18 Eylül 2016 Pazar

KİBRİTLERİ ÇOK SEVEN KÜÇÜK KIZ Gaétan Soucy

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 152

En yakın yerleşim yerinden hayli uzak bir kır evinde, despot babalarıyla beraber yaşayan iki çocuk, adamın ölümüyle ne yapacaklarını bilemez bir durumda kalırlar. Çocuklardan abla olan babası için bir tabut bulmak gerektiğini düşünür ve köye doğru yola çıkar ama o güne kadar karşı karşıya kalmalarına engel olunan dış dünya çok korkutucu ve yabancıdır..

Ana hatlarıyla konusu ve tanıtım yazıları ilgi çekici olan kitabın okuyucusunu içine çektiği kasvetli atmosferi edebi açıdan başarısız bulduğumu söyleyemem. Yine de içerdiği dehşetli öğelerin yanında duygusal derinliğinin yavan, son çözümlemelerinin ise az kaldığını düşünüyorum.

Kanadalı yazar Gaétan Soucy'nin Türkçeye çevrilmiş iki kitabı daha var; Müzikhol ve Kefaret. Aynen bu kitapta olduğu gibi arkakapakları çok etkileyici ama şu an için başka bir kitabını okuma hevesinde değilim.



17 Eylül 2016 Cumartesi

LOVE YOU TO BITS [Şubat 2016]

Love You to Bits, yine bağımsız oyun tabir edilen, Alike Studio adı altında, iki kardeşin ürettiği çok şirin, zevkli bir oyun.

Bir robot kıza aşık olan acemi uzay kaşifi Kosmo, ölümcül bir kaza sonucu parçaları uzaya dağılan kız arkadaşı Nova'yı tekrar birleştirmek istiyor ve biz de ona yardım ediyoruz. Her bölümde Nova'nın bir parçası gizli, bir bölüme ait bulmacayı çözüp bitirdiğimizde Kosmo, kız arkadaşına bir parça daha yaklaşıyor. 

Bağımsız oyunları seviyorum çünkü, klişelerden uzak, çizimleri özenli ve heyecan verici, bulmaca konusunda da gayet zeki, alışılmadık bir tarzları oluyor.

Love You to Bits, bağımlılık yapan değil ama arada bir zevkle bir bölüm geçtiğim ve birçok bölümünü de görsel olarak çok beğendiğim bir oyun oldu benim için.

Not: Oyun şu an sadece App Store'da var, MAC, Android ve PC için yıl sonuna kadar yayınlanacağı söyleniyor.
 




8 Eylül 2016 Perşembe

BONCUK OYUNU Hermann Hesse

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2006
Sayfa Sayısı: 553

Hermann Hesse, külliyatında yarıyı geçtiğim, tüm kitaplarını okumak istediğim yazarlardan. Bazı kitapları derin izler bıraktı bende, bazılarını ise hiç sevemedim. Boncuk Oyunu, çizginin ortasında duran bir kitap oldu bitirdiğimde.

Baş karakteri Josef Knecht'in, gündelik sorunların aşıldığı bir çağda, ütopik Kastalya eyaletinde içsel aydınlanmaya erişmek için oynanan, bilim, sanat, kültür, matematik ve felsefe içeren soyut bir oyunun, Boncuk Oyunu'nun üstadı olması ve sonrasında yaşadığı ruhsal değişim-gelişim ve kaçışını anlatan bu hayali biyografi romanı, kitabın sonunda bulunan üç hikaye ile de destekleniyor. 

Boncuk Oyunu, yazarın son kitabı, en yetkin, ustalık eseri. Bu sebeple okuması da, anlaması da aynı ölçüde emek istiyor. Hakkında daha fazla konuşmak için, belki tüm kitaplarından sonra bir kere daha okumayı düşünüyorum ama şimdilik bu yazı burada dursun.*

