı kızlar suretinde mezar taşlarını kırıp dökerken, Macbeth'le buluşacaklarına dair söylenmekte olduklarını görüyoruz. Kral Duncan'ın baş adamlarından Macbeth, onları uzaktan izliyor. Daha sonra evine döndüğünde, cadılarla yeniden karşılaşıyor ve onların Macbeth'in kral olacağına dair muğlak kehanetleri, genç adamın bilinçaltındaki karanlık hırsları körüklüyor. Kral'ı öldürerek yerine geçmeyi kafasına koyduktan sonra yakındaki ihanetinin vicdan azabı Macbeth'i sarsa da bu, yapacaklarını engellemeyecek. Herşeyin, iyiliğin ve kötülüğün apaçık ayırdında. Fakat kendinden nefret etme pahasına kötülüğe teslim olarak, insanlığını yavaş yavaş yitiriyor. Hafifçe sendelediği, bir an için tereddüde düştüğünde ise onun yüzünü karanlığa çeviren biri var yanında.. Karısı..


"İhtiyarın bu kadar çok kanı olacağı kimin aklına gelirdi?"

Lady Macbeth'in ağzından dökülen o meş'um kelimeler.. Gözünü iktidar hırsı bürümüş kocasını, Kral Duncan'ı öldürmesi için yüreklendirmiş ve cinayeti işlemesine yardım etmiş, herşey olup bittikten sonra ortak olduğu günahın azabıyla kıvranmaya başlamıştır. Ellerindeki hayali kan lekelerini yıkayarak çıkarmaya çalışırken bu ünlü sözünü söyler. Herhangi bir kadın gibi kandan ve cesetlerden korkmayan, çelik gibi sinirlere sahip Lady Macbeth'in ruhunu, derin bir vicdan azabı kemirmektedir. Kadın sonunda iyice çıldırır ve intihar eder.


Macbeth onun ölümünü umursamaz bile. Sevdiği kadını, karısını kaybettiğinde bile bir şey hissetmeyecek kadar taşlaşmıştır. Kendi kendine cadılardan duyduklarını tekrar ederek avunmaktadır; "Bir anneden doğan hiç bir canlı senin sonunu getiremeyecek, Macbeth.."  Kesin bir cümle gibi görünen bu sözler doğru mu? Onu da filmin sonunda öğreniyoruz.


***


Gotik atmosferi ve dehşetengiz sahneleriyle Geoffrey Wright'ın yorumundan Macbeth, kendisinden beklenileni veriyor. Şiir gibi diyaloglardan, insan ruhunun derinliklerine inmekten zevk alıyorsanız bu modern sinemasalı mutlaka görmelisiniz.




{Bu yazı 07.05.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}