22 Ekim 2020 Perşembe

CAM KAPININ ARDI Natsume Sōseki

Yayın Evi: Africano Kitap
Basım Yılı: 2020
Sayfa Sayısı: 144

Her nedense yazarı da, sürekli karşıma çıkan romanının baş karakteri Sanşiro'yu da kadın zannediyordum. Belki o kitabın kapağında bir Japon kadın çizimi olduğu için böyle bir vehme kapılmış olabilirim. Cam Kapının Ardı'nın arka kapak yazısını okuduğumda hemen başlamak istedim ve okunacaklar arasında Sanşiro olmasına rağmen aldırmayıp bu kitabı bitirdim öncelikle. 

Kitap Natsume Sōseki'nin 49 senelik ömrünün son zamanlarda bir gazete için yazdığı, tefrika olarak yayınlanan deneme yazılarından oluşuyor. Uzun zaman boyunca, aralıklarla nükseden hastalığı sonrası bir nekahat döneminde çalışma odasının bahçeye açılan camlı kapılarının arkasında oturup yazdığı, öğrencilerine, söyleşilerine, hayatının gündelik küçük detaylarına veya geçmişe dair sayıklamalarına yer verdiği kısa yazılar. 

Açıkçası arka kapak yazısının güzelliğini bütün kitap boyunca aradım ve artık herhalde bu kitaptan iktibas etmemişler diyecektim ki son yazının son cümleleriymiş meğer. Daha zarif bir anlatım, daha derin cümleler bekliyormuşum demek ki, biraz şaşırdığımı söylemeliyim yine de keyifle okuduğum bir kitaptı. 

Geceler var
Puslu mehtabın ışıttığı
Istırap dolu düşlere benzer [sf 7]

Çocukluğumda gittiğim bu hikaye salonu, kendi zamanına göre oldukça ince bir zevkle tasarlanmış olmasının yanı sıra, seyircilerine de o inceliği iliklerine kadar hissetme imkânı sunuyordu. Sahnenin sağında, devamlı müşteriler için ayrılmış iki tane kafesli bölüm vardı. Sahnenin hemen ardında ise açık bir veranda yükselir, onun arkası da bir bahçeye açılırdı. Bahçedeki kuyunun üzerine eğilmiş yaşlı erik ağacının dalları ile sonsuzluğa uzanırmışçasına selam veren mavi gökyüzünün eşsiz manzarası, izleyicileri adeta büyülerdi. Bahçenin doğu tarafında ise bir köşk görünürdü. (...) Havanın güzel olduğu kimi zamanlarda bahçedeki erik ağacının dallarına bülbüllerin konup şakıdığını görürdüm. [sf 130-131]

Onu beklerken elimdeki yazıyı bari bitireyim diye masamı verandaya çıkardım. Ilık sabah güneşinin altında sırtımı korkuluklara verip çenemi de ellerime dayadım. Kımıldamadan, öylece, zihnimin istediği gibi oyunlar oynamasına izin verdim. Tembellik yapıyordum ve bundan inanılmaz bir keyif alıyordum.
Hafif bir esinti, saksıdaki orkidenin uzun yapraklarını ara ara sallıyor, bahçedeki ağacın dallarına konan bülbüller, sözlerini anlayamadığım türküler söylüyorlardı. Cam kapının ardında otururken hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bu kışın artık yavaş yavaş vedaya hazırlandığını, baharın ise gelmek için sabırsızlandığını hissediyordum. [sf 142-143]

1 Ekim 2020 Perşembe

SARI DUVAR KAĞIDI Charlotte Perkins Gilman

Yayın Evi: Tudem Delidolu Kitap
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 46

Sarı Duvar Kağıdı hikayesinin bu ciltli, illüstrasyonlu baskısı sevgili Eren yazdığından beri aklımdaydı ama sanırım baskısı yoktu epeydir, geçtiğimiz günlerde bulunca alıp okudum. 

