ODALAR

9 Ekim 2018 Salı

LEYLA İLE MECNUN Burak Aksak



Yayın Evi: Küsurat Yayınları
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 270

Haddinden çok görülmüş, çok duyulmuş her kitaba, diziye, filme mesafeli durmak, sadece edebiyatın ve sinemanın hasına zaman ayırmak isteyen okuyucu/seyirci için olağan bir durum. Leyla ile Mecnun dizisi de bu minvalde ilgimi çekecek bir seri değildi ama dizi yayınlanırken bir yerlerde Dolls filminden bahsettiğini okudum. Pek bilinmeyen, izlense bile değeri anlaşılıp sevilmeyen bu en sevdiğim filme gönderme yapan Leyla ile Mecnun bölümünün o kısmını bulup seyrettim, diziye algım değişti bu arada tabii. Fakat sonrasında müptelası oldum, tamamen izledim diyemem, birileri bakarken denk geldikçe birkaç sahne gördüm sadece. Diyaloglarına biraz aşinaydım.

Kitaba gelirsek, yayınlandığını görünce ne anlatıyor acaba deyip biraz merak etmiştim. Ama herhalde bana kalsa hiçbir zaman alıp okumazdım. Yiğenim tatile giderken aldığı kitabı bitirdikten sonra ‘Dizisiyle alakası yok, karakterler aynı ama başka bir hikaye. Okumak istersen sana vereyim.’ deyince benimle eve geldi. :)

Leyla ile Mecnun, bir senaryo-roman gibi. Hızlıca okunup biten, hoş bir hali var. İster istemez okurken dizideki oyuncular gözlerinizin önüne geliyor ama bu açıdan bir sakıncası yoktu benim için. Sonuçta her karaktere kendinize ait yeni bir hayal oluşturmayı gerektiren, buna değecek bir ‘edebi roman’ değildi, biraz absürt, biraz duygusal, eğlenceli bir hikayeydi sadece.

Konuşmasına izin vermedim. Arkama bile bakmadan yürüdüm gittim. Ben de herkes gibi ne kadar büyük bir kaybeden olduğumu düşünmeden, küçük zaferler peşinde koşuyordum. Son sözü söyleyenin tartışmayı kazandığı, daha çok bağıranın haklı görüldüğü, daha çok rağbet edilenin başarılı sayıldığı bir dünyada yaşıyorum. Elbette son lafı sokmuş olmanın keyfini çıkaracaktım. Yalnız ufak bir sorunum vardı. [sf 151]

Çok fena koyuyormuş adama arkadaşım dediğin bir insanın ihaneti. Hayat dediğin uzun bir yol. Ve bu yolda seninle beraber yürüyen insanlar var, yolda kaldığın zaman yardım edebilmek için. Yolda rastladıkların var, yanındakilerin kıymetini daha iyi anlayabilmen için. Yoluna taş koyanlar var, yürüdüğün yolu zehir etmek için. Bir de seni yarı yolda bırakanlar var, kendi başının çaresine bakabilmeyi öğrenebilmen için. Herkesin kendi doğrusu var ve herkes kendine göre haklı bu hayatta. Bu yüzden sonuca varmıyor hiçbir tartışma. 
[sf 185]

24 Eylül 2018 Pazartesi

BÜYÜK SİHİR Elizabeth Gilbert

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 258

Uzun zamandır bu kadar zevkle bir kitap okumamıştım. İnsanı üretmek için gayrete getiren, heyecan verici, yalın bir dille yazılmış, güzel bir kitap, Büyük Sihir.

Alıntılarda da görebileceğiniz üzere, hemen hemen her bölüm genellikle iktibas edilip yazar tarafından çözümlenmiş bir öz fikir ve onun detaylandırılması üzerinden ilerliyor.

Elizabeth Gilbert’ın başka hiçbir kitabını okumamıştım, kurmacaları, çoksatan kitabı vs. dahil. Ama temelde kendi yazar kimliğinden yola çıkarak genel sanat üretimine dair geliştirdiği fikirleri, deneyimleri ve önerilerini anlattığı Büyük Sihir çok hoşuma gitti. Adındaki gerçeküstü havanın aksine kitapta son derece akılcı yaklaşımlar var.

Üretici içgüdünüz korkunuzu her zaman tetikleyecek, çünkü o sizden belirsiz sonuçlar diyarına gitmenizi talep eder ve korku da belirsiz sonuçlardan nefret eder. [sf 32]

Olanları daha ayrıntılı düşündüğüm zaman, Ann Patchett’la aramda geçenlerin çoklu keşif denen olgunun sanatsal versiyonu olabileceğini düşündüm - bilim çevrelerinde kullanılan bir terimdir bu. Dünyanın farklı yerlerinden iki ya da daha fazla sayıda bilim insanı aynı zamanda aynı fikirle ortaya çıktığında buna çoklu keşif denir. (...) Bunun nasıl gerçekleştiğinin mantıklı bir açıklaması yok. Birbirinin çalışmalarını hiç duymamış olan iki insan, aynı tarihi anda nasıl aynı bilimsel sonuçlara varabiliyorlar? Ama sandığınızdan çok daha sık gerçekleşiyor bu. [sf 68]

Bütün kalbinizle çalışın, çünkü -size söz veriyorum- günler boyunca hiç vazgeçmeden çalışmaya devam ederseniz, bir sabah aniden çiçeklenebilirsiniz. [sf 69]

Yazın hayatımın çoğu, dürüst olmak gerekirse, acayip, eski zamanlardan kalma, vudu tarzı Büyük Sihir’le geçmedi. Yazın hayatımın çoğu sıkıcı, disiplinli çalışmadan ibarettir. Masama oturup ırgat gibi çalışırım, işlerimi böyle hallederim. Çoğunlukla çalışmalarımda peri tozundan eser yoktur.
Ama bazen peri tozu da karışır işin içine. Bazen, yazma eyleminin ortasında, kendimi birden büyük havaalanlarındaki yürüyen bantlardan birinin üstünde gibi hissederim; uçuş kapısına hâlâ çok yolum vardır ve bavullarım çok ağırdır ama dışsal bir gücün beni nazikçe desteklediğini duyumsarım. Bir şey -güçlü ve cömert bir şey- beni taşır ve bu şey ben değilimdir. 
Bu duyguyu biliyor olabilirsiniz. Harika bir şey yaptıktan sonra geri dönüp baktığınızda size, ‘Bunu nasıl yaptım, ben bile bilmiyorum’ dedirten şeydir bu. [sf 72]

Aklıma İngiliz makale yazarı Katharine Whitehorn’un şu harika deyişi geliyor: ‘Başkaları için yaşayan insanları, söz konusu başkalarının yüzlerindeki korkulu ifadeden tanıyabilirsiniz.’ [sf 101]

W.C. Fields’in söylediklerini hatırlayın: ‘Önemli olan size ne dedikleri değil, sizin neye cevap verdiğinizdir.’ [sf 122]

Röportajımız sırasında Waits, doğmaya çalışırken şarkıların nasıl farklı şekillere girdiğini tarif etmişti. Bazı şarkıların ona neredeyse saçma denebilecek bir rahatlık ve kolaylıkla geldiğini anlatmıştı: ‘Bir pipetle emilen hayaller gibi.’ Bazı şarkılar içinse epey çaba harcaması gerekiyordu: ‘Toprağı kazıp patatesleri çıkarmak gibi.’ Bazı şarkılarsa yapışkan ve tuhaftı:’Eski bir masanın altına yapıştırılmış sakızı kazımak gibi.’ Bazılarıysa çaktırmadan yaklaşılması gereken yabani kuşlar gibiydi, kaçıp gitmesinler diye ürkütmeden yakalaması gerekiyordu onları. [sf 131]

Nobel ödüllü şair Seamus Heaney’nin bu devam etme içgüdüsü hakkında oldukça zarif bir yorumu var - insanın şiir yazmayı öğrenirken, hemen iyi olmasını beklememesi gerektiğini söyler. Acemi şair kovasını kuyunun yarısına kadar sallandırıp durur, kova her çekişinde boş çıkar kuyudan. Tahammül edilmez bir durum olsa da, devam etmek gerekir.
‘Yıllar boyunca alıştırma yaptıktan sonra’ diyordu Heaney, ‘kovanın zinciri birden gerilir - sizi baştan çıkaracak sulara nihayet ulaşmışsınızdır. Kendi havuzunuzun sularına işte böyle ulaşırsınız.’ [sf 147]

Yalnızca ne tür bir berbatlıkla başa çıkmaya gönüllü olduğunuza karar vermeniz gerekir. Dolayısıyla sorulması gereken şey, ‘Tutkun nedir?’ sorusu değildi. Asıl soru şuydu: ‘Yeterince tutku duyduğun ve uğruna en hoşa gitmeyen şeylerle bile uğraşmayı göze alabileceğin şey nedir?’ [sf 149]

Yapılmış iş bitmemiş iyi işten daha iyidir. [sf 171]

Ne olursa olsun, kendinizi meşgul edin. Robert Burton’un bilgece söylediği gibi, ‘Yalnız kalma, boş durma.’ [sf 241]


21 Eylül 2018 Cuma

HAYATTAN KEYİF ALMAK İÇİN AT, KURTUL, FERAHLA Marie Kondo

Yayın Evi: Epsilon Yayınları
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 296

Marie Kondo'nun 'Japon toplama ve düzenleme sanatında ustalık dersleri' olarak nitelendirdiği ikinci kitabı At-Kurtul-Ferahla, ilk kitap olan Derle-Topla-Rahatla'ya göre daha olgun, daha az didaktik ve verimli bir kitap. Yine düzenleme konusunda profesyonel olarak yardım ettiği kişilerin ev toplama süreçlerinden sıkça misal verirken kendi kişisel deneyimlerini de paylaşıyor. Konmari düzenleme metodunu daha detaylandırarak anlattığı, aşamaları biraz daha kapsamlı bir şekilde açıkladığı için de 'ustalık' ibaresini kullanmayı uygun görmüş.  

Bu kitaptaki önerileri ve anlatımı daha çok beğendim ama yine de hem anlamsız hem de çelişkili yerler yok değildi. Mesela:

Yarısına kadar okuduğunuz ve henüz okumadığınız kitapların hepsinden kurtulun. [sf 139]

Gayet kibirli, soğuk ve net bir emir gibi değil mi? Neyse ki 'En sevdiğiniz kitaplar veya şu anda ihtiyacınız olan kitaplar elbette güvenle saklanabilir.' diye devam edip içimizi rahatlatıyor (!). Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir düzen delisi dedi diye sevdiğimiz veya gerçekten ihtiyacımız olan kitapları (veya nesneleri) elden çıkaracağımıza inanıyor olabilir mi? Peki ya o kitapları sadece sıkıldığımız için bırakmamışsak? Vaktimiz müsait olmadığı için devam edemedik diyelim veya o dönem ruh halimize uygun düşmedi ama aslında dönüp okumaya değecek bir metin ise?