Toprak ıslaktı, ama kar yoktu yerde, akarsuların kenarlarında şimdiden gür bir yeşillik göze çarpıyordu, çıplak çalılarda tomurcuklanmalar başlamıştı, açan ilk tırtılsı çiçeklerin şimdiden renkli soluyuşları duyuluyordu çevrede, hava kokularla doluydu, yaşam taşan, çelişki taşan kokular, ıslak toprak kokusu, çürümüş yaprak kokusu, körpe filizlerin kokusu; her an ilk menekşe kokuları algılanabilirdi, oysa henüz açmış bir menekşe yoktu. Derken mürver ağaçlarının bulunduğu yere vardık, dalların üzerini minicik tomurcuklar kaplamıştı, ama henüz hiçbir yerde bir yaprak seçilmiyordu. Bir dal keser kesmez acımsı-tatlı, keskin bir koku karşıdan çarptı yüzüme, sanki baharın tüm kokularını içinde toplamış, kendisinde biriktirip çoğaltmıştı. Koku beni serseme döndürdü, elimdeki bıçağı kokladım, elimi, mürver dalını kokladım; öylesine içe işleyici ve karşı durulmaz kokuyu yayan, kesilmiş dalın özsuyuydu. Arkadaşla birbirimize bundan hiç söz etmedik; ama o da düşüncelere dalmış, kendi kestiği dalı uzun uzun koklayıp duruyordu, onunla da konuşuyordu koku. Evet, her yaşantının kendine özgü bir büyüsü vardır işte; benim yaşantım da, bastıkça içe gömülen çayır kaplı toprak üzerinde yürüyüp toprağın ve tomurcukların kokusunu solurken, yaklaşan baharın bir mutluluk duygusuyla tarafımdan belirgin olarak algılanması, ardından kokunun mürver dalının fortissimo'sunda yoğunlaşıp güçlenerek duyusal bir simgeye ve bir büyüye dönüşmesiydi. Bu küçük yaşantı tek başına kalsaydı bile, sözünü ettiğim kokuyu bir daha belki hiç unutmayacaktım; hatta yaşlılık günlerime dek onunla her karşılaşmam, onu bilinçli olarak duyumsadığım ilk karşılaşmamın anısını çağrıştıracaktı. [sf 65]
 
Yürürken bir şiir dizesi eşlik etti kendisine, ansızın aklına gelmişti:
Çünkü bir büyüyü içerir her başlangıç... [sf 372] 

*Daha fazla bilgi için A. Ömer Türkeş'in Boncuk Oyunu ve Hesse üzerine 'Parçalanmış hayatlara ağıt' isimli yazısına bakabilirsiniz.

30 Ağustos 2016 Salı

DERLE, TOPLA, RAHATLA Marie Kondo

Yayın Evi: Epsilon Yayınları
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 232

Evi toplamaya başladığım ilk zamanlarda, açık balkonda, üzeri naylonla örtülmüş müsvedde kağıt ve mesleki kitap kolileri olduğunu hatırlarım ki, taşınalı çok zaman geçmemişti, anne ve babamın 30 sene önce evlenirken yerleştiği eski evimizden gelirken güya(!) birçok şeyi getirmemiştik. Mayalanır gibi büyüye büyüye evi, dolapları, köşeleri, koltuk ve yatak altlarını işgal eden eşyalar topluluğunu bir yandan köklü dağıtmalarla yokederken, diğer yandan az da olsa kendi sevdiklerimi biriktiriyordum.

Derli-toplu ve temizlemesi kolay bir ev isteğim, hatıralara bağımlılıktan hep daha şiddetli olduğu için bu kitaba gelene kadar kendi yolumu katetmiştim ama yine de merakla okudum.

Kitapta en çok işime yarayan şey, katlama teknikleri oldu. Yani dağıtmaktan (atmak kelimesini hiç sevmiyorum, israf olmaması adına ihtiyacı olabilecek birine vermek en iyisi, tabii evden 'çöp' çıkmıyorsa) daha çok düzenleme adına öğrendiklerim-uyguladıklarım oldu ve çekmecelerin, dolapların görüntüsü hayli memnun etti beni.

Birkaç sayfa okuyup hevesle Marie Kondo'nun anlattığı tekniğe göre (mümkün olduğunca çok katla ve dik olarak yerleştir) birkaç çekmece düzenlediğim ve kitapla paralel olarak hemen hemen tüm çekmeceleri bitirdiğim bir dönem geçirdim.

Dağıtma sırasında, sadece kitaplar kısmını es geçtiğimi söylemeliyim. Zaman zaman kitaplarımı da ayırıyorum ama bu aralar öyle bir istek yoktu içimde ve yazarın dediği gibi kompakt 5-10 kitaplık bir yığın da bana göre değil. Kütüphanemi, kitapların görünüşünü, rafta duruşlarını, istediğim an tekrar bakabilmeyi ve okumayı seviyorum, sevdiğim kitapları öyle kolayca dağıtamam. 