Yazarın otobiyografik öğeler de taşıyan, gizemli hikayesinde  yaz mevsimi için taşrada büyük bir ev kiralayan bir çift var. Doktor olan adam, yörenin sakinliğinin karısının hezeyanlarına fayda sağlayacağını düşünüyor ve kızkardeşini de ev düzeniyle ilgilenmesi için yanlarına alarak eve yerleşiyorlar. Fakat en üst katta kaldıkları odaya kaplanmış, yer yer parçalanmış ve dökülmüş, rutubet lekeleriyle dolu sarı duvar kağıdı ilk gördüğü andan itibaren kadının sinirlerine dokunuyor ve kağıdın desenlerinde yaşayan, canlı bir şeyler olduğuna inanmaya başlıyor..

Charlotte Perkins Gilman'ın kısa ama etkili, ürpertici hikayesini ve Maria Brzozowska'nın naif çizimlerini çok beğendim, hatta Delidolu Kitap'ın ciltli-resimli hikayelerinde başka neler var diye merak ettim. 



12 Eylül 2020 Cumartesi

GUREBAHANE-İ LAKLAKAN Ahmet Haşim


Basım Yılı: 2020 
Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 
Sayfa Sayısı: 84

İş Bankası'nın özenli kapaklarıyla bastığı bu Türk Edebiyâtı Klasikleri'ne kayıtsız kalmak zor. Öte yandan yazarların günümüzde sıklıkla kullanılmayan, belki genç okuyucunun aşina olmayabileceği bazı kelimelerine sayfa altlarında minik bir sözlük yapmak yerine o güzelim ifadeleri değiştirmiş olmaları da hiç hoşuma gitmiyor. Sanki tercüme edilmiş bir kitap okuyor hissi uyandırdığını söyleyebilirim. 

'Nihayet' yerine 'son', 'ziya' yerine 'ışık' yazınca anlaşılırlığı kaç zerre artıyor merak ediyorum! Kim saklı tutulmanın ne demek olduğunu bilmez de korunma deyince 'aydınlanır' ki? 

Bu kitaplar yazarla yeni tanışacak kişiler için bir başlangıç olabilir belki ama Haşim'in kendi sesine, nesrini okurken bile geriden duyulan o harikulâde şiirine yazık etmemek için tam metin baskılarını da bulmak, mutlaka okumak gerek. 

Milli şuurun uyandırdığı iç kuvvetler henüz büyük felaketlerin çekiciyle dövülmemiş, bugünkü olgunluğunu bulmamıştı. Bu kuvvetler havai fişekler şeklinde, hayatın gecesinde renkli ateşlerden akan nakışlar çizdikten sonra dağılıp gidiyordu.. [sf 1]

Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat tarzına göre de "saat"lerimiz ve "gün"lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında korunan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki seyriyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan yaklaşık bir doğrulukla haberdar ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler orada açan, kah sağa kah sola eğilen güneşten rengârenk çiçeklerdi. Yabancı saati düşkünlüğünden evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, büyük bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik "gün" tanınmazdı. Işıkta başlayıp ışıkta biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman'ın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin olaylarını bu saatlerle ölçtüler.

(...) Unutulan eski saatler içinde eksikliği en çok hasretle hatırlanan saat akşamın on ikisidir. Artık "on iki" solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin Müslümanlara seslendiği, sokakların lâcivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o dokunaklı ve titrek saat değildir. Akşam anlayışından koparak, kâh öğlenin sıcaklığında ve kâh gece yarılarının karanlığında varsayılan bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, Müslüman akşamının mahzun ve şaşaalı dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı "gün"ün getirdiği geçim şekli de bizi tan âleminden uzak bıraktı. Başka memleketlerde, tan vaktini yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle mustariplerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için tan vaktinin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ışıktır. Hâlbuki tan vakti, Müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi tan vaktinin en güzel görünümlerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilahi manayı veren o hayret verici mimariyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, tan vaktinden itibaren semavi bir altın ve semavi bir çini ile kaplanır ve İslam ustalarının tamamlanmamış eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mabetler içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir. [sf 11-12]

O gün anladım ki kibar İngilizlerin, yeni terziden gelen elbiselerini uşaklarına giydirip eskitmesen kullanmamakta hakları varmış; meğer fazla süs, zenginliğe değil fukaralığa delalet edermiş. Şimdi pahalı kürklere sarılmış kadınlar ve göz kamaştırıcı kıyafette erkekler gördükçe, her tarafından iğrenç paçavralar sarkan bir dilenciye acır gibi acımak gerektiğini zannediyorum. [sf 80]






