27 Eylül 2014 Cumartesi

DİSTOPİK ROMAN OKUMALARI [Ekim 2014]


Sevgili arkadaşım Deniz'in güzel önerisiyle Ekim ayında distopik romanlar okuyoruz.

Distopik romanın, varolmayan bir dünyaya ait kurguyu içeren, ancak ütopik romandaki iyi ve güzel, özlenesi dünyanın zıttı olarak bir felaketin ardından oluşan hayatı anlattığı söylenebilir. Hayli ilginç bir tür ve bu okuma klasik okumalarımızdan bir hayli farklı olacak diye düşünüyorum.

Benim listem: 

George Orwell-1984 / George Orwell-Hayvan Çiftliği
Josè Saramago-Körlük / Margaret Atwood-Damızlık Kızın Öyküsü

kitaplarından oluşuyor. Tamamı uzun zamandır okumayı istediğim yazarlar, bu sebeple yeni okuma ayımız için hayli sabırsızım.  

Distopik roman okumalarımıza katılmak isterseniz kapımız açık. Bu türde dilediğiniz kitapları seçip ay boyunca blogunuzda veya instagramda yorumlarınızı paylaşarak bizimle olabilirsiniz.

Okuma görselleri için e-posta adresim: gecekutuphanesi@hotmail.com

instagram hesabım: bibliograf


***

Daha önce yaptığımız okumalara göz atmak için: 





23 Eylül 2014 Salı

CEZMİ Nâmık Kemâl

Yayın Evi: İlya Yayınevi
Basım Yılı: Temmuz 2013
Sayfa Sayısı: 385

Tanzimât Okumaları'mızdaki son kitabım, Türk Edebiyâtı'mızın ilk tarihi romanı Cezmi'ydi.

II. Selim zamanında yaşayan, cesur ve vatanperver bir asker; Cezmi. Türk ve Tatar ordusunun İran'la savaşlarında Kırım Hanı'nın kardeşi Adil Giray, esir düşer ve hapsedildiği zindanda kendisini görmeye gelen İran Şahı'nın kızkardeşi Perihan'la birbirlerine aşık olurlar. Şahın karısı bu sevgiye engel olmak için elinden geleni yapacak, gençlerin yardımına Cezmi koşacaktır.. 

Bu romanı, İlya Yayınları'nın günümüz Türkçesine uyarlanmış haliyle okuduğum için gayet akıcıydı. Fakat anlatılan hikayede jest ve duygular o kadar abartılı ki, yapmacık hissi veriyor. Evet, elbette bu bir kurgu ama maalesef olgunlaşmış bir kurgu değil. Ayrıca kitabın isminin Cezmi olması da biraz garip. Cezmi, bir çeşit figüran gibi romanda.

Yıllar önce bir tesadüf eseri, Bolayır'daki kabrini ziyaret ettiğim Nâmık Kemâl'in eserlerinin bir kısmını okumuş olmaktan dolayı memnunum. Edebiyatımıza yeni yollar açarken, ilk defa gidilen bu yollarda zorlanması, roman ve oyunlarında eksikler bulunması ve yer yer hayli bunaltıcı olması da normal diye düşünüyorum.

Tanzimât Okumaları'mıza dahil olurken nitelik açısından tatmin edici olmasını bekliyordum, yine aynı sebeple yenileri için de hevesleniyorum. Bu okumaya vesile olan kıymetli arkadaşım thalassapolis'e tekrar teşekkür ederim. Nicelerinde görüşmek, edebiyatımızın temel taşlarını birlikte, yeniden keşfetmek dileğiyle..


20 Eylül 2014 Cumartesi

ONÜÇ GÜNÜN MEKTUPLARI Cemal Süreya

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı:136

İyi şiirden, dönemine ve kurallı-kuralsız olduğuna aldırmaksızın daima etkilenmişimdir. Zaten şiirin sadece kelimelerden ibaret olduğuna da inanmıyorum. Hayatın, her insanın, her nesnenin bir şiiri var. Açığa iyi bir şekilde çıkıp çıkmaması durumlara bağlı olsa da..

İlkgençlik dönemlerimde klasik şiir çok okudum, en çok onları sevdim. Ahmet Haşim alev alev yanan sembolleriyle favorimdi, sanırım bir daha başka hiç bir şairi onun kadar sevemedim. Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiirlerini de özellikle beğenir ve defterime yazarak defalarca okur, ezberlerdim. Faruk Nafiz, Necip Fazıl, Cenap Şehabettin, Abdülhak Hamit, onlar kadar klasik olmasa da Ümit Yaşar Oğuzcan da yine o dönemden hatırladıklarım..

Attila İlhan'ın mısralarının içimi parçaladığı bir geçiş sürecinden sonra son dönem Türk şairlerine merağım başladı; Gülten Akın, Didem Madak, Birhan Keskin, Ali Ural, Ayşe Sevim..