Birkaç sayfa sonra yine o çok önem verdiği 'keyif' hissini hatırlayarak durumu şöyle yumuşatıyor: 'Sizde keyif hissi uyandıran birçok kitabınızın olması büyük bir mutluluktur. Eğer onları tek tek alıp kesinlikle sizde keyif hissi uyandırdığına karar verdiyseniz; o zaman onları güvenle saklayın ve el üstünde tutmaya özen gösterin. [sf 143] İyi ki okumaya devam etmişiz, çünkü biraz önce 'Atın onları!' dediğinde robotik bir şekilde itaat etmiş de olabilirdik. :) Belki de -kitapları sıklıkla düzenleyip gerekmeyenleri elden çıkarmak dahilinde de olsa- bir kütüphanenin değeri ve fikrinden pek anlamadığı için bu gibi düşüncelerini gayet itici bulmuş olabilirim, sonuçta hassas konu.

Bu kitapta düzenlemeyi öğretme konusunda hatasız olduğuna inandığını ve yardım alan kişilerden biri 'geri tepme' dediği başa dönmeyi yaşadığında (271) duyduğu büyük hayalkırıklığını anlatan Marie, gittiği ekmek kursunda hata yapmaktan ölesiye korktuğunu söyleyerek karakterinin mükemmeliyetçi yanından da bahsediyor. Düzen konusunda da rahatsızlık derecesinde takıntılı, evdeki çekici atıp çivileri eski bir tavayla çakmak zorunda kalmak gibi ekstrem durumlarda yaşayan bir kadın söz konusu. 

Kısacası, At-Kurtul-Rahatla için, ilk kitaba kıyasla insanı düzen konusunda gayrete getiren güzel önerilerin biraz daha arttığını söyleyebiliriz ama nihayetinde bu fikirler, tavsiyeler kitabı yazan kişinin kişisel zevkleriyle doğru orantılı ve bakış açısıyla kısıtlı. Yine de yazıda bahsettiğim nokta hariç keyifle okuduğumu söyleyebilirim.

Eğer bir şeyin sizi mutlu ettiğinden eminseniz bir başkası ne derse desin saklayın. [sf 7]

Evinizi başarılı şekilde düzene sokmanızda ihtiyacınız olan iki beceri var: Size keyif veren şeyleri saklarken diğerlerinden kurtulmak ve saklamayı seçtiğiniz şeyleri nerede tutacağınıza karar verip her zaman yerine geri koymak. [sf 8]

Düzenlemeyi bitiremeyen çoğu insanın bir özelliği atmadan herşeyi depolamalarıdır. Eşyalar kaldırıldığında ev düzenli görünür ama saklama alanları gereksiz şeylerle dolu olursaonları düzenli tutmak imkansız hale gelir düzenleme işi kaçınılmaz bir şekilde geri teper. [sf 15]

Temizlik yaparken ellerimiz çalışır ve zihnimiz boşalır ama derleyip toparlamak neyi elden çıkaracağınızı, neyi tutacağınızı ve nereye koyacağınızı düşünmenizi gerektirir. Derlemek toparlamak zihni çalıştırırken, temizlemek arındırır. [sf 26]

Şikayet etmek aslında o insanın devam etmek için hala enerjisi olduğunun kanıtıdır. [sf 43]

Nesnelerin çekiciliklerinde üç ortak unsur: Objenin kendi güzelliği (özünde olan çekicilik), objeye aktarılan sevgi miktarı (kazanılmış çekicilik) ve ne kadar geçmişi olduğu veya değer biriktirdiği (tecrübeye dayanan değer). [sf 55]

Neden rengin benim için bu kadar önemli olduğunu düşünürdüm; birgün bunun annemin pişirdiği yemeklerden geldiği kafama dank etti. Her zaman, her öğün için çeşit çeşit yemekler hazırlardı ve sonuç her zaman çok renkli olurdu. Haşlanmış tavuk ve dulavratotu; sotelenmiş et ve mantar; patlıcanlı miso çorbası ve üzerinde deniz yosunu salatası olan soğutulmuş tofu gibi tek bir rengin hakim olduğu yemekler olduğunda annem masaya bakıp, 'Çok fazla kahverengi. Daha fazla renge ihtiyacı var.' derdi ve bir tabak doğranmış domates eklerdi. Şaşırtıcı olarak, o bir tabak masayı canlandırır ve yemeğimizi çok daha keyifli bir hale getirirdi. Evlerimiz de buna benzer. Eğer oda çıplak görünüyorsa, tek bir çiçek o odayı neşelendirebilir. [sf 59]

Evinizi sevdiğiniz eşyalarla süslemek, size keyif veren şeylerden mahrum kalacak kadar çıplak kalmasından çok daha önemlidir. [sf 60]

Boşlukları doldurma isteği insan doğasının bir parçasıdır.Eğer yüzde yetmiş doluluk veya 'ferahlık' hedeflersek, yalnızca klik noktamızı ıskalamakla kalmaz; bize keyif vermeyen eşyalar biriktirmeye başlar, yeni saklama parçaları alır ve sonuç olarak tekrar kendimizi başladığımız noktada buluruz. [sf 74]

Kitap başlıklarının ve içindeki kelimlerin enerjisi çok güçlüdür. Japonya'da 'kelimeler gerçekliğimizi oluşturur' deriz. Gördüğüüz veya temas ettiğimiz kelimeler benzer yapıdaki olayları çekerler. O anlamda sakladığımız kitaplara uygun bir kişi haline geliriz. Kitaplığınızdaki kitaplar olmayı arzu ettiğiniz kişiyi yansıtıyor mu? Bunu temel alarak hangi kitapları saklayacağınızı seçerseniz, hayatınızdaki olayların akışının dramatik şekilde değiştiğini farkedeceksiniz. [sf 143]

Eşyalarda var olan ruhların üç yönü vardır: O eşyanın yapıldığı maddenin ruhu, onu yapmış olan insanın ruhu ve onu kullanan insanın ruhu. Eşyayı yapanın, özellikle, o eşyanın kişiliğine büyük bir etkisi vardır. (...) Yine de sonunda, o nesnenin nasıl bir aurası olacağını (Japoncada kukikan olarak geçer ve tam anlamıyla 'havadaki his demektir) belirleyen, onu kullanan kişinin duyguları ve ona nasıl davrandığıdır. (...) Zihniniz sahip olduğunuz herşeyin değerini belirler. [sf 292]

20 Eylül 2018 Perşembe

BENİM ADIM AGATHA CHRİSTİE Ferran Alexandri

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 64

Çocuklara tarihteki ünlü yazarları, bilimadamlarını, komedyenleri, ressamları v.b. tanıtmak için hazırlanmış, Benim Adım.. serisi geçtiğimiz günlerde Altın Kitaplar tarafından yayınlandı. Bu seriden elbette ilgimi çeken Agatha Christie oldu ve ona bakmak istedim.

Sevdiğim yazarın hayatına, kitaplarına ve meşhur roman karakterlerine dair birkaç sayfalık yazılar bulunan bu kitabın illustrasyonlarına bayılmama rağmen hazırlanan metin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Malumunuz polisiye romanlarda katilin kim olduğunu bilmemek onu ilk defa okuyacak kişi için okuma zevki ve heyecanı açısından önemlidir. Agatha Christie romanlarında da dedektif veya olayı çözen kişi bulduğu sonuçları son sayfalarda açıklar veya cinayetin sırrı bir mektup vasıtasıyla aydınlatılır.

Maalesef Benim Adım Agatha Christie kitabının en büyük handikapı bu sonlardan bazılarını açıklamak olmuş. Aslında kitabın başında yazarın kendisi de o gizem duygusunun çok önemli olduğuna değiniyor fakat sonradan bu fikrini unutmuş gibi görünüyor. Christie'nin en güzel romanlarından Fare KapanıOn Küçük Zenci, Doğu Ekspresinde Cinayet 'in katillerini açık açık, Ölüm Sessiz Geldi kitabının failini ise ima yoluyla yazmış. Tüm külliyatı bitirmiş biri için sorun olmaz tabii ama bu kitabı henüz Christie'nin romanlarıyla tanışmamış çocuk ve gençlerin okuyacağını düşünürsek bu pek hoş bir durum değil.

Kitapta ayrıca Agatha Christie'ye dair söylenen yanlış bilgiler de var. Mesela sahte ipuçları vererek okuyucuyu yanılttığından bahsediliyor. Evet, okurun zekasını sınar, ona çok çeşitli olaylar anlatır, birçok kişilerden bahseder, bazı noktalar üzerinde durur fakat aynen gerçek hayattaki bir gizemi çözmekte olduğu gibi bunları ayıklamak ve doğru sonuca ulaşmak da sizin elinizdedir, çözüm için gerekli her türlü bilgiyi vermeye özellikle dikkat ettiğini, polisiye kurallarına bu açıdan sadık kaldığını biliyoruz. Bu açıdan 'sahte' kavramı göreceli denilebilir.

'Hercule Poirot, en sevdiğim dedektif' başlıklı bir bölüm var; o yumurta kafalı, kedi gibi yemyeşil gözlü, minik adamı biz okuyucuları çok seviyoruz, evet ama Agatha Christie ona sinir olduğunu ve aslında yazdığı birkaç roman sonrasında Belçikalı'yı tamamen kitaplarından çıkarmak istemesine rağmen hayranlarının talepleriyle devam ettiğini hem otobiyografisinde hem de kendi prototipi olan yazar Ariadne Oliver'in bulunduğu kitaplarda uzun uzun anlatıyor.

Ve sanki onun kitaplarını hiç okumamış, en azından hakkında kısa bir araştırma yapmamış biri yazmışcasına, metinde yine yanıltıcı bilgiler var: Doğu Ekspresinde Cinayet'te Rachett, Poirot'nun arkadaşı değil, Armstrong'un karısı intihar etmedi, Uyuyan Ölüm'de 'çiftimiz evi alıp içinde yaşamaya başladıklarında içeride onlara eşlik eden tanımadıkları bir kadınla' karşılaşmazlar ve son olarak şimdiye kadar Agatha Christie'nin çocuk hikayeleri yazdığını hiçbir yerde okumadım, bu kitap hariç :)

Nihayetinde bu kitap kime tavsiye edilebilir açıkçası bilemiyorum, Christie'nin tüm kitaplarını okumuş çocuklara mı ?!!! Hazırlayan kişiler biraz daha özenli davranıp, bilmedikleri ayrıntıları uydurmamış olsalar ne güzel olurmuş.
 

16 Eylül 2018 Pazar

DON QUİJOTE OKUMALARI [15-30 Eylül 2018]


Son birlikte okumamızdan beri sanırım 
bir sene geçmiş. Eylül ayının ikinci yarı-
sında, sevgili Deniz’le roman sanatının 
temel yapıtaşlarından birini, tam metin 
olarak okuyoruz. Bize katılmak isterseniz   
#donquijoteylul instagram etiketimize 
fotoğraflarınızı ekleyebilirsiniz. 

Keyifli okumalar.

Biblio

♥♥♥

*2010 yılından beri yaptığımız diğer
okumalarımıza bakmak için
Okuma Odası'na gidebilirsiniz.