16 Ağustos 2020 Pazar

TATLI ÖLÜM Marion Chesney Beaton

Yayın Evi: Nemesis Kitap
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 228

İngiliz kır polisiyesi vâdeden, baş karakterinin adı da Agatha olan bu kitaptan biraz okuduğumda o kadar sıkıldım ki, öylesine atlayarak ilerleyip sona varmaya karar vermiştim. Fakat ortalarına geldiğimde -yine pek matah bir hali olmasa da- herhalde Agatha Raisin'in itici, kokoş, plaza kadını havalarının biraz değişmesiyle daha okunabilir bir kıvam aldığını farkettim, hikaye ivme kazandı ve o hızla da bitti zaten.

Agatha Raisin, hırslı, reklam işinde başarılı, orta yaşlı bir kadın. Hayatının temposundan sıkılıp şirketini devrediyor ve Carsely adında bir köye yerleşiyor. Issız taşrada yalnızlığını kırmak için bir şeyler yapması gerektiğini anladığında köydekilerin gözüne girmek için geleneksel kiş yarışmasına katılmaya karar veriyor. Londra'da iyi bir dükkandan alıp getirdiği ıspanaklı kişi yiyen jüri Bay Cummings-Browne öldüğünde yanlış bir şekilde istediği üne kavuşan Agatha, kaza sonucu gibi görünse de üzerine kalan bu ölümü araştırmaya başlıyor..

M.C. Beaton, Hamish Macbeth, Edwardian Murder gibi seri kitaplar yazmış ama en meşhur, eğlenceli polisiye serisi Agatha Raisin, 31 romandan oluşuyor. İlk kitabın sonuna doğru Agatha'ya ve Carsely'e alışmaya başlayınca acaba diğer kitapları daha iyi midir diye merak etmeye başladım ama Tatlı Ölüm ülkemizde -doğal olarak- pek de ilgi görmediği için diğer kitapların basımı yok, İngilizce düşünecek olsam da bu seriyi değil Flavia de Luce'u okurdum, çok daha şahane olurdu.

Kitapların Fransız ve İngiliz kapak tasarımlarından bazıları cidden harika, Türkçe'de de o halleriyle telifi alınmış olsa çok daha ilgi çekerlerdi diye düşünüyorum. Bu arada serinin tv dizisi çekilmiş, kitaba başlarken şöyle bir göz atmıştım, ışıl ışıl, yemyeşil, güzel kırsal görüntüleri vardı ama başroldeki kadın da kitaptakine tam uyduğundan o sırada izleyemedim. :)

Rahip evin alt katına inerken karısı kahve hazırlamak için mutfağa gitti. Agatha da etrafına bakınmaya başladı. Papaz evi cidden çok eski olmalı, diye düşündü. Pencere çerçeveleri ve kapılar eğimlenmiști. Burada kendi evindeki gibi halı döşeme yoktu ama eski ahşap zemin cilalanıp cam gibi yapılmıştı ve ortasında parlak renkli bir Iran halısı vardı. Küçük bir masanın üzerindeki kâseye çeşitli çiçek yaprakları doldurulmuştu. Bir başka masada bir vazo dolusu çiçek, pencerenin önündeyse saksılanmış sümbüller duruyordu. Agatha'nın üstünde oturduğu yıpranmış sandalyelerin minderleri kuş tüyündendi. Önündeki yeni görünen kahve sehpası şu Kendin Yap mağazalarından alınıp birleştirilmişti ve üstü dergiler ve gazetelerle doluydu. Bunların yanında bir de yeni başlanmış bir gergef işi duruyordu ve odayla bütünleşmişti. Tepesindeki alçak tavan yılların ve dumanın etkisiyle kararmıştı. Odadaki sümbül ve karışık çiçek yaprağı kokusuna lavanta ve odun ateşi kokusu eklenmişti. [sf 78]

  

30 Temmuz 2020 Perşembe

ÖLÜM OYUNU Agatha Christie



Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 1998
Sayfa Sayısı: 176

Ölüm Oyunu'nu okumayalı hayli zaman olmuş, çözümünü hatırlasam da diğer detayları zihnimde nispeten flulaşmış bir kitaptı. Linda'yı, üvey annesini ve ipuçlarını hatırlıyordum sadece.