Bu arada İkinci Yeni şairlerine sıra gelmedi bir türlü diyebilirim. Sakin, sade ve biraz dağınık kelimelerini seviyorum ama oturup adamakıllı kitaplarını bitiremedim hiç. Hatta Cemal Süreya'nın meşhur Sevda Sözleri'ni aldım ama ondan önce mektuplarını okudum nedense.

Onüç Günün Mektupları, Cemal Süreya'nın eşi Zuhal'e yazdığı mektuplardan oluşuyor. Eşinin onüç gün boyunca ameliyat için hastanede yattığı dönemde yazdıkları ve ayrıca muhtelif zamanlarda yazdığı diğer yirmidört mektup var kitapta.

Mektuplar güzel, şairin dilinden kuvvetli bir sevgi ve hasretle yazıldıkları belli. Yapı Kredi'nin hem Cemal Süreya'nın el yazısı hem de matbaa harfleriyle bastığı kitap, bir çırpıda okunuyor bu yüzden. Ama bu aşkı sadece mektuplarda okumakla yetinmek gerek, en güzel hali oradaymış da denebilir.



19 Eylül 2014 Cuma

GÜLNİHÂL Nâmık Kemâl

Yayın Evi: Akçağ Yayınları
Basım Yılı: 2005
Sayfa Sayısı: 136


Gülnihâl veya Nâmık Kemâl'in ilk düşündüğü adıyla Gönüldeki Sır, yazarın Vatan yahut Silistre ile aynı dönemde yazdığı, fakat ilk oyunun sahnelenişinin ardından çıkan olaylar ve sürgüne gönderilmesiyle sahnelenemeyen, nisbeten daha başarılı bir piyes.

Rumeli'de sancak beyi olan Kaplan Paşa, zulmünden dolayı sevilmeyen bir adamdır. Kuzeni Muhtar Bey ise onun aksine halk tarafından benimsenen ve iktidara çıkması istenen bir iyilik timsalidir. İki genç, İsmet isimli genç bir kıza aşık olmaları sebebiyle de hasım konumundadırlar. Kaplan Paşa bir bahane bularak Muhtar'ı zindana attırır ve İsmet'in dadısı Gülnihâl'in yardımıyla İsmet'le nişanlanır. Gülnihâl'in derdi bu oyunla, Muhtar'ı hapisten kurtarmaktır ama işler umduğu gibi gelişmez.. 


Kitabın başındaki sunuş kısmı, oyunun kendisinden daha ilginçti dersem, biliyorum esere ayıp olacak. Gülnihâl'in değişim hikayesi ve entrikaları, Muhtar Bey'in Hamletvari bir edayla mezardan çıkan kurukafa ile konuşması, ciddi bir sadeleştirme görmemesine rağmen piyesin kolay okunan dili, bu okumanın iyi taraflarıydı.  

Acayip değil midir? Herkes ölümden korkar. Fakat kimse akıbeti mevt olan yaşamaktan korkmaz. Herkes ölümden kaçar. Fakat kimse her adım attıkça mezara bir adım daha yaklaştığını düşünmez. Doğrusu güzel dünya! Bir adam, ne vakit son menziline varırsa, o vakit rahatça yatabilir. [sf 106]



18 Eylül 2014 Perşembe

İKLİMLER Andre Maurois

Yayın Evi: Helikopter Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 206

Kitabın bitirdiğimde son sayfasına yazmışım:
'İlk bölüm bir peri masalı gibi ama daha çok ikinci bölümü sevdim. Çünkü kitaptan bir karakter seçecek olsaydım bu Odile değil, İsabelle olurdu.'

Romantik bir genç olan Philippe'in kadın imgesini şekillendiren okuduğu kitaplardan birinde, emrindeki askerlerin hayranlıkla karışık bir aşk duydukları genç bir kraliçedir. Philippe, böyle gözünde büyütebileceği bir kadını ararken gelip geçici ilişkiler yaşar ve sonunda Odile ile tanışır. Bu havai, gizemli ve güzel kadınla ailesinin pek onaylamamasına karşın evlenir. Evliliklerinin ilk heyecanları geçtikten sonra Philippe, karısının bir şeyler gizlediğini, yeterince açık olmadığını düşünerek kendisini kıskançlığın cehennemî azaplarına kaptırır. Onun yaşadığı duygusal işkence Odile'in daha da uzaklaşmasında etkili olur. Sosyete davetlerinden, gece gezmelerinden büyük zevk alan genç kadın, bu esnada başka bir adama aşık olur ve boşanarak onunla evlenir. Odile, yeni evliliğinde beklediği sevgiyi ve özeni göstermeyen, kaba bir adam olan kocası François'ın sebep olduğu hayalkırıklığı sonucu intihar eder.