3 Eylül 2018 Pazartesi

KAR ÇİÇEĞİ VE SIRLAR YELPAZESİ Lisa See

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2005
Sayfa Sayısı: 363

Kar Çiçeği ve Sırlar Yelpazesi, 1800'lü yıllarda Çin'de doğan iki küçük kızın hayatları boyunca sürecek dostluklarının hikayesi olarak özetlenebilir.

Dönemin geleneği olarak kızların küçük yaşta ayakları bağlandıktan sonra, aileler bir çöpçatan kadın yardımıyla iyi bir damat adayı bulmak için uğraşıyor ve bunun yanısıra kendilerinden daha üst konumdaki bir ailenin kızıyla da laotong (ruh eşi) adı verilen bir kızkardeşlik antlaşması yapılabiliyor. Bir kızın 'altın zambaklar'ının yani ayaklarının küçüklüğü, yapacağı evlilik için çok önemli ve onun tüm geleceğini etkiliyor. 

Romanın anlatıcı-kişisi Zambak, çok çocuklu bir çiftçi ailesinin üç kızından biri. Annesi çok zahmetli, düzgün yapılmadığında ölüme kadar götürebilen bir süreç olan ayak bağlama işlemini başarılı bir şekilde tamamlayınca, çöpçatan Madam Wang Zambak'ın nüfuzlu ailelerin yaşadığı Tongkou köyüne gelin gitmesini ayarlamadan önce onun için aynı köyden bir laotong edinilmesinin işleri kolaylaştıracağını söylüyor. Önerdiği kız çocuğu, ataları arasında bir Jinşi bilgini bulunan, Zambak ile aynı gün, aynı saatte doğmuş Kar Çiçeği. İki kızın ilk karşılaşmalarıyla birlikte romanın ana hikayesi de başlıyor.. 

Kitapta anlatılan son derece acımasız, insanı dehşete düşüren, köklü cehaletlerin eseri gelenekler var. Fakat bunun yanısıra sadece kadınların bildiği ve kendi aralarında yazışmak için kullandıkları nu-şu dili; Zambak ve Kar Çiçeği'nin üzerine fırça ile yazılar yazarak birbirlerine verdikleri mektup-yelpaze; Bahar Mehtabı, Şakayık, Güzel Ay gibi kız isimleri; Kız Çocuk Günleri, Saç Tokalama Günleri, Pirinç ve Tuz Günleri, Serin Rüzgârı Yakalama Festivali, bir kız evden gelin çıkmadan önce yapılan Keder ve Tasa Günleri, Sessizce Oturma Günleri, Oturup Şarkı Söyleme Günleri gibi ritüellerden bahseden bölümleri okumak son derece ilginçti.

Dedeleri Çin'den göç etmiş, Los Angeles'ta yaşayan ve kendini yarı Çinli olarak tanımlayan yazar Lisa See'nin birçok romanı var ama kitapları nedense bizde fazla ilgi görmemiş. Kar Çiçeği ve Sırlar Yelpazesi'nin de yeni basımı yok maalesef ve bir dönem D&R Can Yayınları kampanyasında bile görülen kitap, artık sahaflarda el yakıyor. Lisa See'nin yayın hakları zannederim Epsilon Yayınları'nda, yakında diğer kitaplarla beraber bu kitabın da yeni baskılarını yapsalar güzel olur.

Neyse ki çok uzağa gitmemiz gerekmedi. Kar Çiçeği, elimden çekerek, nakış malzemeleri satan küçük bir dükkâna soktu beni. 

'Kız Çocuk Günleri'ni geçiren iki kızız,' dedi Kar Çiçeği; ipliklerin renkleri gözlerinden gökkuşağı gibi yansıyordu. 'Evlenene kadar kadınlar odasında oturarak, birbirimizi ziyaret ederek, birlikte nakış yaparak, fısıldaşarak zaman geçireceğiz. Alacaklarımızı dikkatle seçersek, yıllar boyu birlikte üretebileceğimiz anılarımız olur.'

Nakış dükkânında hep aynı fikirde olduk; aynı renkleri seviyorduk, ama çok beğenmediğimiz halde, bir yaprağın detayını veya bir çiçeğin gölgesini yapmaya yarayacağını düşündüğümüz birkaç rengi de seçtik. Paramızı ödedik ve ellerimiz satınaldıklarımızla dolu, tahtırevana döndük. [sf 77-78] 

Yeniden dışarıya, çok güzel bir havaya çıktık ve nakış ipliklerinin satıldığı dükkâna gittik. Oniki yıldır yaptığımız gibi, aklımızdaki desenleri en iyi anlatacağını düşündüğümüz renkleri seçtik. Kar Çiçeği, incelemem için bir dizi yeşil iplik uzattı bana; bahar kadar parlak yeşiller, ölgün çimenler kadar kuru yeşiller, yaz sonunda yaprakların görünüşü gibi toprak rengine kaçan yeşiller, yağmurdan sonra yosunların aldığı tonda canlı yeşiller, sonbaharda sarılar ve kırmızılar başlamadan hemen önce oluşan donuk yeşiller vardı aralarında. 

'Yarın,' dedi Kar Çiçeği, 'eve dönerken ırmağın kıyısında duralım. Oturup bulutların üzerimizden geçmesini izler, suyun taşları yıkamasını dinler, nakış işler, birlikte şarkı söyleriz. Böylelikle, oğullarımız zarif ve ince beğenilerle donanmış olarak dünyaya gelirler. [sf 199]   

Seni orada düşünüp ağlıyorum. Yaşamında bu kadar çirkinlik olmasını haketmeyecek kadar iyisin. Birbirimizi görmemiz gerek. Lütfen, Kuşları Kovalama Festivali için öz evime gel. Oğullarımızı da yanımıza alırız. Yeniden mutlu oluruz. Sen dertlerini unutursun. Biliyorsun, kuyunun yanında duran insanlar susamazlar.    Bir kızkardeşin yanında olunca umutsuzluğa kapılmazsın. Yüreğimde, sonsuza kadar senin kızkardeşinim. [sf 221]

2 Eylül 2018 Pazar

UZAK Oruç Aruoba

Yayın Evi: Metis Yayınları
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 134

Uzak, iki bölümden; Tavşan Besleyene Kılavuz ve Özlem Çekene Kılavuz'dan müteşekkil bir kitap. Başlıklarda ne vadediyorsa onu sunuyor. Parçalar halinde anlatılan düşünceleri kişisel veya varoluşsal altmetinlerle okumak mümkün. 

Kitapta işaretlediğim yerleri bu yazıya geçirirken, bu notların büyük ölçüde yazarın başka edebiyatçılardan yaptığı alıntılar olduğunu gördüm. Her ne kadar akıcı ve yalın bir şekilde yazıldığı için sıkılmadan okuduysam da en çok etkilendiğim kısımların Oruç Aruoba'nın cümleleri olamadığı anlaşılıyor. 

İlkgençlik çağlarında salt özlem üzerine olmasa da seçip sevdiğimiz kavramlar üzerine parçalı deneme metinler yazmaya çalışırdık, bana biraz da onları hatırlattı, böyle ham, üzerinde fazla durulmamış, akla geldiği gibi yazılmış -veya öyle duran- cümlelerden oluşan paragraflar. Tabii o zamanlar da okuduğumuz nefis yazılardan biliyorduk ki, yazdıklarımız edebiyat değildi.. Bir iç döküş, paylaşma belki.

Şule Gürbüz özlem ile gitmek arasında şöyle bir ilişki kurar:
özlem nasılsa gidip gidip
hep durmaktır kendinde. 
(Ağrıyınca Kar Yağıyor, s.40) [sf 41]

Özlem, örneğin, işitmeyeceğini bildiğin birisine - yalnızca ona; ama, kendi kendine - "Neredesin?" diye seslenmendir.
(...)
Ne güzeldin giderken kanım can parçam benim
İçimdeki kuş tünek değiştirdi
Yüreği durmadan dönecek misin?

diye seslenir Bilge Karasu (ÜÇLÜ SABAH, 1958) gitmiş özlediğine,uzaktan: bekleyecektir onu. [sf 42]

Canetti'nin temellendirmesiyle: 'Seni bekleyen birisi varsa, gerçekte yalnız değilsindir.'... [sf 44]

Gayet aklıbaşında görünüyor, insanlarla konuşuyordu; herşeyi ötekilerin yaptığı gibi yapıyordu, ama içinde iğrenç bir boşluk vardı, artık hiçbir kaygı duymuyordu, hiçbir arzu; varoluşu zorunlu bir yüktü ona.-- Öylesine yaşayıp gitti.
(Werke und Briefe, Münchner Ausgabe (Herausge. Pömbacher et al.), dtv, 1988, S.158) [sf 49]


Özlem, özleyenin bütün varoluşu içinde, boydanboya uzanır: sanki bütün dokularına, en küçük hücrelerine varasıya, 'içine' işler -- öyle olur ki, özleyen, tek bir büyük özlem ateşi gibi hisseder kendini. 
Bu yüzden de yakıcıdır özlem. [sf 52]

Tek başlarına duran iki kır evi -hâlâ böyle şeyler varsa-, tarlalar üzerinden bir saatlik yürüyüş uzaklıkta da olsalar, en giizel komşuluk içinde olabilirler; buna karşılık, iki kent evi, aynı sokakta karşıkarşıya olsalar ya da hatta birarada yapılmış da olsalar, hiçbir komşuluk bilmezler.  Heidegger [sf 74]

Özlemek ile beklemek arasında garip bir bağlantılar ağı vardır: 
Bekleyenin bekleneni özlemesi ile, özleyenin, özlenenin gelip gelmeyeceği konusundaki beklentisi, bir bağlantılar yelpazesi içinde durur. Bunun iki ucunda, iki kesinlik vardır: beklenenin geleceğinin; ve, gelmeyeceğinin kesin olduğu, durumlar. 

Bir uçta, bekleyen beklenenin geleceğinden eminse -kişinin beklediğinin gelecegi kesinse bir aydmhk kaplar özlemi: umutlu, amaçlı, canlı... 

Öteki uçta, bekleyen beklenenin gelmeyeceğinden eminse -kişinin beklediğinin gelmeyeceği kesinse bir karanlık duygu olarak kalır özlem: umarsız, çaresiz, bezgin... [sf 75]

Gesualdo'nun bir madrigali, özlem çekenin yaşamı ile olümü arasmda kurabileceği bağlantıyı şöyle dile getirir: 

Onu görmezsem ölemem, 
onu görmeden yaşayamam. 
Öyleyse ne ölüyüm, ne de bir hayatım var. 
Ey aşk tansığı, ah garip talih, 
ne yaşamak yaşam, ne ölüm ölmek. 
(Enis Batur çev.)  [sf 132]




1 Eylül 2018 Cumartesi

TEPEDEKİ EV Shirley Jackson

Yayın Evi: Siren Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 226

Amerikan korku edebiyatının klasik yazarlarından biri olan Shirley Jackson'un Biz Hep Şatoda Yaşadık romanını okuduktan sonra aslında en meşhur, bu türde kendinden sonra gelen yazarlara ilham kaynağı olmuş Tepedeki Ev kitabını da çok merak etmiştim.