Sahile bir köprü ile bağlı küçük bir adanın üzerine kurulmuş Korsan Roger Oteli'nin kumsallarından birinde işlenen cinayette, gözalıcı çekicilikte olan Arlena adındaki eski bir aktris öldürülür. Şüpheliler listesi kadının kocası, üvey kızı, erkek arkadaşı ve onun karısı başta olmak üzere uzayıp gitmektedir. O esnada otel müşterilerinden biri olan Hercule Poirot elbette olaya el koyacak ve çözüme ulaştıracaktır. 

Bu kitabın maalesef henüz tam baskısı yapılmadı, halen Gönül Suveren çevirisinden okuyoruz ama tabii onun da dili bir başka, tatlı, akıcı, okuması zevkli..

Ölüm Oyunu, Agatha Christie standartlarına göre orta karar, ne çok etkileyici, ne de bunaltan bir roman. Belki de tamamının yazlık bir mekanda geçmesi, o mevsimi seven biri için kitabı daha cazip kılabilir, bilemiyorum.

Poirot, 'Sizinki İngilizlere özgü bir çocukluk muydu?' dedi. 'Hem de nasıl! Hem de nasıl! Kırların ortasında eski bir ev.. atlar, köpekler.. yağmurda yürüyüşler.. şöminede yanan kütükler.. elma ağaçları.. parasızlık.. eski tüvit tayyörler.. her yıl düzeltilerek giyilen gece elbiseleri.. bakımsız bir bahçe.. sonbaharda açan kasımpatılar..' Poirot gülümsedi. 'O günlere dönmeyi mi istiyorsunuz?' Rosamund Darnley başını salladı. 'Bu mümkün değil ki..O günleri tekrar yaşamak isterdim ama.. başka şekilde..'[sf 20]

Yaşam önünde uzanıp gidiyordu. Arlena'nın varlığıyla zehirlediği karanlık günler. Linda zaman hakkındaki çocukça düşüncelerinden henüz kurtulamamıştı. Bir yıl, onun için yüzyıldan farksızdı. [sf 26]

Poirot mırıldandı. 'Rutubetli bir gündü. Rüzgar esti, yağmur yağdı. Sis çevreyi sardığı için burnumuzun ucunu bile göremedik. Ama bir de şimdi bakın. Sis dağıldı. Hava açtı. Gökte yıldızlar pırıl pırıl parlıyor.. Hayat da böyledir, madam..' [sf 42]


27 Temmuz 2020 Pazartesi

GÖKYÜZÜNDEN GELEN GRİ TÜY Dicle Keskinoğlu

Yayın Evi: İthaki Çocuk
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 40

'Durup ince şeyleri anlamaya vakti olmayanların' dünyasında oradan oraya süzülüp duran ve dokunduğu insanlara, hayvanlara veya şeylere ilham, yakınlık duygusu, neşeyle dolma, çekicilik gibi özellikler, haller getiren gri tüyün güzel hikayesi. 

Kurgudaki incelikli ve anlamlı akışa uygun, son derece şirin detaylarla bezeli, tatlı illüstrasyonlar yaparak kitabın diğer yarısını tamamlayan Nesibe Çelebi'nin çizimlerini de çok beğendiğimi söylemeliyim.

İthaki Yayınları'ndan zaten özensiz bir baskı beklenemez ama Gökyüzünden Gelen Gri Tüy, her yönüyle gerçekten sevilesi bir kitap olmuş.


26 Temmuz 2020 Pazar

SARMAŞIK GEZEGENİ Ayşe Sevim

Yayın Evi: Cezve Çocuk
Basım Yılı: 2020
Sayfa Sayısı: 29

İyi ve düzgün bir çocuk hikayesi kurgulamanın, büyüklerin okuyacağı dört başı mamur bir roman  yazmaktan çok daha zor olduğunu düşünüyorum. Zaten halihazırda çocuk kitapları okumaktan kaçınmayıp bilakis sevdiğimden, sevgili Ayşe Sevim'in Sarmaşık Gezegeni'ni o şirin kapağını görür görmez alıp okudum.