Marie Kondo'nun çok bildik şeylere dair güzel tespitleri var, mesela; 

*verilecekler torbalarını yakınlarınız görmemeli (mutlaka içinden alacak şeyleri oluyor)
*kullanma kılavuzlarını derhal atmalı (ihtiyaç halinde zaten internetten bakılıyor)
*bu kablo neyin kablosu diye düşündüren gizemli kablolar asla kullanılmaz. (doğru!)
*çok sevdiklerinizi, gerçekten sizi mutlu edenleri saklayın.
*temiz ve düzenli bir ev ruhunuza iyi gelir.

Kısaca, Derle,Topla,Rahatla herkesin kendi ihtiyacına göre faydalanabileceği, hoş bir kitap.
Marie Kondo'nun katlama tekniklerine dair de nette hayli video ve görsel var, sadece onlardan da
yararlanılabilir.

Not: Kitabın çevirisi maalesef çok özenli değil, olumlu-olumsuz fiillerin ters kullanımları var, okurken şaşırtıyor. Bazı kültürel öğeler açıklanmamış, mesela Japonlar fırın tepsilerini poşetlerde saklar diyor, eh bu bir dereceye kadar normal, ama poşette saklamayın ayakkabı kutularına yerleştirin deyince film kopuyor. Fırın tepsisi diye çevrilen ne acaba diye düşünüyorsun. Ufak notlar ve açıklamalar eklenebilirmiş.

30 Temmuz 2016 Cumartesi

GURBET HİKAYELERİ VE YERALTINDA DÜNYA VAR Refik Halid Karay

Yayın Evi: İnkılap Kitabevi
Basım Yılı: 2006
Sayfa Sayısı: 311

Yazarın siyasi sürgünü sırasında kaldığı Halep ve Lübnan'da yazdığı veya İstanbul'da kaleme alırken bu coğrafyalarda geçen konuları işlediği hikayeleri Gurbet Hikayeleri adı altında toplanıyor:

Yara, Eskici, Antikacı, Testi, Fener, Zincir, Gözyaşı, Keklik, Akrep, Köpek, Lavrans, Çıban, Kaçak, Güneş, Hülle, İstanbul, Dişçi.

Refik Halid Karay'ın Türkçe'ye hakimiyeti tartışılmaz ama dili çok güzel olsa da bu hikayeleri çok severek okuduğumu söyleyemeyeceğim.

Kitapta hikayelerden sonra yer alan Yeraltında Dünya Var ise psikolojik gerilim, gizem ve tutku içeren bir macera romanı.

Şam ile Halep arasındaki Buka Ovasında, halasından kalan ıssız bir çiftlikte birkaç adamıyla beraber yaşayan Nebil, yağmurlu bir gece çiftliğin yakınlarında yola saplanan bir otomobildeki yolculara yardımcı olur, dört adam ve Nihan adında bir kadından oluşan grubu gece evinde misafir eder. Nihan'la aralarında bir etkileşim de yaşanacak ve bu yakınlaşma Nebil'in arazisinde gömülü olduğuna inanılan, birçok kişinin peşinde olduğu bir defineyi arama üzerinden devam edecektir..

Yeraltında Dünya Var'ı hikayelere kıyasla daha bir merakla okudum, konusu gayet ilginçti, Nihan'ın oyunları da bana aynı yazarın Nilgün romanını anımsattı. Nihan karakteri, Nilgün'ün bir prototipi gibi, Refik Halid Karay'ın idealize ettiği, sevilecek kadını çizmesi açısından benziyorlar. Romanın yazıldığı döneme göre (1953) modern bir kurgusu var ve günümüzde çok beğenilen Dövüş Kulübü, Akıl Defteri, Zindan Adası v.b. filmler gibi şaşırtıcı bir son içeriyor.