Dr. John Montague, paranormal olaylara meraklı bir bilim adamıdır. Çeşitli tuhaf hadiselerin cereyan ettiğini duyduğu, bir tepenin üzerine tuhaf, çarpık bir mimariyle inşa edilmiş, ıssız bir kır evini birkaç aylığına kiralar ve araştırma yapmak ister. Bu süre zarfında kendisiyle beraber orada ev sahibesinin yeğeni Luke ve Montague'nün araştırmalarına yardımcı olacağını düşünerek davet ettiği iki genç kadın; çocukluğunda babasının ölümünden kısa süre sonra anlaşılamaz şekilde üç gün boyunca evlerine taş yağmış olan Eleanor ve bir laboratuvar deneyinde pisişik güçlere sahip olduğu anlaşılan Theodora da kalacaktır. Dörtlü sırayla eve gelir yerleşir. Yavaş yavaş etrafı keşfetmeye başladıklarında, tüyler ürpertici bir geçmişe sahip bu tuhaf malikanenin tekinsiz yüzüyle karşılaşmaları da kaçınılmaz olacaktır. 

Romanın en başarılı tarafının, Shirley Jackson'un adım adım kurduğu korku atmosferi olduğunu söyleyebilirim. Sanki Eleanor ile beraber okuyucu da yolculuk ediyor, eve usul usul yaklaşıyor, içine giriyor ve yaşamaya başlıyor. Okurken evin içine çekildiğinizi hissediyorsunuz. Bunu o kadar ustaca yapıyor ki başlangıçta korku yerine sadece merak var, tıpkı böyle bir yere davet edilen, pek de ödlek sayılmayan birinde olabileceği gibi. Fakat sonra havadaki dehşet duygusu yoğunlaşıyor ve hikaye ilerledikçe içinizdeki korkunun dozu artıyor, sinirleriniz gerilmeye başlıyor.

Mesela gündüzleri evin hizmetini gören karı-koca; Dudley'ler var. Adam kapıda bekçilik yapıyor, kadın ise yemekleri hazırlıyor ve evin düzenini sağlıyor. Bu çiftin halleri o kadar esrarengiz ve sinir bozucu ki, son derece tedirgin bir tavırla sürekli işleri bittiğinde bir dakika bile orada durmayacaklarını, bunun bir görev olduğunu tekrar ediyor ve misafirlerin de oraya gelmemiş olmaları gerektiğini ima ediyorlar ama nedenini açıklamaya da yanaşmıyorlar.

Evin labirent gibi birbirine açılan ve bilhassa öyle olması istenerek yapılmış eğik zeminlerden dolayı kapıları asla açık durmayan odaları ve nereden geldiği anlaşılamayan soğuk hava akımları var. Ve elbette bir de geceleri o odalarda yaşananlar..

Yazarın iki eserini karşılaştırdığımda Biz Hep Şatoda Yaşadık romanının okuma zevkime daha çok hitap etmiş olduğunu söyleyebilirim. Tepedeki Ev ona kıyasla daha ürpertici, daha klasik bir gerilim kitabı fakat onu da merakla bitirdim.

Ashton'un hemen dışındaki o yerden az kalsın hiç ayrılmayacaktı, çünkü karşısına bir bahçede gömülü minik bir kır evi çıktı. Orada tek başıma yaşayabilirdim, diye düşündü. Yılankavi bahçe yolunun ardındaki küçük, mavi ön kapıya ve basamakta kusursuz görünen beyaz kediye bakmak için arabayı yavaşlatmıştı. Beni orada, onca gülün ardında kimseler bulamazdı; hem işimi sağlama almak için yol kenarına zakkumlar da ekerdim. Serin aksamlarda ateş yakıp kendi ocağımda elma kızartırdım. Beyaz kediler besler, pencerelere beyaz perdeler diker ve bazen dışarı çıkıp tarçın, çay ve iplik almak için bakkala giderdim. İnsanlar fallarına bakmam için gelirlerdi, ayrıca üzgün genç kızlar için aşk iksirleri hazırlardım. Bir nar bülbülüm olurdu... Ama kır evi çok geride kalmıştı ve Eleanor’un Dr. Montague’nün titizce tarif ettiği yeni yolu arama vakti gelmişti. [sf 23]

Bayan Dudley, Eleanor'un girmesi için yana çekildi ve görünüşe göre duvara konuştu. 'Akşam yemeklerini tam altıda yemek salonundaki büfeye bırakırım.' dedi. 'Kendiniz alırsınız. Sabahları boşları toplarım. Kahvaltınızı dokuzda hazırlarım. Anlaşmam böyle. Odalarla istediğiniz kadar ilgilenemem, ama bana yardımcı olacak biri de yok sonuçta. Ben kimseye hizmet etmem. Burada çalışıyor olmam insanlara hizmet edeceğim anlamına gelmez.'

Kapı eşiğinde kararsızca duran Eleanor başıyla onayladı.
'Akşam yemeğini hazırladıktan sonra kalmam,' diye devam etti Bayan Dudley. Hava kararmaya başlayınca burada durmam. Karanlık çökmeden giderim.'
'Biliyorum.' dedi Eleanor.
'Kasabada yaşıyoruz, on kilometre ötede.'
'Evet,' dedi Eleanor, Hillsdale'i anımsayarak.  
'Yani yardıma ihtiyaç duyarsanız etrafta kimse olmayacak.'
'Anlıyorum.'
'Geceleyin sesinizi bile duyamayız.'
'Acaba...'
'Kimse duyamaz. En yakında oturan kasabadakiler. Kimse daha fazla yaklaşmak istemiyor.' [sf 37] 


31 Ağustos 2018 Cuma

LAGOM İSVEÇLİLERİN DENGELİ YAŞAMA SANATI Linnea Dunne

Yayın Evi: Pegasus Yayınları
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 157

İsveçliler için “ne çok az ne çok fazla, tam kararında” manasına gelen Lagom, abartıdan, israftan kaçınıp ölçülü olma, herşeyde belirli bir denge kurma arayışını ifade ediyor.

Etrafta yanan mumlar eşliğinde arkadaşlara ikram edilecek tarçınlı çörekler ve kahve sohbetleri, evi düzenleyerek minimal ihtiyaçlara göre boşaltmak, gereksiz alışverişlerden kaçınmak, biraz dikiş-biraz tamiratla bozulan nesneleri yeniden değerlendirebilmek, pikniğe-yüzmeye v.s. gitmek, akşamları evde huzurlu bir şekilde geçirmek, komşulara yardıma ihtiyaçları olup olmadığını sormak v.b. yaklaşımlar tavsiye edilen bu dengeli yaşamın ipuçları olarak sunuluyor.  

Hygge ve Lyyke kitaplarındakilere paralel önermeler sunmakla beraber bu kitap daha çok bir derleme gibi. Alıntılar, konu üzerine araştırmaların sonuçları, stilistlerden öneriler gibi bölümler içeriyor.

Bu tarz kitaplardan faydalanma oranı sanırım bu önerilere ne kadar ihtiyaç duyduğunuza bağlı. Zaten sıcak bir kültürde, ailenizden dînî-ahlâkî değerlerinize bağlı olarak eğitim görüp yetişmişseniz size bildiğinizden farklı bir şey söylemeyebilir. 

30 Ağustos 2018 Perşembe

LYKKE DÜNYANIN EN MUTLU İNSANLARININ SIRLARI Meik Wiking

Yayın Evi: Pegasus Yayınları
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 285

Kopenhag'da yaşayan, Mutluluk Araştırmaları Enstitüsü yöneticisi Meik Wiking, ilk kitabında Danimarka kültürüne ait hygge kavramını anlattıktan sonra bu defa lykke (mutluluk) kelimesinden yola çıkarak 'nasıl daha mutlu oluruz?' sorusunun cevaplarını dünyanın her yerinde arıyor.

Lykke, ruhani zenginliğin, gösterişsiz ve empati seviyesi yüksek bir hayat tarzının mutluluk için en önemli şey olduğunu anlatan, çıkarımları büyük ölçüde doğru ve yerinde olan, yine okuması keyifli bir kitaptı.

Araştırmalar edebî kurgunun benzer mesele ve sorunlarla karşılaşan karakterlerin hikayeleri üzerinden sorunlarımız üzerinde düşünme becerimizi güçlendirdiğini gösteriyor. Kısacası, okumak bedava terapidir. [sf 106]

Orada olmayan kişilere sadakatimiz orada olanlara sadakatimizi ispatlar. Güvenilir olmak hem kendi hayatımızda hem de önemsediğimiz insanların hayatlarında değerli bir mal varlığıdır. Belki de bunu en iyi Mark Twain ifade etmiştir: Gerçeği söylerseniz hiçbir şeyi hatırlamak zorunda kalmazsınız. [sf 207]

Araştırmacılar 'popüler kurgu' kitaplar ile (yazarın sizi bir okuyucu gibi elinizden tutup yönlendirdiği kurgular) 'edebi kurgu' kitapları (kendi yolunuzu bulmanız ve boşlukları doldurmanız gereken kurgular) birbirinden ayırdılar. Bir karakterin neden öyle davrandığının size söylenmesi yerine bu sorunun cevabını sizin bulmanız gerekiyor. Böylece kitap sadece bir sosyal tecrübe simülasyonu olmaktan çıkıp sosyal tecrübenin ta kendisine dönüşüyor. [sf 210]

Şöyle bir Çin atasözü vardır : ' Bir saatlik mutluluk istiyorsan şekerleme yap. Bir günlük mutluluk istiyorsan balığa çık. Bir yıllık mutluluk istiyorsan büyük bir mirasa kon. Ömürlük mutluluk istiyorsan bir başkasına yardım et.' [sf 244] 



29 Ağustos 2018 Çarşamba

HYGGE DANİMARKALILARIN MUTLULUK SIRRI Meik Wiking

Yayın Evi: Pegasus Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 285

Anlattıkları aşağı yukarı benzer şeyler olsa da bu tür kitapları okumak -özellikle yazar bunun üzerine gerçekten düşünmüş ve ruhunu katmışsa- hoş oluyor. Hygge'in mutluluk tavsiyeleri: bol bol mum yakın, bir sürü şekerleme yiyin, ailenizle-sevdiğiniz kişilerle oyun-sohbet-film/dizi izleyerek, kendi yaptığınız yemekleri yiyerek daha fazla zaman geçirin v.b. hayatı yavaşlatmaya ve küçük, dingin anlardan keyif almaya yönelik şeyler.

Bu ciltli, minik kitabı okuyarak Danimarkalıların günlük hayatına dair birşeyler öğrenmek ve hoşça vakit geçirmek mümkün. Kitabın içinde kapağındaki gibi çok sevimli çizimler, şemalar ve fotoğraflar da bulunuyor. Her dile çevrilemeyen sözcüklerden bahsedilen sayfalar ise en beğendiğim kısmıydı.