Zeytinyağı ile çalışan bir uzay gemisi yapmış Ninecik, yine bir gün araştırma yapmak için farklı bir gezegene gitmeye karar veriyor ve orada yaşadıkları da bu kitabın konusunu oluşturuyor. 

Kitabın hikayesi de çizimleri de çok tatlı gerçekten. İlham verici ve kültürel olarak besleyiciliğine özellikle gayret edilerek yazılmış olması ayrı bir kıymet katıyor. Gönül rahatlığıyla çocuklara verilebilecek, okunabilecek bir kitap olmuş.

27 Nisan 2020 Pazartesi

ŞAMPANYADAKİ ZEHİR Agatha Christie

Yayın Evi: Akba Yayınevi
Basım Yılı: 1964
Sayfa Sayısı: 239

İlk olarak Şampanyadaki Zehir adıyla, Gönül Suveren'in dramatik, etkileyici tercümesinden okuduğum kitapta eksiltilmiş sayfalar olduğunu farkedince Akba Polisiye Romanları Serisi’nden çıkan Nüveyre Gültekin çevirisini; Bir Kadeh Şampanya adıyla basılan kitabı almıştım. Bu çeviride, basıldığı dönem hasebiyle öyle güzel bir Türkçe, kuvvetli ve zarif, öyle güzel kelimeler kullanılmış ki adeta başka bir romanı okuyor gibi hissettim. Zaten ilk okuduğumdan bu yana o kadar uzun zaman olmuş ki katili de yanlış hatırlıyordum, ayrı bir heyecan verdi böylesi. 

Rosemary Barton, kendi doğumgünü partisinde kadehinde bulunan siyanürden zehirlenerek ölür. Son zamanlarda ağır bir hastalık da geçirmiş olan genç kadının depresyona girip intihar ettiği düşünülür fakat bu olaydan bir sene sonra kocası George, Rosemary'nin bir cinayete kurban gittiğine dair imzasız mektuplar almaya başlar. George, Rosemary'nın kızkardeşi Iris'in doğumgünü için küçük bir parti vererek, müteveffa karısının öldüğü o meş'um gecenin bir benzerini tertiplemeye karar verir..

Romanın merkezine Rosemary'nin hayatını yerleştirmiş gibi görünse de Agatha Christie’nin Sandra ve Stephen'ın ilişkisini daha büyük bir özen ve gerçekçilikle kurguladığını düşünüyorum. Rosemary'nin sinir bozucu halası Lucilla da keza öyle, gerçek hayatta çok net karşılık bulan biriydi. Albay Race'in vişne reçelinden isim bulma macerası, Little Prior'daki sayfiye evi, bir pars gibi çevik adımlarla danseden Anthony ve onun küçük sevgilisi, buzlar kraliçesi Iris..

Bir Kadeh Şampanya'dan bir dolu cümle yazdım aşağıya. Aslında bu alıntılar bir nev'i kitaptan aklımda kalan yerleri temsil ediyordu da diyebilirim. 

Nisan'ın bu son günlerinde Agatha Christie okumaya sevgili arkadaşım Deniz’le devam ediyoruz, instagramda #evdekalagathaoku etiketimizi kullanarak bize katılabilirsiniz.


Rosemary aptalın biri. Hep öyleydi zaten. Cennet kadar güzel ve tavşan kadar da ahmak. Erkeklerin hemen âşık olduğu ama sonunda terkettiği kadınlardan. Ama siz.. başkasınız. Bir insan size âşık olursa, sizden hiçbir zaman bıkmaz. [sf 46]

O akşam, Luxenburg gazinosunun pudra odasında Rosemary ne kadar da güzeldi! Beyaz kürk etolü omuzlarından aşağıya kaymıştı. Hastalıktan yeni kalkmış olmanın o solgun narinliği vardı üzerinde. Bu incelik ona bir masal prensesi güzelliği, elle dokununca dağılıverecekmiş hissini uyandıran bir peri füsunkârlığı veriyordu.. [sf 80]