Philippe, eski karısının mutsuz evliliğini ve trajik sonunu uzaktan uzağa takip etmiş, hâlâ sevdiği kadının ölümüyle bunalıma girmişken, kuzeni Renee vasıtasıyla tanıştığı, bu süreçte yanında olup, kendisine iyi gelen İsabelle ile evlenir. İsabelle, Odile'den çok farklı, aklı başında bir kadındır ve Philippe'i gerçekten sevmektedir. Odile'in kendisine yaşattığı dengesiz aşk ilişkisini, Philippe de yeni karısıyla yaşar. Onun üzerine titremesi kalbinin soğumasına neden olur, ilgilenmesi rahatsız eder. Nihayetinde, İsabelle'in ellerinden kayıp gider..

Aslında romandaki tüm karakterlerin de ayrı ayrı sinir olunacak yanları ve acınacak tarafları var. Duygu ve düşünceleriyle öyle gerçek gibiler ki..

Andre Maurois'ın, bu kitap üzerinden 'Her ilişki, farklı bir iklimi yaşatır. Aynı adamın/kadının iki farklı kişiyle yaşadığı birbirine benzemezken, roller de değişebilir. Buna karşılık ilişkilerdeki ezeli hatalar hiç değişmez. Kuralına göre oynamazsan, ya da bunu bir oyun gibi görmezsen oyundışı kalırsın.' dediğini söylemek yanlış olmaz sanırım.

İklimler, gerçekten çok katmanlı, nefis bir roman, tam bir klasik. Helikopter Yayınları'nın bastığı kitabın sayfa uçlarının birleştiği yerin (bir adı var mı bu kısmın bilmiyorum-bulamadım) kırmızı renkte olması da ayrı bir güzellik vermiş. Okumakta benim kadar geç kalmayın derim.

Biz gerçek olduğuna inandıktan sonra, aldığımız haz yalancı olmuş, olmamış ne çıkar... [sf 36]

Belki de insanları en çok bölen şey, kimilerinin herşeyden önce geçmişte, kimilerinin de yalnız içinde bulundukları dakikada yaşamalarıdır. [sf 39]

Odile varken, kendisini ne çok seversem seveyim, beni kendisinden uzaklaştıran kusurları vardı; Odile gitmişti, gene bir tanrıça oluyordu; kendisinde bulunmayan erdemlerle süslüyordum onu, onu en sonunda ölümsüz Odile düşüncesine göre biçimlendirdikten sonra, şövalyesi olabilirdim. Nişanlılığımız sırasında, yüzeysel bir tanımanın, biçimleri değiştiren aşkın yaptığını şimdi de unutuşla uzaklık yapıyordu ve ben, beni aldatan, uzak Odile'i yakın bir sevgi dolu Odile'den daha çok seviyordum. [sf 98]

Bana hepsinden daha korkunç gelen şey, bir gün hiç kuşkusuz acımın da öleceği. [sf 109]

Çok güzel anlar hüzünlüdür her zaman. Geçici olduklarını duyar insan, durdurmak ister, bir şey gelmez elinden. [sf 201]

17 Eylül 2014 Çarşamba

GECEYE ÖVGÜLER Novalis

Yayın Evi: İş Bankası Yayınları
Basım Yılı: 2010
Sayfa Sayısı: 42

Geceye Övgüler, Avrupa'da materyalist tapınmaların yoğunlaştığı 18. yüzyıl sonlarında yazılmış, çağın ruhuna uzak bir metin. Novalis'in, nişanlısı Sophie'nin ölümünün ardından kaleme aldığı bu şiirsel ağıt, gece ve gündüzün kıyası üzerinden kişisel ve evrensel acıları incelikle tasvir ediyor. Metinleri* Almanca aslından çeviren Ahmet Cemal, kitabı önsözünde iyi bir şekilde, şöyle tanımlamış: ' Bu eserinde Novalis, asıl insan zamanı'nı gecede arar; bir ölüm özlemine dönüşen ve aşktan dolayı duyulan acı ise bir yandan yaşamla, bir yandan da öbür dünyayla karşılaştırılır.'

Her ne kadar 'çeviri şiir' nüfuz etmesi emek isteyen bir metin türü olsa da Novalis'in acıyı anlatışındaki güzellikten etkilenmemek olası görünmüyor. Gece konusunda da şairle aynı fikirde olunca yazdıklarından zevk almamak benim için söz konusu değildi, elbette.