Kopenhag'daki evimde en sevdiğim köşe, mutfak ve oturma alanındaki pencere eşiği. Rahatça oturmak için yeterince geniş ve burayı gerçek bir hygge köşesine dönüştürmek için birkaç battaniye ile yastık koydum. Pencere eşiğinin altındaki radyatör sayesinde, soğuk bir kış gecesinde bir fincan çayın keyfini çıkarmak için ideal bir yer haline geldi. Oradayken en çok sevdiğim şey ise avlunun etrafındaki evlerden gelen ılık, kehribar rengindeki parıltılar. İnsanlar evden çıkıp eve döndükçe ortaya sürekli değişen bir ışıltı mozaiği çıkıyor. [sf 18]

Bir odayı doğru bir şekilde aydınlatmak parayla olmaz, bunun için kültür gereklidir.  On sekiz yaşından itibaren ışıkla deneyler yapmaya başladığımda aydınlatmada uyum yakalamanın peşindeydim. İnsanlar da tıpkı çocuklar gibidir. Yeni oyuncaklar alır almaz eskilerini kenara atarlar ve âlem başlar. Elektrik ışığı da aynı mantıkla hepimizi ışık içinde yüzecek noktaya götürdü ve kültür gitgide kayboldu. 

Akşamleyin bir tramvayın tepesinden birinci kattaki bütün o evlere baktığınızda ne kadar kasvetli göründüklerini düşünüp irkilirsiniz. Mobilyalar, halılar, perdeler yani evdeki çoğu şey ışığın konumlandırılmasına kıyasla önemsizdir. Paul Henningsen, Işık Üzerine [sf  19]

İçedönük insanların enerjilerini kendilerinden aldıkları bilinir, oysa dışadönük insanlar enerjilerini dışarıdan gelen uyarılar yoluyla elde ederler. [sf 66]

Benjamin Franklin'in söylediği gibi: 'Mutluluk, bizi bulması olası ama güç olan büyük çaplı bir talihten çok, her gün yaşanan küçük güzelliklerden ya da zevklerden ibarettir.' [sf  285]

28 Ağustos 2018 Salı

BENİM PERİYODİK TABLOM Oliver Sacks

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 53

Nörolog-yazar Oliver Sacks’ın kitaplarından bazılarını duymuştum ama ilk olarak onun bir veda niteliğinde yazdığı, yaşlılık, hastalık ve ölüme dair düşüncelerini anlattığı Benim Periyodik Tablom kitabını okuma fırsatım oldu. Hayatının her yılını bir element ile eşleştirerek bunlar üzerinden söylediklerinin yanısıra yalın ve samimi tarzıyla diğer yazdıklarını okuma isteği veren bir kitap olduğunu söyleyebilirim. 

Ben bir yüzyılın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissedip tahayyül edebiliyorum; bunu kırk veya altmış yaşımdayken yapamazdım. Yaşlılık çağını, insanın ne yapıp ne edip katlanması ve en iyi şekilde değerlendirmesi gereken her daim kasvetli bir çağ olarak değil, eski günlerin suni zorunluluklarından kurtulmuş bir halde neyi istiyorsa onu keşfedebileceği ve bütün bir ömrün düşüncelerini ve duygularını birbirine bağlayabileceği bir serbest zaman ve özgürlük çağı olarak görüyorum. Sekseninci yaşımı iple çekiyorum. [sf 24]

Bununla birlikte Hume'un yazısındaki bir satır bana bilhassa doğru geliyor: ‘Zordur,’ diye yazıyor, ‘hayattan şimdi benim kopmuş olduğumdan daha fazla kopmak.’ [sf 30]

Biz buradan göçüp gittiğimizde bizim gibi insanlar artık olmayacak, ama zaten kimse kimseye benzemiyor ki.Insan öldüğünde yerine başkası konamaz.Doldurulamaz bir boşluk bırakır ardında, çünkü her insan tekinin kaderinde -genetik ve sinirsel kaderinde- biricik bir fert olmak, kendi yolunu bulmak, kendi hayatını ve kendi ölümünü yaşamak yazılıdır. [sf 31]

27 Ağustos 2018 Pazartesi

MARY POPPINS Pamela Lyndon Travers

Yayın Evi: Kelime Yayınları
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 175

Kiraz sokağı 17 numarada oturan Banks Ailesi'nin Jane ve Michael adında iki çocukları ve Barbara ile John adında da ikiz küçük bebekleri vardır. Çocukların dadısı aniden çıkıp gidince Bayan Banks ne yapacağını şaşırır, gazetelere ilan verir ve yeni bir dadı bulmaya çalışırken akşamüzeri olduğunda Mary Poppins adında genç bir kadın kapıyı çalar ve bu işe talip olduğunu söyler... 

Birçok kitapta atıfta bulunulan bir klasik olduğu için okumak istemiştim. Mary Poppins suratsızlığı ve huysuzluklarıyla bir antikahraman olsa da genel olarak hoş bir hikayeydi.

Oda çok sessizdi. John, güneş ışığından mayışmış bir halde, sağ ayağının parmaklarını ağzına soktu ve çıkmaya başlayan dişlerinin olduğu yerleri iştahla kaşıdı. 

Barbara, her zamanki yumuşak ve neredeyse kahkaha atmaya başlayacakmış gibi olan ses tonuyla 'Bunu neden yapıyorsun ki?' diye sordu. 'etrafta seni görebilecek kimse yok.'

'Biliyorum,' dedi John, ahenkle ayak parmaklarını ağzında gezdirerek. 'Alıştırma yapıyorum. Yetişkinleri çok eğlendiriyor da. Dün bunu yaptığımda, Flossie Teyze'nin nasil gülmekten az daha katıldığını gördün mü? Seni küçük tatlı, akıllı, muhteşem yaratık!' dediğini duydun mu?' dedi ve ayağını ağzından uzaklaştırarak Flossie Teyze'yi düşünüp kahkahalara boğuldu. 

Barbara da, kendini beğenmiş bir şekilde 'Benim numaramı da çok beğendi,' dedi. 'Çoraplarımın ikisini de çıkardım ve çok tatlı olduğumu, beni yemek istediğini söyledi. Çok komik değil mi? Ben bir şey yemek istediğimi söylediğimde gerçekten yemek istediğimi kastederim. Mesela bisküviler, galetalar ya da yatağın ipçikleri. Ama yetişkinler, söylediklerini sanki hiç gerçek anlamda kullanmıyorlar. Beni gerçekten yemek istiyor olamaz, değil mi?'

'Hayır! Bu, onların garip konuşma tarzları,' dedi John. 'Yetişkinleri hiçbir zaman anlayamayacağım. Hepsi çok garip görünüyor. Hatta Jane ve Michael bile bazen çok acayip davranıyor.'

Barbara, 'Hihi,' diye onayladı onu ve düşünceli bir şekilde çoraplarını ayağından çıkarıp tekrar giymeye çalıştı. 

'Örneğin,' diye devam etti John, 'bizim söylediğimiz hiçbir şeyi anlayamıyorlar. Daha da kötüsü, başka şeylerin de ne söylediğini anlayamıyorlar. Gecenlerde Jane'in ‘Keşke rüzgârın konuştuğu dili bilseydim,’ dediğini duydum.'

'Evet, evet,' dedi Barbara, 'gerçekten şaşırtıcı. Mesela Michael da inatla sığırcığın 'cik, cik, cik,' dediğini iddia ediyor, duydun mu? Galiba sığırcığın öyle şeyler söylemediğini, aynı bizim gibi konuştuğunu bilmiyor. Elbette anne ve babamizdan böyle şeyleri bilmesini bekleyemeyiz; çünkü ikisi de çok tatlı olmalarına rağmen hiçbir şey bilmiyorlar. Ama Jane ve Michael da mı öyle yani?'

Mary Poppins, Jane'in geceliğini katlarken 'Aslında bir zamanlar onlar da anlardı,' dedi. 

John ve Barbara, şaşkın bir şekilde aynı anda 'Ne?' diye bağırdılar. 'Gerçekten mi? Yani rüzgârın, sığırcığın...'

'Ve ağaçların, gün ışığının, yıldızların ne söylediğini elbette anlarlardı. Bir zamanlar tabii,' dedi Mary Poppins. 

John, Mary Poppins'in söylediklerini düşünerek alnını buruşturdu, 'Ama nasıl oldu da hepsini unutuverdiler?' dedi. [sf 116-118] 

26 Ağustos 2018 Pazar

KİTAP EVİ Enis Batur

Yayın Evi: Sel Yayıncılık
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 132

Enis Batur'un daha önce Kütüphane: Bir Başka Labirent Öyküsü kitabını okumuştum. O incecik kitap denemelerden oluşuyordu ve konu hemen hemen aynı olmasına rağmen Kitap Evi'ni kısa bir roman gibi kurguladığı için okuması daha kolay geldi bana.

'Beyefendi' mahlasıyla anılan fakat hakkında anlatıcının ve dolayısıyla okuyucunun da bir şey bilmediği bir adam tarafından miras bırakılan, Dragos sırtlarında bir koru içinde, kitaplarla dolu camdan bir ev, hikayenin ana noktası. Yazarın, kim olduğunu bilmediği bu 'Beyefendi'nin kendisine bıraktığı kitap evine sahip olabilmesi için bir tek şart vardır; hiçbir şey sormamak... Mirası kabul ederek kitap evine giden anlatıcı-yazar mûrisinin kitaplarını inceleyerek bu bilmeceyi çözmeye karar verir. 

Okumayı, kitapları sevip de bu metni sevmeyecek birini düşünemi- yorum. Kitap üzerine düşüncelerle dolu, pek güzel, pek zevkli.

Kitap mecnûnu bir tür evrensel âdemdir; hangi ırktan, budundan, dinden, inanıştan, yeryüzünün hangi köşesinden olursa olsun standart tepkileri vardır, huyları birbirine benzer onların, davranış mekanizmalarını belirleyen neredeyse organik bünyelerinden tıpatıp aynı kararlar çıkar. Farklı hareket etmeyi düşlemeye bayılırlar ya, bunu hayata geçirdiklerine rastlanmaz. Dilini hiç tanımadıkları, alfabesini sökemedikleri ülkelere gittiklerinde bile kitabevlerine girmeden, vitrinlerini uzun uzun incelemeden yapamazlar örneğin. Gece yürüyüşlerine çıktıklarında, ışığı yanan bir pencerede, duvarı kaplamış bir kütüphane görür görmez durur, bakar, sonra da imgelemlerinin bir kenarında içeride yaşayanın, yüzünü olsun tanımadıkları birinin hikâyesini kurmaya koyulurlar. Pencere zemin kattaysa düpedüz mütecaviz kesilir, sırtlarından kitapları teşhis etme alışkanlığının sağladığı beceriyle kütüphanenin gen haritasını çıkarmaya çalışırlar. Konuk çağrıldıkları evlerde, evsahibinin kütüphanesi salona kurulmamışsa, terbiye sınırlarını zorladıklarını bile göre, mahrem alana geçmenin bir yolunu bulurlar. Gerçek kitap tutkununun merakına ket vurma, önünde açılan küçük evrenin ortasına dalma isteğini erteleme olanağı yoktur. [sf 26]

Bugüne dek, ne yazdığım kitapların ya da onlardan birinin, ne de okuduklarımın ya da onlardan birinin insanın yaşamını değiştirebileceğine inandım. İlki için kişioğlunun kibirle alıklığı, ikincisi içinse inançla alıklığı buluşturması yeterlidir. Bir avuç kitabın başımı döndürdüğünü, bir avuç kitabın başımı başka yöne döndürdüğünü söyleyebilirim.  [sf 35]

Belli bir süre içinde, nasıl olduğunu anlamaya fırsat bulamadan, Virginia Woolf'un sözünü uyarlarsak duruma, "kendinize ait bir mekan" saymaya başlardınız o kitabevini; içeride, benzerlerinizle karşılaşmanın verdiği özel bir huzur koşulu hüküm sürerdi; bir de size benzemediğini, dahası tanıdığınız hiç kimseye benzemediğini düşündüğünüz bir kaç aykırı müdavim görürdünüz orada, zaman içinde bütün gizlerine değilse bile bir bölüğüne yaklaşma şansına erişir, ayağınızın alışmasından doğan mutluluğu perçinlerdiniz. [sf 40]


Evde, sokakta, büyük şehirde, adada, balkonda, odada hücrede, yabanelde, kah birinde kah öbüründe yaşamış, yaşıyordum. Birilerine daha yakın, birilerine daha uzak bir konumda, belli bir topografik yelpaze içinde geçmiş geçecekti besbelli hayatım. 