Bana öyle gelir ki, seçme adamlar; bir olay karşısında sadece -benim gibi- etkilenenler, belirsiz şeyler duyup ruhlarından incinenler değildir; üzüntüyle beraber bir hüküm verebilenlerdir. Soğuktan veya sıcaktan bitkiler de birşeyler duyarlar, fakar korunamazlar, etkisinde kalmakla yetinirler. [Antikacı, sf 21]

Can sıkıntısının bir sesi vardır; böyle bir zamanda, o gurbet odasında  duyarsınız: Eski mobilyaların tahtalarını dişleyen gizli kurtların sürekli çıkardığı kemirici, işleyici ses...birden eskiyiveren gönlünüzde bu kurdu ve bu sesi işitirsiniz ve oyduğu delikten incecik tozların içinize biriktiğini duyarsınız. [Zincir, sf 32]

29 Temmuz 2016 Cuma

SON PERDE Roald Dahl

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 1987
Sayfa Sayısı: 186

Roald Dahl'in çocuk romanlarından uyarlanan Charlie'nin Çikolata Fabrikası ve Dev Şeftali filmlerini seyretmiştim ama yazdıklarından herhangi bir şey okuma fırsatım olmamıştı. D&R'ın Can Yayınları kampanyası dahilinde Son Perde kitabını gördüğümde hemen aldım, bir yerden başlamak için. Son Perde, Roald Dahl'ın büyükler için yazdığı tekinsiz öykülerden, Tomris Uyar'ın çevirdiği bir seçki.

Roald Dahl'in etkileyici hayalgücü ve yumuşak bir şekilde başlayıp hikaye bittiğinde çarpan anlatımının yanısıra bu kitabın Türkçesi de çok güzeldi. (Tomris Uyar ne çevirdiyse okumak lazım.)

Pansiyoncu Kadın ♥

Billy Weaver, iş için taşrada bir kasabaya giden, on yedi yaşında bir delikanlıdır. Ona tavsiye edilen Güzel ile Canavar oteline doğru giderken yolda şirin bir pansiyon görür, pencereden görünen odaya bir göz attığında şöminede yanan ateş, önünde uzanmış yatan sevimli bir köpekle içerisi adeta bir ev gibi sıcak görünür ve fiyatı da uygun olunca orada kalmaya karar verir..

Cennete Çıkan Yol ♥

Bayan Foster'in en büyük takıntısı bir yerlere geç kalmaktır ve kocası ise onun titizlenmeleriyle adeta dalga geçercesine daima işi ağırdan alır. Yaşlı kadın, kızı ve torunlarını görmeye Paris'e gidecekken yine Bay Foster yüzünden iki defa uçağa yetişememe tehlikesi atlatır.. Döndüğünde belki de bu sıkıntıyı bir daha hiç yaşamayacaktır.

Son Perde

Çok bağlı olduğu kocası Ed'i bir trafik kazasında kaybeden Anna, iki kızı evlenip oğlu da üniversite için başka bir şehre gittikten sonra büyük bir boşluğa düşer. Çocuklara yardım amaçlı çalışan bir derneğin işleri için gittiği Dallas'ta, gençliğinde kalan bir arkadaşının oturduğunu hatırlar. Conrad ona evlenme teklif etmiş ama Anna Ed'i tercih etmiştir. Conrad'ı arar ve eski hikaye yeniden canlanır.

Bayan Bixby ve Albayın Kürkü

Uzun zaman gizli bir ilişki içerisinde olduğu zengin Albay'ın veda hediyesi olarak verdiği kürke, nereden geldiğini kocasına belli etmeden sahip olmak isteyen Bayan Bixby'nin tersine dönen dolaplarını anlatan bir hikaye.

Çeşni

Eski ahbapları olan bir şarap tadıcısını yemeğe davet eden Schofield ailesi ve evin babasının şarabın tarihi ve üretildiği bağı tahmin etmesi üzerine adamla bahse girmesini anlatıyor.

Deri

Yaşlı Drioli, beş parasız ve aç sokaklarda yürürken, bir sanat galerisinin vitrininde ona tanıdık gelen bir resim görür. Resmi yapan gençlik arkadaşı Soutine'dir ve yaşlı adamın sırtında da bir eseri vardır. Drioli galeriden içeri girer ve ressama ait sergiyi görmeye gelmiş topluluğa bunu açıklar, galeri sahibi ve sanatseverler önce inanmasalar da resmi gördüklerinde büyük bir ilgi gösterirler. Yaşlı adam derisinde taşıdığı bu eser sayesinde sefaletten kurtulabilecek midir?