Kötü hareketlerini maskelemek için güzel ve ulvi sebeplere dayanırlar insanlar, bilirsin. Merhametsiz olmak istedikleri vakit, 'dürüst davranmak zorundayım.' diyen insanlar vardır. Kendi kendilerine karşı o kadar riyakârdırlar ki, hayatlarının sonuna kadar her kötü hareketlerinin fedakârlık hislerinden sâdır olduğuna inanırlar. [sf 97]

'Rosemary'nin zamanında eve sık sık gelirdin.'
Anthony, 'O zaman durum başkaydı,' dedi.
Iris'in kalbine buzdan bir parmak dokundu sanki. 'Bugün buraya neden geldin? Bu taraflarda bir işin mi vardı?'
'Evet, çok önemli bir işim vardı. Yani sen, Iris. Sana bir soru sormak için geldim.'
O buzdan parmak kayboldu. Onun yerine Iris'in kalbi hızla çarpmaya başladı. 'Evet?'
Anthony onu süzüyordu. Bakışları ciddi, hatta sertti.
'Bana dürüst cevap ver, Iris. Sorum şu: Bana güveniyor musun?'
Iris şaşırdı. Daha başka bir soru beklemişti. Genç erkeklerin yüzyıllar boyunca kızlara sordukları o soruyu. [sf 103]

Sonra birdenbire yüzünün ifadesi değişti, ciddileşti. Iris'in yanındaki masada duran küçük vazoya bakıyordu. İçinde grimsi yeşil yapraklı, eflatun çiçekli bir dal vardı. Biberiyeydi bu. Ya da diğer adıyla -Rosemary-.
Anthony usulca, 'Bu mevsimde nasıl çiçek açmış bu?' dedi.
Iris, 'Sonbaharda hava ılık olduğu zaman,' diye cevap verdi, 'Bir iki çiçek açar..'
Anthony çiçeği alarak bir an yanağına dayadı. Gözlerini yarı kapamıştı. Şimdi Rosemary'nin altın saçlarını, daima gülen koyu mavi gözlerini ve ihtiraslı kırmızı dudaklarını görüyordu..
Adeta sohbet eder gibi: 'Artık aramızda değil..' diye mırıldandı.
'Kimden bahsediyorsun?'
'Kimden bahsettiğimi biliyorsun, sevgilim.. Rosemary.. Iris bence o senin tehlikede olduğunu biliyordu.' Dudaklarını güzel kokulu dala dokundurdu. Sonra da dalı pencereden dışarı attı. 'Güle güle, Rosemary.. Teşekkürler..'
Iris fısıldadı. 'Rosemary.. Anı demektir..' [sf 239]


17 Nisan 2020 Cuma

VİŞNE BAHÇESİ Anton Çehov

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Modern Klasikler
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 93


Anton Çehov'un uzun zaman önce okuduğum hikayelerinden sonra sanırım bir tiyatro piyesini ilk kez okudum.

Yazarın son oyunu olan Vişne Bahçesi, Paris'te har vurup harman savurduğu yılların ardından elinden çıkmak üzere olan son mülke, Rusya'daki büyük bir vişne bahçesinin içindeki çiftliğine dönen bir kadının ailesiyle beraber durumunu düzeltmek için cılız çırpınışlarını anlatıyor.

Vişne Bahçesi ile ilgili yazılarda eski, alışıldık düzenin yıkılıp artık yeni ve taşların yer değiştirdiği bir dönemin başlayacağını simgeleyen 'bahçenin el değiştirmesi', birbirini dinlemeden sadece kendileri için mühim şeylerden bahseden insanların gitgide bencilleşip içe döndüğüne vurgu yapan diyaloglarından söz ediliyor. Bu şekilde bakıldığında biraz daha anlam kazanan oyun, bir parça da olsa saf ve dokunaklı eski Rus Edebiyatı duygusallığına da sahip.
GAYEV
(Öteki pencereyi açar.) Bahçe baştan aşağı beyaza kesmiş. Unutmadın ya Luba? Bu uzun yol, uzatılmış bir kemer gibi, öylece dümdüz uzar gider. Ay ışığıyla aydınlanmış gecelerde pırıl pırıldır. Anımsıyor musun? Unutmadın ya?