Ama, bir tarafimın kütüphanede yaşadığını yadsıyamazdım: İçinde olsam olmasam böyleydi bu. Kitaplara, yazılı sayfalardan oluşmuş bir başka âleme bağlılık duymuş, hurufi bir hayatın hayatımızın içinde süreklilik arzetmesini istemişseniz, orada yolları, sokakları ve caddeleri, çıkmazları ve meydanları raflar oluşturuyordu, bunu bilmek gerekirdi. Bambaşka haritaydi. Oturur rakımları, engebeleri, derinlikleri kendiniz işaretlerdiniz. Kadim çağ haritacılığındaki gibi, burada da, pek çok belirsizlik kendini dayatrdı; oralara "terra incognita", "no man's land", "terrain vague" kayıtları düşerdiniz: Kütüphane olsun, tuhaf vurgulu bir boşluk dili geliştirmesin, akla sığmazdı öylesi.

Bu hayatta kütüphaneye ayrı, apayrı bir yer yaratmak gerekmezdi, ister istemez somut, fiziksel bir kütlesi olsa bile. Onu çıktığınız sokaklara, işyerlerine, gittiğiniz yolculuklara bir biçimde yanınızda götürürdünüz. Bunlar bir şey mi, kütüphaneniz uykularınıza taşınmakta güçlük çekmez, sakınca görmezdi: Sabaha yaklaşırken, uykunuz dipten yüzeye yaklaştığı sıralarda, uzanıp bir kitabı yerinden çekerdiniz. [sf 47]

Bütün evren kenarda durur, okurken. Bir kitabın sayfaları arasına daldığınızda, ötekiler, sesleri ve sözleriyle kaybolurlar. Aydınlık, ılıman, korunaklı bir diyardasınızdır; karanlık, sert ürkütücü bir yazının harfleri gözünüzün önünden akıyor olsa bile. Ondandır, ışığı söndürüp başınızı yastığa koyduğunuzda, sizi kuşatan gerçek dünyanın yerini daha gerçek bir dünyanın alacağını bilirsiniz. Böyle okumamışsanız hiç, siz henüz yaşamamışsınız demektir. 

Bundandır, her okur kitaplığında kapağını açmadığı kitaplar olsun ister. Onların vaadlarını önemser. Ummak, hayatın en sağlam fiillerinin başında gelir. Ne yazık ki yanıbaşında ukde dikilir: Okuyabilecekleri tartsam, okuyamayacaklarımın ne kadarıdır..? Akıllı okur, belli bir yaşa geldiğinde tevekkül duygusuna erişmeyi başarır: Bütün susuzlukları sonuna dek giderebilecek tek su görünmezdir. [sf 99]


25 Ağustos 2018 Cumartesi

PUSLU KITALAR ATLASI İhsan Oktay Anay

Yayın Evi: İletişim Yayınları
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 238

Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar'ın yayınlanmış ilk ve en meşhur romanı. Tarihi-fantastik olarak nitelendirilen kitapta 17. yüzyıl İstanbul'unda geçen zengin bir olay örgüsü ve birçok ilginç karakter var. Üzerinde ince ince düşünülerek, çok emek sarfedilerek, araştırmalar-öğretiler sindirilerek yazıldığı da aşikar.

Bana biraz Pinhan'ı hatırlatan bu romanın başından 20-30 sayfayı okuyup bırakmış ve uzun bir ara vermiştim. Kitapları yarım bırakmayı hiç sevdiğim için daha sonra dönerek tamamladım ama özellikle okuma zevkime hitap ettiğini söyleyemeyeceğim.

İstediği şey, eski güzel, rahat, endişesiz ve tekdüze günlere dönmekti. İnsanların dünya karşısındaki kayıtsızlığını da işte tam bu anda kendi zihninde yakaladı ve babasının sözlerine bir anlam vermeyi başardı: Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. [sf 90]

Buna göre ölüler nasıl ki ışığı görmezlerse, yaşayanlar da karanlığı ölüler kadar iyi göremezlerdi. Ne var ki uyku, ölümün kardeşi olduğu için, uyuyan birisi karanlığı, sözgelimi gözlerini kapatmakla yetinen birinden daha mükemmel görebilirdi. [sf 199]

24 Ağustos 2018 Cuma

BİR ÇÖKÜŞÜN ÖYKÜSÜ Stefan Zweig

Yayın Evi: İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 48

Bir kitapsever için Modern Klasikler Dizisi'nin artistik kapaklarına kayıtsız kalabilmek hakikaten zor. Özellikle Stefan Zweig'in birer hikayelik, incecik olsa da insana kitap bitirdiği hissini veren, en çok rağbet gören bu kitaplarının kapak tasarımları çok hoş.

Bir Çöküşün Öyküsü, Fransız sarayında saygın bir konumda iken, yaptığı bir hata sonucu gözden düşerek taşraya sürülen Madam de Prie'nin gerçek yaşamına dayanıyor. Evinde eğlenceler düzenleyerek eski şaşaalı günlerini yeniden yaşatmaya çalışırken, bir yandan da tek hayat gayesi sarayda çevirdiği entrikalara devam etmek olduğu için geri dönmeye çabalamaktadır. Bu amacına ulaşabilmek uğruna hatırlı tanıdıklarından yardım dilenen kadın, Paris'le tüm bağlantılarının tek tek koptuğunu anladığında içine düştüğü bunalım onu mantıksız düşüncelere sürükleyecektir.. 

Stefan Zweig, idraki yüksek bir adam ve tartışmasız çok güçlü bir kalemi var. Bu sebeple onun hikayelerini okumak daima edebi bir memnuniyet duygusu veriyor. 

Sessizlik bütün odalarda, burada kimsenin bulunmadığı tüm o yıllar boyunca tombullaşmış, vahşi bir hayvan gibi pusu kurmuş bekliyordu, kadın sessizliğin kendisini de yutabileceğinden korktu. Döşemenin tahtaları inledi, kitaplar ciltlerine dokunur dokunmaz çatırdadı. [sf 9]

Tek bir insanın diğeri için neler ifade edeceğini hiç bilmemişti,çünkü hiç yalnız kalmamıştı. [sf 13]

Odaya yavaş yavaş akşam doldu, ama o akşamı hissetmedi. Çünkü akşam ağırdan alır. Öğle zamanı gibi küstahça pencereden içeri bakmaz, duvarlardan karanlık sular gibi fışkırır, tavanı boşluğa doğru kaldırır, her şeyi yavaş yavaş alıp sessiz sularının içine karıştırır.  [sf 26]

Yazgısı, önemsiz olayların tozuyla dumanının altında kalmıştı. Çünkü insanlık tarihi davetsiz misafirleri sevmezdi. [sf 48]


23 Ağustos 2018 Perşembe

KALP AĞRISI Halide Edip Adıvar

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 300

İtiraf etmeli ki daha önce Halide Edib Adıvar'ın sadece Handan romanını okumuştum. Edebiyat derslerinden kitap isimlerini, konularını genel olarak bilsem de Handan'ı okuduğum ilk gençlik çağında biraz sıkıcı bulduğum için diğerlerine heves etmemiştim sanırım. Geçen sene tesadüfen Ateşten Gömlek geçti elime, birkaç sayfasına göz attım, okuduğum kadarını çok beğendim ama kitap sahibine geri verileceği için devam etme fırsatım olmadı. Sonra radyo tiyatrosu olarak Handan'ı dinledim, hatırladım, ardından da Kalp Ağrısı'na dair birkaç alıntı ile karşılaşınca önce bu kitabı okumalıyım dedim.

Görmüş geçirmiş, varlıklı bir doktorun kızı; güzel, güçlü bir karaktere sahip Zeyno, kendinden birkaç yaş küçük, narin arkadaşı Azize, Zeyno'nun nişanlısı doktor Saffet ve Azize'nin kuzeni zabit Hasan romanın dört başkişisini oluşturuyor. 

Kalp Ağrısı, tam bir klasik Türk romanı. Zeyno'nun kırmızı odadan çıktığı sabaha kadar olan kısım son derece dokunaklı ve güzeldi. Sonrasında ise yine aynı güzel Türkçe ile devam ediyor olsa da olaylar biraz çığrından çıkarak ilerlediği için bir okuyucu olarak ortasından itibaren aynı keyfi aldığımı söyleyemiyorum.

Şahane olan şeylerden biri de elbette romanın geçtiği döneme ait İstanbul tasvirleriydi. Bir sayfiye yeri olarak birkaç saatlik seyahatle gidilen ve boş ovalar, avlık araziler olarak tasvir edilen Yeşilköy, Erenköy gibi bugün çok farklı gördüğümüz semtler, Boğaziçi'ne dair cümleler de yine okurken insanı mest ediyor.

Halide Edib Adıvar'ın tüm kitaplarını okumak niyetindeyim ama bilmiyorum ne zaman nasip olur.   