Dilek

Bir yara kabuğu ve bir halı üzerinden çocukluğun hayalgücüne dair yazılmış kısa bir hikaye.

Georgy Porgy

Annesinin her konuda serbestçe bilgi ve deneyim sahibi olmasını istediği George'un başına gelen travmatik olay, tüm hayatını ve özellikle kadınlara bakış açısını etkileyecektir.

Çakırpençe Foxley

Kendi halinde bir memur olan Perkins her gün işe gidip gelirken bindiği trende, bir gün eski bir yatılı okul arkadaşıyla karşılaşır. Geçmişinin sarsıcı bir parçası olan bu adamla aynı kompartımanda yaptığı yolculuk boyunca, neler yaşadığını okuruz ve Perkins sonunda onunla yüzleşmeye karar verir.

Otomatik Dev Gramatizör ♥

Alfred Knipe, ana öğeler verildiğinde kendi kendine bütün bir roman veya öykü yazabilen bir makina tasarlar. Yazı ajansının sahibi patronu ile birlikte yazarların isim haklarını tek tek toplamaya başlar ve dev bir makineden çıkan, çok satan binlerce kitap oluştururlar.


15 Temmuz 2016 Cuma

TAM BENİM TİPİM Simon Garfield


Yayın Evi: Domingo Yayınları
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 339

Yazı karakterleri ve onların etrafında gelişen dünyayı, ilk metal baskı harflerinden, bilgisayar fontlarına uzanan yolculuğun ayrıntılarını, ufak sırlarını anlatan; fotoğraf, resimler ve çizimlerle zenginleştirilmiş bir kitap.

Bilgisayarla ilk tanıştığım zamanlardan beri yazıtipleriyle oynamayı çok seven biri olarak, onlara dair anlamları okumak hoşuma gitti. Hangi yazıtipi nerede kullanılmalı, en sevilen fontlar, hiç hoşlanılmayanlar, bazı markalarla özdeşleşen karakterler, fontları oluşturan ilginç insanlar v.s. konuya merakı olanların kütüphanesinde bulunması gereken bir kitap diye düşünüyorum. 

Kitaba dair daha ayrıntılı, uzun bir yazı okumak isterseniz bu linkten ulaşabilirsiniz.


14 Temmuz 2016 Perşembe

ARABESK Barbara Nadel

Yayın Evi: Maceraperest Kitap
Basım Yılı: 2003
Sayfa Sayısı: 335

Sevin Okyay'ın polisiye üzerine radyo programlarından birini dinlerken Barbara Nadel'den bahsettiğini duymuş ve Türkiye polisiyeleri kurgulayan yabancı bir kadın yazar fikri ilginç geldiği için kitaplarından birini almıştım.

Doğulu bir türkücünün Beyoğlu'nda herkesten gizlediği bir evde sakladığı bir karısı ve bebeği vardır. Kadın öldürülür ve bebek de kaçırılır. Şüpheler türkücü Erol'un uzatmalı metresi Tansu ve menajeri üzerinde toplanır. Tansu estetiklerle genç görünmeye çalışan yaşlı bir şarkıcıdır. Komiser Süleyman ve ustası Komiser Çetin İkmen, bebeği bulmak ve cinayeti çözmek için çalışmaya başlarlar..

Çok nadir birkaç kitap hariç genellikle hayalkırıklığı olsa da zaman zaman Agatha Christie dışında polisiyeler okumayı deniyorum. Arabesk'in de ilk birkaç sayfasını okuduktan sonra fena halde sıkıldım. Tam olarak nüfuz etmesi mümkün olmayan bir ülkenin insanları üzerine bir hikaye kurgulamaya kalktığı ve bunu ustalıkla yapamadığı için, ister istemez özenti ve uyduruk görünmesini bir tarafa bırakıyorum, genel kurgusunu ve mevzularını da hiç beğenmedim.

Kitabı okumadan önce Barbara Nadel bir nam-ı müstear mı acaba diye düşünmüştüm, mesela Sevin Okyay'a ait olabilirdi. Tam o sıralarda David Suchet'ın Agatha Christie'nin gizemlerinin izini sürdüğü bir belgeselde İstanbul'a gelip bu kadınla görüştüğünü izleyince, varlığı netleşti tabii. Yine aynı belgeseldeydi sanırım, David Suchet, Belçika'ya gidiyor ve Belçikalıların Hercule Poirot'yu nasıl sevip bağırlarına bastıklarını görüyordu.