Deha, yalnızca düşünce tarihine ait değil, fakat aynı zamanda, dahası her şeyden önce, biyolojik bir olgudur: Bu durumun simgesi olan olağandışı yazgılar, kendilerinden sonra yaşayanlar bağlamında hep en derin ilgiyi uyandırmışlardır. Yakın Alman düşünce tarihinde Hölderlin, Novalis ve Nietzsche, bu yazgıların en soylularıdır. Hölderlin ve Nietzsche, yaşam artık kendileri için olanaksızlaştığında, deliliğe çekilirken, Novalis ölüme çekilir; ancak bu, kendini dehaya çok sıkı ve zorla benimseten, intihar biçiminde bir ölüm değildir; Novalis, kendini bilerek içinden yakar - bu, büyülü, erken gelen, çiçekler açan ve olağanüstü üretken bir ölümdür; çünkü şairin özellikle bu tuhaf sonu, ölümle olan olumlu, büyülü, olağandışı ilişkisi, onun en güçlü etkisine de kaynaklık eder. Bu etki, düşünce yaşamımızın yüzeyinin bize sezdirebileceğinden çok daha derindir.  
[Hermann Hesse]

Hermann Hesse Okumaları esnasında Novalis'in bu kitabını  da okumuştum. Hesse'in satırlarında bu, Romantizm'in en önemli Alman şairinden sık sık bahis açıldığını görmek de ayrıca hoş bir tesadüf oldu.

*Novalis'in bu yazıtına dair bilinen iki metin, Athenäum metni (düzyazı şiir) ve düzeltmelerden sonra yayınlanmış elyazısı metin, Almanca asıllarıyla beraber İş Bankası Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi'nden çıkan kitapta bulunuyor.

16 Eylül 2014 Salı

HAYALPEREST _ Pam Munoz Ryan - Peter Sis

Yayın Evi: İthaki Yayınları
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 384

Bu kitabı alırken, bazen birkaç dizesi aklıma geldiğinde içimi titreten şiirleri ezberimde duran, dünyaca ünlü şairin çocukluğundan ilham alınarak yazılmış bir hikaye olduğu bilmiyordum.

Neftali Reyes, hayalgücüyle oyunlar oynayan, kelimelere meraklı, okumayı çok seven bir çocuk. Onun tuttuğunu koparan, kuvvetli bir 'erkek' gibi yetişmesini isteyen babası, koruyup gözeten bir üveyannesi, şarkı söyleme hayallerinden vazgeçip çalışmaya başlayan abisi ve bir küçük kız kardeşi var. Neftali'nin küçücük, cılız bedeninin karşısında dağ gibi yükselen babasına duyduğu hayranlık ve korku birbirine karışırken, kalbinin şiirini dile getirebilmek için bir çok badireler geçirecek, sonunda istediği yere varabilecek midir?

Kitapta en çok kuğuların son şarkısını anlatan Göl bölümünü sevdim. Genelde kitabın neresinde çok ağlarsam o kısmını seviyorum zaten.

İthaki Yayınları'ndan çıkan Hayalperest'in boyutu normal kitaplara göre daha geniş, ciltli kitapları sevdiğim için o şekilde bendeki ama ciltsiz olarak da ayrıca baskısı mevcutmuş. İçinde de yer yer, yazı ile aynı koyu yeşil renkte, Peter Sis'e ait çizimler var.

İyi hikayelerin övgüye ihtiyacı olmuyor pek, o sebeple 'Mutlaka okuyun!' derim.




15 Eylül 2014 Pazartesi

24 SAAT AÇIK KİTAPÇININ SIRRI Robin Sloan

Yayın Evi: Trend Yayınevi
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 296


Her ne kadar zaman zaman aralarında istisnalar olduğunu görsem de (bkz. Sahildeki Kafka), iyi edebiyatın tadına varmış tüm okurlar gibi, çoksatanlardan mümkün olduğunca uzak duruyorum. Buna rağmen 24 saat açık bir kitapçı fikri bana Gece Kütüphanesi'ni çağrıştırdığı için bu kitabı aldım, okudum. Peki beğendim mi?

Daha önce grafik tasarım üzerine çalışan Clay Jannon, ekonumik kriz sonucu iş aramak zorunda kalır. Bay Penumbra'nın 24 saat açık kitapçısında gece nöbetini devralacak birine ihtiyaç vardır. Bay Penumbra, Clay'den gelen bütün müşterilerin ayrıntılı bir listesini tutmasını ve dükkanın arka kısmında bulunan eski kitaplara dokunmamasını ister. Bu garip istekler ve geceleri de açık bulunması gereken kitapçı Clay'i hayli meraklandıracak, neler olup bittiğini öğrenmek için elinden geleni yapacaktır.. 



Kitabın üçte ikisi ilgiyle akıp gitti, sonra sırlar dallanıp budaklanmaya başladığında sıkıldım ve yarım bırakmamak için bitirdim. Yeterince sabrınız varsa yeni ve eski dünya arasında gidip gelen, yer yer 'çoksatan' tabirinin hakkını verecek şekilde tatsızlaşan bu kitabı okumanız mümkün ama yine de fazla ısrar etmeye gerek yok diye düşünüyorum.