Yeşil, büyük abajurun altında eşya tatlı, koyu bir sükûn içinde dinleniyor gibi görünüyor;
hattâ köşede sobaya yüzünü çevirmiş, geniş koltuğuna uzanmış olan baş da biraz uzun
beyaz saçlarıyla uyuyor hissini veriyordu. [sf 13]   


Boğaziçi’nin eflâtunlaşan, nazikleşen pembe, mavi, ince sis renklerine bakıyordum [sf 30]

Yalnız kendi ruhumda kilitleyeceğim bu gece, bir ateş damlası gibi kalbime damladı. Oradan yalnız damarlarımı, vücudumu değil, dimağımı, canımı, maddî ve manevî bütün zerrelerimi saracak, için için yakacak. Yavaş yavaş perdenin ucunu kaldırdım, azgın suların karanlıkta beyaz köpükleriyle pencerelere kadar püsküren, vuran muazzam dalgalarına bakıyorum. [sf 139]

Ben rıhtımdan giderken akşamki çılgın deniz uyumuştu, başımı kaldırdım. Azize’nin odasına baktım. Yeşil abajurun altında ölmüş gibi yemyeşil küçük yüzüyle uyuduğu geceyi düşündüm. Artık bir iki saat sonra o çürümüş, ölüm maskesini giymiş olan küçük kız yüzü hayatın nefesiyle dirilecek, pembeleşecek, yaşayacaktı. Ben ona hayat hissemi vermiştim. [sf 146]

Şimdi yirmi dört saat oluyor. Ben gelince yatağa girdim, Saffet’e beni yalnız bırakmasını rica ettim. Yirmi dört saat gözlerim ölü gibi kapalı, yanaklarımdan yaşlar durmadan aktı. Artık kalbimi ağladım, aşkımı ağladım. Demek hepsi, bunlar bir avuç tuzlu sudan ibaretmiş. Gözyaşlarını eskiler niçin şişelere koyup ebediyen sevgililerinin mezarında saklarlarmış, anladım. [sf 155]

'Belki, Zeyno. Kalbin bir köşesinde biraz gölge yahut güneşe, gündelik ziyanın dışında bir şeye insanın ihtiyacı var, Zeyno. İnsan gençliğinde kalbine ne kadar çok his ve hatıra biriktirirse o kadar geç ihtiyar olur. İnsana ekmekten, sudan fazla his lâzım, yavrum.
'Nasıl, hatıralarının acılığı erimiş olduğu belli, baba. Ben bu kadar pahalı hatıra, bu kadar acı duygu istemiyorum.'
Zeyno’nun kirpiklerinin arasında babasının görmezliğe geldiği yaş parıltıları vardı, yanakları daha ince, çenesi daha sivri, ince kıvrıntılı dudakları, kalbi acıtan bir kuruluk, bir acılıkla kısılmış görünüyordu. Zeyno’nun biraz alaycı, biraz tatlı güzelliği üzerinde bir yas havası esmiş, vaktinden evvel kurutmuş, soldurmuştu. [sf 194] 


Erenköy ovasının sahilde uzanan boş büyüklüğünde garip bir sis, ayın ve yıldızların aksiyle titriyor gibiydi. Akşam günün muhteşem renklerini tutmuştu, bu yarı aydınlık gecede, siyahımtrak bir mavinin bütün değişik şekilleri kucakladığı bu bahçede insanın içini bayıltan hanımeli, gül ve salkım kokuları bin bir ot kokusuna karışıyordu.
Yavaş yavaş gözlerimi kapadım, tabiatı kokluyor, uzak suları, sakin yaprakların seslerini, esmer ve mavi renklerle koyulaşan havadaki garip ve gizli titreyişleri dinliyordum. [sf 211]

22 Ağustos 2018 Çarşamba

CİNAYET RANDEVUSU Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 214

Altın Kitaplar, ufak kafa karışıklıklarıyla da olsa Agatha Christie'nin Türkçe'de bulunmayan roman ve hikayelerini tamamlamaya devam ediyor. Cinayet Randevusu da orijinali 'Problem At Pollensa Bay' adıyla basılmış ve içerisindeki çoğu hikayelerin daha önce Türkçe'ye çevrilmemiş olduğu bir öykü derlemesi.

Agatha Christie'nin toplamda 153 hikayesi olsa da aynı hikayeler farklı derlemelerde mükerrer olarak yer aldığı için her ismi değişik Christie derlemesi içeriğindeki hikayelerin daha önce Türkçe'ye hiç çevrilmediği anlamına gelmiyor. Bu konuda net bir liste hazırlayıp Agatha Christie Hikaye Odası'na eklemiştim daha önce. Yeni kitaplar çıktıkça oraya bakıp bilgi alıyorum ve gerekirse güncelliyorum. :)

Cinayet Randevusu kitabında bulunan İkinci Gong ve Sarı İris (Sarı Süsen) hikayeleri daha önce Noel Kekinin Gizemi kitabında yayınlanmıştı. İkinci Gong aynı zamanda birkaç gün öncesine kadar sadece eski bir baskısı bulunan Beklemeyen Şahit kitabında da mevcuttu. (Beklenmeyen Şahit ve Diğer Hikayeler yeniden çevrilerek basıldı ama kitabı henüz inceleme fırsatım olmadı.) Manolyalar Açarken hikayesi de Manolya ismi ile yine eski bir basım olan Kırmızı İşaret kitabında bulunuyordu.

Pollensa Koyundaki Sorun

Bir Parker Pyne hikayesi. Majorca Adası'na tatile gelen Pyne, kaldığı otelde oğlunun kız arkadaşıyla sorunlar yaşan bir İngiliz kadına yardım eder.

Hiç kimsenin yaşamını kendisi dışında biri mahvedemez. [sf 16]

*İkinci Gong

*Sarı İris 

Harlequin Çay Takımı ♥


Bay Satterthwaite uzun zamandır görmediği bir ahbabının taşradaki evine çay saatine davetlidir. Yolda arabası sorun çıkarınca tamir olana kadar yakındaki bir kafeye girerek beklemeye karar verir. Kafede eski dostu, gizemli Bay Quin'le karşılaştığında yakın geleceğin bazı tuhaf olaylara gebe olduğunu hisseder..

Porselenlerin renklerini parlatan güneş, kilise pencerelerini andıran vitray desenli renkli bir pencereden geçerek loş kafeyi ve bir masada tuhaf bir şekilde arkası dönük oturan bir adamın sırtını aydınlatıyordu. Adamın koyu siyah silueti pencereden yansıyan ışıkla gökkuşağının renkleriyle bezenmişti. Kırmızı, mavi ve sarı. BaySattertwaite birden karşısında gördüğünün bulmayı umut ettiği şey olduğunu anladı. [sf 91]

Çay bahçede çimenlerin üzerinde hazırlanmıştı. Misafir odasının yere kadar uzanan camlı pencerelerinden çıklan geniş merdivenlerin bir yanında büyük bir kızıl kayın ağacı, diğer yanındaysa Lübnan'a ait tipik bir sedir ağacı vardı. Ağaçlar bahçede hazırlanan çay sofrasının gerisinde güzel bir görüntü oluşturuyorlardı. İki boyalı ve oymalı beyaz masa, çeşitli bahçe sandalyesi ve koltukları vardı. Dik sandalye ve koltuklara rengarenk minderler konulmuştu. Şezlong tipi olanlarsa rahatça oturup arkanıza yaslanıp ayağınızı uzatabileceğiniz ve hatta istiyorsanız uyuyabileceğiniz kadar rahat ve konforluydu. Bazılarının üzerinde güneşten korunmak için tenteler bile vardı.

Çok güzel bir akşamüzeriydi. Çimenler hoş bir yeşillikteydi. Kızıl kayın ağacının yapraklarının arasından süzülen güneş, sedir ağacının muhteşem görkemiyle pembe-altın rengi gökyüzünde belirmesini sağlıyordu. [sf 105]


Yat Yarışının Gizemi

Asıl adı The Regatta Mystery olan bu hikayenin başkişilerinden biri olan Bay Pointz ve yatında beraber seyahat ettiği arkadaşlarının yat yarışlarını izleyip limandaki panayıra gelmelerinden başka yarışla bir alakası yok. Akşam yemeğinde gösteriş yapılmak üzere ortaya çıkarılan bir elmas kaybolur ve Parker Pyne'a gizemi çözmesi için başvurulur.

Aşk Dedektifleri

Eski bir arkadaşı olan polis şefi Albay Melrose ile sohbet eden Bay Satterthwaite, aniden gelen bir telefon üzerine onunla birlikte cinayet mahalline gider. Yolda arabaları kaza yapar ve Bay Quin'le karşılaşırlar, onlara katılır.

Sir James Dwighton, başına ağır bir cisim vurularak öldürülmüştür. Karısı cinayeti işlediğini söylerken, karısının sevgilisi de onun kendisini korumak için itirafta bulunduğunu iddia eder. Ardından iki gencin de yalan söylediği, cinayeti uşağın işlemiş olabileceği düşünülür, olaylar iyice sarpa sarmadan Bay Quin'in sözleri işin gizemini aydınlatmalarına yardımcı olacaktır..
 
Köpeğin Ardından ♥

Kocasını kaybetmiş, beş parasız genç bir kadın olan Joyce köpeği ile beraber bir pansiyonda kalmakta ve çaresizce iş aramaktadır. Terry'i yanında götüremeyeceği bütün iş fırsatlarını reddetmek zorunda kalır. oSon çare olarak, kendisine evlenme teklif eden zengin, kaba bir adamı kabul etmek üzereyken hiç beklemediği bir şey olur.

'Ah!' Bay Allaby başka bir şey söylemedi ama Joyce için bu 'Ah!' duyduğu en rahatlatıcı ve samimi teselliydi. Bu tek bir sözcüğün içinde dile dökülemeyen her şey vardı. [sf 191]

*Manolyalar Açarken 

21 Ağustos 2018 Salı

IKIGAI JAPONLARIN UZUN VE MUTLU YAŞAM SIRRI Héctor García & Francesc Miralles

Yayın Evi: İndigo Kitap
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 171

'Mutlululuğun sırrı'nı verdiğini iddia eden kitaplar bir dönemin kişisel gelişim kitaplarına muadil, kitabevlerinde pıtrak gibi çoğalıyor. Biraz merak, biraz da bu güzelim kapağa kayıtsız kalamama haliyle Ikigai, alıp okuduğum kitaplardan biriydi.

Telaşa kapılmadan, güçlü bir hayat gayesine sahip olmak ve tutkularının peşinden giderek yaşamak, küçük şeylerden zevk almak, boş zamanlarını kişisel gelişimle değerlendirmek v.b. klasik alt başlıkları bulunan kitap, buna biraz Japon beslenme alışkanlıkları, egzersizleri, dünyanın en uzun ömürlü insanlarından öğütler gibi bölümler eklenmesiyle tamamlanıyor.

Ikigai'de Studio Ghibli'den bahsedilen bölüm ve bir porselen sanatçısına dair anlattıklarının hoşuma gittiğini hatırlıyorum. Bunlar haricinde benzeri kitaplardan bir farkı yok benim için.

20 Ağustos 2018 Pazartesi

MADAM ARTHUR BEY VE HAYATINDAKİ HERŞEY Mine Söğüt

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 164

Mine Söğüt'ün okuduğum ilk kitabı. Kör Baykuş'un hemen ardından okuyunca açıkçası iki kasvetli kitap üstüste pek iyi gelmedi ama yine de ilginç bir roman olduğunu söyleyebilirim. Yazara daha çok vakıf okurlar Deli Kadın Hikayeleri ve Beş Sevim Apartmanı'nın bu kitaptan daha iyi olduğunu ifade ediyorlar ki bu iki kitabı da sırası geldiğinde okumak niyetindeyim.