L. ANDREYEVNA

Ah çocukluğum benim, o lekesiz yıllar! Bu odada uyur, buradan bahçeye bakardım, her sabah mutluluk da uyanırdı benimle. Bu bahçe o zamanlar da böyleydi tıpkı, hiçbir şey değişmemiş. [sf 22]

Benim tanıdığım aydınların büyük çoğunluğu hiçbir şey araştırmaz, hiçbir şey yapmaz ve şimdilik kıllarını bile kıpırdatmazlar. Kendilerini aydın diye adlandırırlar ya, hizmetçi kadını "sen" diye çağırır, köylülere hayvana davranır gibi davranırlar. Doğru dürüst öğrenim görmezler, ciddi hiçbir şey okumazlar, hemen hemen hiçbir şey yapmazlar, bilimin sadece sözünü ederler, sanattan pek az anlarlar. Hepsi ciddidir, hepsinin yüzünden düşen bin parçadır, ciddiyet konusunda hiçbiri burnundan kıl aldırmaz, durmaksızın felsefe yaparlar... Ama tüm bu aydınların gözleri önünde işçiler çok kötü beslenmekte, yastıksız uyumakta; tahta kurularının cirit attığı, leş kokulu, rutubetli, ahlaksızlığın hüküm sürdüğü tek göz odalarda otuz kırk kişi barınmaktadırlar. Nereye baksak karanlık, rutubet, ahlaksızlık... Ve çok açık bir şey ki, bizde tüm iyi konuşmalar, sadece ve sadece başkalarını ve kendimizi kandırmak içindir. Gösterin bana, üstünde o kadar çok ve sık çene çaldığımız çocuk yuvalarımız hani nerde? Nerde okuma salonlarımız? Sadece romanlarda rastlıyoruz bunlara. [sf 45]


Sakin olun sevgili dost. Kendinizi aldatmayın. Yaşamınızda hiç değilse bir kez olsun gerçeğin doğrudan doğruya gözlerinin içine bakın. [sf 60]


Uzun süre, yorgunluk nedir aklıma getirmeden çalışıp didindiğimde,düşüncelerim kuş gibi hafifler,mutlu olurum ve neden var olduğumu biliyormuşum gibi gelir bana. [sf 79]


Birlikte çeşit çeşit kitaplar okuyacağız... Öyle değil mi? (Annesinin ellerini öper.) Sonbahar akşamlarında okuyacağız, çok kitap okuyacağız; önümüzde yeni, olağanüstü güzellikte bir dünya 
açılacak... (Düş kurar.) [sf 83]


“Sanırım Anton Çehovla karşılaşan herkes, içinde ister istemez daha yalın, daha doğru, daha kendisi olma isteğini duyardı. Çehov hayatı boyunca hep kendi ruhsal bütünlüğü içinde yaşadı; her zaman kendisi olmayı, iç özgürlüğünü korumayı başardı. Başkalarının, özellikle daha kaba insanların, Anton Çehovdan beklediklerine hiç aldırmadı… Bu güzel yalınlığın içinde, kendisini de yalın, gerçek ve içten olan her şeyi sevdi ve kendine özgü bir güçle başkalarına da yalın olmayı öğretti.” Aleksey Maksimoviç Gorki
“Çehov bir sanatçı olarak, önceki Rus yazarlarıyla, Turgenyev, Dostoyevski veya benimle, mukayese bile edilemez. Çehov’un kendi biçimi var empresyonistler gibi. Bakarsanız adam hiçbir seçim yapmadan, eline hangi boya geçerse onu gelişi güzel sürüyor. Bu boyalar arasında hiçbir münasebet yokmuş gibi görünür. Ama bir de geri çekilip baktınız mı şaşırırsınız. Karşınızda parlak büyüleyici bir tablo vardır.” Leo Nikolayeviç Tolstoy

16 Nisan 2020 Perşembe

MÜREBBİYE Stefan Zweig

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Modern Klasikler
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 83

Stefan Zweig'in bu kitaptaki dört hikayesinden beni en çok etkileyen Geç Ödenen Borç oldu. Hatta bu hikayede Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’ndan çok ufak bir tını da hissediliyor sanki ama hangisinin daha önce yazıldığına dair bir iz bulamadım.