Kafamı çeviriyorum ve Kat'ın görmemi istediği şeyi görüyorum: küçük masalarda oturmuş düzinelerce insan eğilmiş, bir şekilde Gurme Grotto'dan daha ilginç olduğunu düşündükleri ve aslında varolmayan yerlere telefonlarından bakıyorlar. [sf 65]



14 Eylül 2014 Pazar

ÜSKÜDAR SAHAF FESTİVALİ [3-14 Eylül 2014]


Bu sene ilk defa 'deniz kıyısında bir kitap festivali' düşüncesiyle düzenlenen Üsküdar Sahaf Festivali'nden çok geç haberim oldu maalesef, bununla beraber  kitap deyince akan sular durduğu için bende, koşa koşa gittim tabii. Yeryüzünün en güzel panoramik manzarasına sahip semtinde dalga hışırtıları, adeta ruhu okşayan rüzgâr ve tabii eski kitaplarla dolu tezgahlar, kitaplıklar.. Bunlar festivalin şiirsel yanları ama son günleri gelen festivaldeki kalabalıktan doğru dürüst bir şeye bakamadım diyebilirim. 

İtiraf etmeliyim ki, festivale kitap almak için gitmedim, Sandık Odası bu haldeyken yenilerini eklemem ayıp artık. Ortamı görmek, biraz fotoğraf çekmek ve kitapları karıştırmak istiyordum, sanırım emelime de ulaştım. :) Alışveriş için gitmesem de hiç almamak olmazdı elbette. 

George Sand'ın özyaşam öyküsü Hayatım ve Akba polisiyelerinden Ölüm Sırası benimle eve gelen kitaplarım oldu, tanesi 5 tl ydi. Ayrıca 3 adedi 10 tl tezgahlar da gördüm ki gayet uygunlardı.

İlk defa yapıldığı için yoğun bir sahaf katılımı yoktu, festival alanı tıklım tıkış kitaplarla doluydu diyemeyeceğim. Birkaç sahafta efemeralar, çizgiromanlar da vardı ama minyatür şekilde.

Sahafların büyük çoğunluğu artık diğer İstanbul festivali için, zihnen Beyoğlu'na göç etmiş gibiydi ama canayakın ve güleryüzlüydüler. Bu arada Üsküdar Sahaf  Festivalini kaçıranlar için güzel bir haber; Beyoğlu Sahaf Festivali 17 Eylül'de başlıyor ve 7 Ekim'e kadar devam edecek.

Fazla uzatmadan Gece Kütüphanesi'nin ruhuna yakışır fotoğraflarla sizi başbaşa bırakıyorum..








13 Eylül 2014 Cumartesi

KARADUYGUN Sema Kaygusuz

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 212

Sema Kaygusuz okumak istiyordum, hangi kitabından başlayacağım konusunda bir fikrim yoktu. Birhan Keskin'in şiirlerini severim, onun ekseni üzerinden yazdığı romanı okuyayım dedim. Şair bir kadının hayatına dair yazdıkları muhakkak ilginç olsa gerekti. Adının tanıdık bir hisse işaret etmesi, kapağının şahaneliği* de yeterdi.

Şiirsel bir anlatımı olan kitabı tanımlamak zor. Sadece keyif alarak okuduğumu ve yazarın diğer kitaplarına karşı bir merak uyandırdığını söyleyebilirim. 

Ölümü îmâ eden bu karanlık imkansızlık.. [sf 11]

Halbuki Birhan asla dürtülmemelidir. Her gün başka bir kafayla kendiliğinden uyanması gerek. Uykunun gözlerden çekildiği o baygın anların muğlaklığında, kendisi yontmalıdır kendi kafasını. [sf 33]


Tezgaha serdiği mavi kumaşın üstüne Bora'nın ölçülerine göre kestiği pelür kalıpları iğneler. Kumaştan az fire vermek için olabildiğince özenli davranıyordur. O sırada başka bir boyuta geçmiştir Helin. Pelür kalıpların şeklini kuru sabunla kumaşa çizerken gövdesi birdenbire hüner halesiyle kaplanır. Ellerinde yüzyıllık bir ezber vardır sanki. Aynı zamanda ilk kez kumaş biçiyormuşcasına tedirgin, kadifenin ilmeklerine karışır. Herkesten, herşeyden daha yavaştır şimdi. Saplantılı bir dikkatle kumaşa odaklanmıştır. Yeryüzündeki bütün zanaatkârların sarmal zamanına sıçramış, hızla akıp geçen dakikaları dışarıda bırakmıştır. [sf 41]


Hayvanla insanın birbirine en çok benzedikleri an, acıyla haykırdıkları andı. [sf 51]


Acıyı anlatmak kolay değil. İster istemez kekeliyor insan. Acının simiyle parıldamak bir yana, insanın kendisini acıyla önemsetmesi midemi bulandırıyor. Daha yüzündeki çizgilerden ruhunu görmeye fırsat vermeden ağrısını bir çırpıda anlatabilenlerden bu yüzden kaçıyorum. [sf 77]


Has acıyı çeken biri, hayattaki hiçbir şeyi somut olarak kavrayamamayı kabullenmişse de hayattaki herşeyi iliklerine kadar sezinleme lanetiyle sessizce ağrıyordur. [sf 78]


*Kapak tasarımı Ahmet Coka'ya ait. 