Ve elleri birbirine değdiğinde, yeryüzünde bir bütünün birbirinden uzak ne kadar parçası varsa, onlar da birbirine değdiler. [sf 39]

Yokun yok olması için hiç olmaması gerekir, eğer bir şeyin yokluğunu düşünmeye başlamışsanız o artık vardır. [sf 48]

Her gerçek her zihinde yeni bir gerçekliğe bürünür. Kimse kimsenin hikayesini anlatamaz. Herkes herkesin hikayesini yeniden yazar. Anılar izafi. Tıpkı zaman gibi. Biz nasıl yaşarsak anılarımızda öyle oluşur. Tüm huylarımız bulaşır anılara. Tüm hayallerimiz ve beklentilerimiz. Kinimiz biçimlendirir onları. Öfkemiz kabartır. Kendimize güvensizliğimiz yontar sonra. Kötücül ne varsa bünyemizde, hafızamıza sirayet eder. O yüzden kimse kimsenin, gerçek hikayesini anlatamaz. Herkes herkese yeniden, yeniden, yeniden gerçekler yazar. [sf 74]
Olcayto bir fotoğraf olup albümün içine girmek istiyor. Bir şeyi anlamaya çalışırken ona dönüşebilir insan. Tıpkı nefret ettiği veya çok sevdiği şeye de dönüşebileceği gibi. İnsanın dnüşebilirliği tehlikelidir, çünkü bunu kontrol edemez. Bu dönmedolap istekle değil olabilirliklerle döner. [sf 98]

Hiçbir şeyi sonsuza kadar saklayamazsınız. Saklamak ancak bir süre gerçeği hapsedebilir. Saklamanın da bir başı ve sonu vardır. Saklananın saklanmadan önceki son anı ve bulunduktan sonraki ilk anı birbirine kimi zaman kalın bir halatla, kimi zaman da incecik bir pamuk ipliğiyle bağlıdır. [sf]

Ah hikayeler! Ne çok kapısı var hikayelerin. Herhangi birinden girip bir diğerinden çıkmak bile muhteşem. [sf]

19 Ağustos 2018 Pazar

DEĞİŞEN DÜNYADA BİR SANATÇI Kazuo Ishiguro

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 162

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından değişen Japon coğrafyasında yaşlı bir ressam; Masuji Ono, eşini kaybetmiş, küçük kızı Noriko'yla birlikte yaşamaktadır. Büyük kızı ve torunu da zaman zaman onları ziyarete gelir. Ono'nun geçmişine dair bazı olaylar Noriko'nun geleneksel evlilik görüşmeleri esnasında aileye hatırlatılır ve bazı pürüzler çıkar. Bir zamanlar saygın ve şöhretli bir meslek hayatı sürmüş olan yaşlı adam, geriye dönüp bakar ve neler olduğunu yavaş yavaş bize anlatmaya başlar...

Kazuo Ishiguro bir röportajında Uzak Tepeler ve Günden Kalanlar romanlarıyla beraber Değişen Dünyada Bir Sanatçı'yı da kastederek 'Aynı romanı 3 kez yazdım.' diyor. Bu kitapların ortak özelliği; geçmişte değer verdiği şeylerle şimdiki zamanda yüzleşmek durumunda kalan üç ana karaktere sahip olmaları.

Uzak Tepeler hayli güzeldi, Günden Kalanlar'ı ise henüz okumadım fakat yazarın tüm kitaplarını okumak gibi bir niyetim olduğu için ilk sırada bu kitabın bulunduğunu söyleyebilirim. 

Ishiguro'nun romanlarındaki dinginliği ve iddiadan, didaktik tavırlardan uzak anlatımı okumayı seviyorum. Değişen Dünyada Bir Sanatçı da yine böyle, beğenerek bitirdiğim bir kitaptı.

İnsan gençken birçok şey ona sıkıcı ve cansız gelir. Ama yaşı ilerledikçe asıl önemli şeylerin bunlar olduğunu anlar. [sf 41]

Meşruiyetinden kuşku duyduğun bir dünyanın güzelliğini takdir etmek zor. [sf 119]

18 Ağustos 2018 Cumartesi

KÖR BAYKUŞ Sadık Hidayet

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 88

Kör Baykuş'u dilimize çeviren Behçet Necatigil, önsözde kitabı; 'afyon tiryakisi bir ruh hastasının, güzellik ve dürüstlüğü aradığı yolda yenik düşerek kendini şeytana teslim edişini anlatan bir eser' olarak tanımlıyor.

Sadık Hidayet'in bu kısa romanını okumak, zifiri karanlık bir koridorda, ürpertici sesler duyarak, kulağına buz gibi nefesler üflenerek, istemeden de olsa merak ederek ilerlemek gibi. O derece kasvetli bir havası var ki devam etmeye tahammül edebilmek için tek sığınma noktası edebi dilinin güzelliği oluyor. Anlattığı tekinsiz, korkunç hikayeyi öyle bir hale bürümüş, öylesine ahenkli bir şekilde kurgulamış ki bu kadar dile düşmesinin sebebini de anlıyorsunuz.

İçimde ilk görüşten kalma, âşinâ bir duygu: Ben onu tanıyorum. İki sevdalı hep aynı hisse kapılmazlar mı, birbirlerine önceden rastladıkları, aralarında esrarlı bağlar olduğu duygusuna kapılmazlar mı? [sf 20]

Son defa, her akşamki gibi dolaşmaya çıktığımda hava kapalıydı, yağmur yağıyordu, çevreyi yoğun bir sis kaplamıştı. Renklerin şiddetini, eşyalardaki kenar çizgilerinin şirretliğini hafifleten bu ıslak havada bir ferahlık, bir huzur hissettim. Yağmur, karanlık düşüncelerimi yıkamıştı sanki. [sf 22]

 Parmak uçlarına basa basa çekilip gidiyordu gece. Sanki yorgunluk çıkarmıştı, kanaatkardı, bu kadarı yeterdi ona. Uzak, hafif sesler duyuluyordu. Bir göçmen kuş, rüya görüyordu belki, belki bitkiler büyüyordu. Solgun yıldızlar, bulut kümeleri gerisinde kayboluyorlardı. Yüzümde sabahın yumuşak soluğunu hissediyordum ve horoz sesleri yükseldi uzaktan. [sf 27]

Yolun çevresini yoğun sis kaplamıştı, cenaze arabası tepeleri, düzlükleri, dere yataklarını acayip bir sürat ve rahatlıkla geçiyordu. Çevremde ne rüyada, ne uyanık hiç görmediğim bir panorama açılıyor,
genişliyordu: Yolun iki yanında çentikli tepeler, acayip bodur ve ilençli ağaçlar; aralarından bakan kül rengi, üç köşe, küp, prizma biçimi evler; evlerde küçük, karanlık, camsız pencereler görüyordum. Bu pencereler hezeyan halinde bir insanın perişan gözlerine benziyorlardı. Duvarlarda ne vardı ki, ta kalbine kadar üşütüyor, ürpertiyordu insanı. Bu evlerde hiçbir zaman hiçbir canlı oturmamıştı âdeta. [sf 29]


Dünya, ıssız yaslı bir ev gibi görünüyordu gözüme ve ben bağrımda bir acı duyuyordum. [sf 51]

17 Ağustos 2018 Cuma

CEMİLE Cengiz Aytmatov

Yayın Evi: Ötüken Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 80

Cengiz Aytmatov'un ilk eserlerinden, incecik bir kitap; Cemile. Yazarın güzelim tasvirleriyle dokuduğu, yalın ve hüzünlü bir hikaye. Anlattığı olaylara etik ve gerçekçi bir açıyla bakarsanız farklı, edebi yazının lezzetine vararak anlatının duygusallığına kapılırsanız başka şekilde okumanız mümkün.

Rüzgâr boz­kır­dan çi­çek­len­miş pe­lin­le­rin kek­rem­si ko­ku­su­nu, çok az du­yu­lan ol­gun ar­pa ko­ku­su­nu ge­ti­ri­yor, bü­tün bun­lar ter­le­yen at­la­rın ko­şum ko­ku­la­rı­na, ko­şum­la­rın kat­ran ko­ku­su­na ka­rı­şa­rak in­sa­nın ha­fif­çe ba­şı­nı dön­dü­rü­yor­du.   

Bir yan­da, yo­lun üst ta­ra­fın­da, ya­ban­gül­le­ri­nin kap­la­dı­ğı ka­ya­lık­lı ya­maç­lar yük­se­li­yor­du. Öbür ta­raf­ta, aşa­ğı­lar­da, sö­ğüt ve kü­çük ya­banî ka­vak kü­me­le­ri­nin ara­sın­da, Kur­kur­cu ça­yı ça­ğıl­dı­yor­du hiç bık­ma­dan. Ba­zen, ge­ri­ler­de bir yer­den, köp­rü­den iki ta­ra­fa ge­çen tren­le­rin uğul­tu­la­rı du­yu­lu­yor­du. Tren­ler uzak­la­şır­ken, de­mir te­ker­lek­le­rin di­lin­ce söy­le­nen güf­te­le­ri de uzun sü­re peş­le­rin­den sü­rük­lü­yor­du. [sf 45]

Çok ge­niş bir hül­ya akı­mı, ha­sat za­ma­nı­nı bek­le­yen ol­gun, gö­ğün ma­vi­si­ne bü­rün­müş buğ­day­la­rı dal­ga­lan­dı­rı­yor, şa­fak ön­ce­si­nin ışık le­ke­le­ri tar­la­la­rı ko­şa­rak ge­çi­yor­du. De­ğir­men ya­nın­da yaş­lı, sık sö­ğüt­ler yap­rak­la­rı­nı hı­şır­da­tı­yor, de­re­nin öte­sin­de­ki ça­dır­la­rın ateş­le­ri sö­nü­yor, ne ol­du­ğu­nu an­la­ya­ma­dı­ğım göl­ge gi­bi bir­şey, ba­zen bah­çe­ler ara­sın­da kay­bo­la­rak, ba­zen ye­ni­den gö­rü­ne­rek kar­şı kı­yı­ya, köy­den ya­na, ses­siz­ce sıç­ra­yıp gi­di­yor­du. Rüzgâr ora­lar­dan el­ma ko­ku­la­rı­nı, çi­çek­len­miş mı­sır­la­rın ye­ni sa­ğıl­mış süt gi­bi sı­cak öz­le­ri­nin, bal­la­rı­nın ko­ku­su­nu ve ku­ru­muş güb­re­le­rin ılık ne­fes­le­ri­ni ge­ti­ri­yor­du. [sf 50] 

Ağzımızı açıp tek kelime konuşmadık. Hem konuşmaya ne gerek vardı? İnsan her şeyi anlatamaz. Zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez. [sf 51]

Tekerlek izlerini sular doldurmuştu. Nane kokusu sarmıştı ortalığı. Koşuyordum, yurdumun, toprağımın üstünde koşuyordum, tepemde kırlangıçlar yarışıyordu ah! O sabah güneşinin, dumanlı dağların, kırağıyla ıslanmış yoncaların resmini yapabilseydim bulsaydım da arkın kenarında büyümüş o yalnız ayçiçeğinin resmini yapabilseydim. [sf 63]

Yağmur yağıyor ben samanların içine gömülmüş yatıyor ve elimin altında kalbimin heyecanla çarptığını duyuyordum. Mutluydum. Bir hastalıktan sonra ilk defa güneşe çıkmış gibi bir duygu vardı içimde. [sf 72]