Kitaba adını veren hikaye; Mürebbiye, esâsen yine Zweig'in incelikli ve dokunaklı üslûbunu yansıtıyor. Fakat son derece yetkin ve etkileyici bir kalemi olan bu yazarın öykülerinden dünya edebiyatında -bizim edebiyatçı yahut acemilerimiz de dahil- kendinden sonraki nesiller tarafından o kadar çok esinlenilmiş, buna benzer kurgular öyle çok yazılmış ki okuyucunun gözünde asıl hikaye ister istemez bir klişeye dönüyor.

Yaz Novellası, yaşlı bir adamın genç bir kızın tatilini güzelleştirmek bahanesiyle ona yazdığı mektuplarda inşa ettiği bir aşk hikayesinin belli bir zamandan sonra tahmin etmediği bir yola girmesini anlatıyor.

Kadın ve Yeryüzü, kitaptaki en boğucu, en hezeyanlı hikaye denilebilir. Yine bir otel, ailesiyle birlikte orada kalan genç bir kız ve havanın alev alev yanıp yağmura susadığı bir günün akşamında bu kızı kendi odasında bulan bir adamın gözünden anlatılanlar..

Tam kapıya varmışken, sanki bu sessiz istekle geri çağrılmış gibi birden onlara doğru dönüyor. Gözlerinde nemli ve bulanık bir ışık var. [sf 14]

Hafiften bunaltan bir sıcaklık vardı, ama boğucu değildi, yumuşak bir kadın kolu gibi zarifçe gölgelere yaslanıp insanın nefesini görünmez çiçeklerin kokularıyla dolduruyordu. [sf 20]

Macera hayalleri kurduğu kesindi. Bir genç kızın maviliğin içinde amaçsızca süzülen beyaz, uçarı bulutlara benzeyen hayallerini ve sonra akşamları bulutlar gibi daha sıcak renklere bürünen, önce pembe, ardından yakıcı bir kızıllıkla ışıyan o hayalleri kim bilebilirdi ki? Ona burada herşey olası görünecekti. [sf 23]

Gece ilerlemişti, bulutların örttüğü ay tuhaf, titrek bir ışık yayıyordu. Ağaçların arasından gölün solgun yüzeyi görünüyordu, dallara kıvılcımlar ve yıldızlar asılmış gibiydi. [sf 26]


Bana inanınız ki, bu yaşlardaki genç kızlar için okudukları şiirle­rin iyi mi kötü mü, sahici mi yoksa uyduruk mu olduğunun hiç önemi yoktur. 
Dizeler onlar için susuzluklarını dindiren kadehlerdir, içindeki şaraba dikkat etmezler, çünkü daha içmeden sarhoşturlar. [sf 29]

Genç bedenlerimizde budala kalplerimiz gümbür gümbür atıyordu, tiyatrodan çıktığımızda değişmiştik, büyülenmiş gibiydik. (...) Hayatımızdaki en önemli şey oydu artık. [sf 42]


Bütün bunlar çoktandır öylesine uzaklarda kalmış, üzeri öylesine başka yaşantılar, başka duygularla örtülmüştü ki. (...) İnsan kalbi öylesine acayip ki, bir zamanlar tüm aklıma egemen olan ve tüm ruhumu dolduran bu insanı onca yıl boyunca bir kez olsun aklıma getirmemiştim. [sf 44-45]


Koltuğumda donmuş gibi oturuyordum, ama ağlamıyordum - ağlayamayacak kadar ümitsizdim. İçimde bir şeyler buz kesiyor, sonra aniden yine içim dağlanıyordu. [sf 47]


Ay kırmızımsı bir pus hâresinin içinde iltihaplı bir göz gibi sarımtırak ışığıyla parlıyor, tarlaların üzerinde hayaletler gibi solgun bir buğu yayılıyordu. [sf 68]