12 Eylül 2014 Cuma

KAMBUR Şule Gürbüz

Yayın Evi: İletişim Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 92

Kitap ilginç ama Şule Gürbüz'ün röportajlarında betimlediği 'saray saatçisi kadın' çok daha enteresan. Kambur'u 18 yaşındayken yazmış. Bir ilk metin olarak gerçekten iyi olduğunu söyleyebilirim. Baş karakter (Kambur) dahilinde, içinde bir olay akışından ziyade düşünceler var. Diğer kitaplarını da okumak istiyorum.

Hala isteyebildiğim bir şeylerin bulunması,içimde böyle şeyler saklayabilmem hoşuma gidiyordu. [sf 13]

Sanırım yaşayabilmenin bir yolu da, kötü alışkanlık denilip yaka silkilen şeylerden kendinize uygun olan birine saplanmak, bir şeyin tiryakisi olmaktır. Yaşamınızı kolaylaştırdığı gibi ölümünüzü de yakınlaştırır. Başkalarını da alıştırabilme gibi bir eğlencesi; alışmamakta direneni, dolaylı yoldan zehirlemenin oyalamasıdır. [sf 25]

Aslında şunu söylemem gerekiyor: hani bazı filmlerde kadın oyuncu beyaz, ipek bir sabahlık giyer ve erkek yaklaşınca, o sabahlık görevini tamamlayıp usulca yere düşer ya- işte, ben o kadın değil; o sabahlık olmak istiyorum. [sf 91]


11 Eylül 2014 Perşembe

SHARPE INVESTİGATİONS: DEATH ON THE SEINE [8/2014]


Saklı obje ve zaman planlama oyunlarında belli başlı, kaliteli birkaç oyun geliştiricisi var, onların haricindekiler ise taklitten ibaret. Ortalık oyundan yıkılıyor ama çoğu çöp maalesef. 

Artık oyuna göz attığımda bu kesin Game House dediğim çok oluyor, renkleri öyle canlı ve güzel, çizimleri son derece detaylı ve hayalgücü yüksek olunca hemen farkediliyorlar.

Game House'un çok sevdiğim serileri var: Emily, Royal Envoy ve Women's Murder Club. Sharpe Investigations : Death on the Seine, bir parça Women's Murder Club oyunlarını andırıyor diyebilirim. Ama maalesef çok çabuk bitti, ya da hızlı mı oynadım acaba? :)

Olayın bir hikaye dahilinde ilerlemesini seviyorum ama bu hikaye kısımlarına 'skip' tuşunu eklemeleri de ayrıca hoş, tabii. 

Genelde Kasım ayında yeni Mystery Case Files çıkar ama en son Fate's Carnival artık seri kendini tekrar ettiği için hayli sıkıcıydı, o sebeple yenisini bekleme hevesim kalmadı. Bu arada Paris, Seine nehri yakınlarında geçen Sharpe Investigations iyi bir alternatif oldu diyebilirim. 

Saklı obje ve zaman planlama oyunlarında sizin de böyle favorileriniz veya favori 
serileriniz var mı? Benimle paylaşırsanız çok sevinirim. Sevgiler.

BİBLİO



9 Eylül 2014 Salı

İNTİBÂH Nâmık Kemâl

Yayın Evi: Şule Yayınları
Basım Yılı: Ekim 2013
Sayfa Sayısı: 143

Varlıklı bir ailenin oğlu, toy bir genç olan Ali Bey, Çamlıca korusunda gezerken eğlence olsun diye bir arabaya işaret eder. Arabada, sefahat alemlerinde dillere düşmüş genç ve güzel Mahpeyker vardır. Maypeyker, şöhretinden bîhaber ama güzelliğine hayran olan bu genci türlü oyunlarla kendine bağlar ve bir süre mutluluk içinde yaşarlar. Ali Bey'in tesadüf sonucu, sevdiği kadının gerçek hayatını öğrenmesi, felaketlerle dolu bir sonun başlangıcı olacaktır..

Fransız Edebiyâtının romantik yazarlarına hayranlık duyan Nâmık Kemâl'in, kendi romanlarında da benzeri bir atmosfer kurmaya gayret göstermiş olduğu bilhassa bu kitaptan anlaşılıyor diyebilirim. İntibâh, ilk edebi romanımız olarak deneysel bir anlam taşıyor, bunu göz önüne alarak değerlendirmek gerek ama bu, karakterlerin alabildiğine saf veya akıl almayacak kadar kötü olabildiği gerçeğini değiştirmiyor. Bu keskin hatlar, her ne kadar roman boyunca kişiler psikolojik değişimler geçirerek farklı ruh hallerine bürünebilseler de göze batıyor, hatta 'Bu kadar da olmaz!' dedirtiyor.

Romanı okuduğum sıralarda, bir yerde, Nâmık Kemâl'in Divân Edebiyatı'na karşı duruşundan bahseden bir yazı gördüm. Birkaçı hariç tüm şiirlerini aruz vezniyle yazan bir adam, klasik edebiyata ne kadar karşı olabilir, orası biraz ihtilaflı ama İntibâh üzerinden konuşursak, gayet ağdalı cümleler, tumturaklı kelimeler kullandığını söyleyebilirim. Biraz kökenbilimden anlayan birinin dahi, bugün manasını çıkarmakta zorlanacağı bir dili var. Yine de İntibâhı günümüz Türkçesi'ne uyarlanmamış haliyle okuduğum için memnunum, eski ama derin manalar taşıyan kelimelerimizi seviyorum.  

Şule Yayınları'ndan çıkan kitabın sonunda güzelce bir sözlük de bulunuyor. Nasıl bir heyecanla başladıysam, bitirdiğimde farkettim böyle bir ek olduğunu, okurken defalarca kelime aradığıma biraz hayıflandım.

Kısa söylemek gerekirse; romanın trajedi dozu biraz abartılmış olduğu için arada fenalıklar geçirtse de, iyi bir okuma serüveniydi.

7 Eylül 2014 Pazar

TİK TOK'UN ÇAY PARTİSİ (Peri Masalları)


Henüz birilerinin bana kitap okuduğu dönemde (5 yaş öncesi) bu kitabı çok severdim. O kadar çok okunmaktan biraz lime lime olduğu için maalesef kapağı şu an yok ama koyu sarı renkte canlı tasarımını hatırlıyorum ve kitabın adının da Tik Tok'un Çay Partisi olduğunu sanıyorum.

Bu avuç içi kadar minik kitapta birbirinden güzel peri masalları var. Aksi Merkep, Sihirli Bebek, Süslü Muhafız, Kibirli Yoksul kitabın elimde kalan kısmında bulunan masallar. Hangi ülkeye ait olduğunu ve yazarının kim olduğu bilebilmeyi çok isterdim. 

Belki bu yazıyı okuyanlar arasında bu kitabı bilen ve hatta sahip olan birileri vardır, bana yazarsa çok sevinirim. Yazarını hatırlasam sahaflardan bulabilirdim belki. O kadar çok aradım, kitapta geçen tüm isimleri Türkçe ve İngilizce olarak didik didik ettim ama hiçbir izine rastlayamadım internette.

Kitaptaki en güzel hikayenin Tik Tok'un Çay Partisi olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Ustası yanında yokken sihirli bir çay partisi vermeye çalışan zavallı Tik Tok'un başına gelenler, kabarıp taşan reçeller, başından aşağı kaynar su boşaltan demlikler filan çok eğlenceliydi. Sihirli Bebek'de Mollie tepenin yamacında kralın daveti için mantarlardan koltuk ve masalar  yetiştiren sihirbazın yanına gittiğinde, adamın onun topraktan bittiğini sanıp, 'Ben mantar yetiştiriyorum, küçük bir kız istemedim, nerden çıktın sen?' diye bağırması, Prenses'i cadılardan korumak için aniden canlanan korkuluk, oyuncak kutusundaki tahta muhafızın masalı ve diğerleri..

Şahane duygular ve hatıralarla geçen  Çocukluk Okumaları'mıza ilave olarak bu kitabımı da okumuş oldum. Yakın zamanda bu güzel zamanları tekrarlayabilmeyi umuyorum.

Not: Uzun aramaların sonunda kitabın Enid Blyton'a ait olduğunu öğrenerek çok şaşırdım.
Eight O'clock Tales kitabındaki hikayelerden bir kısmı Türkçe'ye çevrilmiş ve bizim bu minik kitap basılmış. Halen Türkçe basımına dair bir iz bulamadım ama en azından tamamen muğlak değil artık. 

Tahta Oyuncak aynada kendisini süzdü. 'Çok, çok teşekkür ederim. Burnum ne iyi oldu. Şimdi bir de boyam olsaydı eski halime dönerdim. Evet üniformamın boyanması lazım.'
Cüce neşeli neşeli gülüyordu. sonra 'Boya mı?' diye sordu. 'Boya işi kolay. Dünyanın en iyi boyası bu ormanda yapılır. Çünkü boyacı perileri burada çalışırlar.'
'Boyacı perileri mi?' Tahta Oyuncak şaşırmıştı.
'Tabii, bahar gelince çiçekleri boyarlar. Hem bu boyalar en iyi cinstir. Yağmurda da çıkmaz. Şimdiye kadar yağmurda rengi akan bir çiçek gördün mü?' [Süslü Muhafız, sf 121]

Yolda Orman Cücesi, 'Şimdiye kadar sormayı unutmuştum.' dedi. Senin adın nedir?'
Oyuncak Saray Muhafızı şaşırdı. 'Adım mı? Benim bir adım yok.'
'Vah vah. Bir ismin olmalıydı. Bu hiç sevilmemiş olduğunu gösterir. O küçük kız seni sevseydi bir isim takardı.' [Süslü Muhafız, sf 127]

3 Eylül 2014 Çarşamba

VATAN YAHUT SİLİSTRE & ZAVALLI ÇOCUK Nâmık Kemâl

Yayın Evi: Şule Yayınları
Basım Yılı: Ocak 2011
Sayfa Sayısı: 188

Tanzimat Okumalarımızın ilkini Eylül ayında yapmıştık. Eserlerini okuyacağımız yazar Türk Edebiyâtı'nın ilklerle müsemma, önemli kalemlerinden Nâmık Kemâl idi.

Nâmık Kemâl'in kitaplarını almak istediğimde, birçok yayınevi tarafından baskıları yapıldığı için tereddütte kaldım. Şule Yayınları'nın daha önce kitaplarını okumuştum, edebiyata gönül vermiş bir ekibe sahip olduklarını biliyordum, İntibah ve Vatan Yahut Silistre'yi oradan seçtim. Deniz'e sorduğumda İlya Yayınevi'ne ait Türk Klasiklerinin iyi olduğunu söylemişti, bu sebeple Cezmi'yi de İlya'dan denemek istedim. Gülnihal'i ise önceden bilmediğim bir yayınevinden aldım, sadece bir fikrim olması için okuyacağımdan çok önemli değildi, sonra Cezmi ile boyutları da uyuyordu, kütüphanede yanyana fena durmayacaklardı. :))

Vatan yahut Silistre, 1853 yılında Osmanlı-Rus savaşına gönüllü olarak katılıp Silistre kalesini savunmaya giden İslam Bey ile onun hasretine dayanamayarak ardına düşen Zekiye'nin yaşadıklarını Kırım Savaşı üzerinden anlatan, yazarın ilk tiyatro oyunu. Zekiye erkek kılığında orduda görev yaparken, İslam Bey yaralandığında onu elleriyle iyileştirir. Sonra birlikte düşman cephanesini ateşlerler ve bu kahramanca hareketleriyle zafer kazanılır. Bu esnada Zekiye'nin komutanı, yıllar önce kaybettiği babası çıkar ve mutlu sonla oyun biter. 

Türk tiyatrosunda, Nâmık Kemâl'in Vatan Yahut Silistre'si, sahnelenen ilk oyun olmasının yanısıra, yazarını sürgüne gönderecek kadar siyasi karışıklıklara sebebiyet vermesi dolayısıyla da önemli.

Bu baskıdaki ikinci oyun; Zavallı Çocuk, Halil Bey'in kızı Şefika ile küçüklükten yanına alıp yetiştirdiği yiğeni Atâ'nın acı sergüzeştini anlatıyor. Şefika yeni yeni gençkızlığa adım atarken içinde Atâ'ya karşı derin duygular uyanmaktadır. Atâ da gençkıza karşı boş değildir. O esnada civar paşalardan biri Şefika'yı eş olarak ister. Halil Bey, kızını yiğenine vermeyi daha münasip görürken, hanımının ısrarı ile paşaya nikahlar. Şefika, annesinin anlattıklarına göre, babasının borçlarını ödeyecek olan bu adamla evlenmeyi kabul eder fakat bedeni bu üzüntüye dayanamaz, daha yeni evine geçmeden hastalanır, verem olur, yataklara düşer. Atâ onun ölüm döşeğinde olduğunu öğrenince çılgına döner ve bütün kederlerine son verecek bir karar verir..

Nâmık Kemâl'in o dönem yeni yeni çevrilmeye başlanan William Shakespeare ve Victor Hugo eserlerinden etkilenerek oyunlar yazdığını bu okumamız esnasında öğrendim, Zavallı Çocuk'ta da özellikle Romeo ve Juliet'ten bir sahneye çok benzeyen pasajlar vardı.

Onun oyun ve romanlarının yaşadığı döneme göre değerlendirildiğinde daha fazla kıymet kazandığını söylemek mümkün, ilkleri gerçekleştirmesi açısından da farklı bir yazar. Mesela Zavallı Çocuk'taki 'veremden ölen aşık genç' teması, daha sonra birçok Türk yazarı tarafından sıklıkla kullanılmış. Ayrıca eserlerindeki karakterler üzerinden iyilik kadar kötülüğe de yer vermesi, bu iki mefhum arasındaki gelgitleri işlemesi dolayısıyla da kendinden önce yazan nesilden farklı olduğu söyleniyor, tabii bunun derecesini ölçebilmek için öncesini de iyice bir incelemek lâzım.

Her ne kadar istemeden de olsa Edebi Metinler kitabından bir parça gibi oldu bu yazı. İlk Tanzimât Okumalarımız vesilesiyle öğrendiklerimden bir kısmını da not düşmüş oldum böylece. Ne kadarını okumaya sabredebildiniz, bilmek isterdim. :)