Agatha Christie ise Belçikalılardan 'biz onu öyle, bunu böyle yapmayız' mealinde mektuplar aldığını, hatta en başta niye Belçikalı bir dedektif seçtiğini de bilemediğini söyler. Onun yaptığı, savaş döneminde evlerinde kalan Belçikalıları iyice gözlemledikten sonra sadece bir kişi, ustaca bir profil çizmek. Bu sebeple kabul görmüş olmalı, birkaç istisnai durum hariç.

Ancak bir süre orada yaşamış olsa da özünde tamamen yabancı olduğu bir coğrafyayı, doğusundan batısına, mezheplerinden sanatçılarına varıncaya kadar oryantalist bir yem olarak kullanmak isteyip roman serisi oluşturmak Barbara Nadel'in altından kalkamayacağı kadar güç olmuş ve çuvallamış görünüyor.


13 Temmuz 2016 Çarşamba

ODAMDA YOLCULUK Xavier de Maistre

Yayın Evi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Basım Yılı: Kasım 2014
Sayfa Sayısı: 116

1790 yılında, Fransız ordusunda görevli iken bir düelloya karışması sonucu kırkiki günlük bir ev hapsine mahkum edilen Xavier de Maistre, odasından çıkmadan geçirdiği bu günler boyunca düşüncelerini bir ruhsal yolculuk gibi yazarken, içinde bulunduğu odayı, eşyaları, tabloları da hatıra ve anlamlarıyla detaylı bir şekilde anlatıyor. 

Odasının ve kafasının içinde yolculuk eden bir yazar fikri gayet ilginç ve hoş, anlatımı da sıkmadan, uzatmadan ilerliyor. Odamda Yolculuk'u keyifle okudum ama ancak bitirdikten sonra devamı niteliğinde bir ikinci kitap daha olduğunu farkettim. Bu güzel kapağından dolayı Kırmızı Kedi'den almak yerine, Odamda Gece Seferi ile birleştirip basan İletişim Yayınları'ndan edinsemdaha iyi olurmuş. Onu da alıcaz mecbur. :)

Koltuk mükemmel bir mobilyadır; özellikle tefekküre yatan herkese son derece elzemdir. Uzun kış gecelerinde, kalabalık toplantıların gürültü patırtısından uzakta, yavaşça içine gömülmek, kimi zaman hoş, her zamansa ihtiyatlı bir tavırdır. Güzel bir ateş, kitaplar, kalemler; sıkıntıya bunlardan iyi çare olur mu! [sf 13]
 

12 Temmuz 2016 Salı

KÜÇÜK PRENS'İN GÜZEL HİKAYESİ Antoine de Saint-Exupéry

Yayın Evi: Mavi Bulut Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 223

Antoine de Saint-Exupéry'nin Küçük Prens'ini seneler önce kütüphanenin çocuk bölümünden alıp okumuştum, Cemal Süreya-Tomris Uyar çevirisiydi ve hikayesi gibi dili de gerçekten çok güzeldi. Küçük Prens'i daha sonra edindim ama başka bir çeviri olduğu için aynı lezzeti maalesef bulamamıştım. Cemal Süreya-Tomris Uyar'ın çevirdiği kitapları ise adına sahaf demek istemediğim bazı kişiler, adeta hunharca yükselttikleri fiyatlara satmaya çalışıyorlardı.

1 Ocak 2015 tarihi gelip, yazarın ölümünün üzerinden 70 yıl geçtiği için telif haklarının kalkmasına bu açıdan çok memnun oldum, evet yayınevleri ve kırtasiye üreticileri fazlasıyla cılkını çıkarıp etinden sütünden nesi varsa yararlandılar ama bu arada o nefis çeviri de yeniden basıldı. ♥

Aynı dönemde Mavi Bulut Yayınları'ndan koleksiyonluk denilebilecek iki kitap almıştım; Küçük Prens'in Güzel Hikayesi ve Küçük Prens Üç Boyutlu. Pop-up tabir edilen üç boyutlu kitapta sadece orijinal hikaye ve kitabın sayfaları açıldığında makete dönüşen, bazı kısımlarını oynatabildiğiniz çizimler var. Gayet oyuncaklı, hoş bir basım. Diğer kitapta ise Küçük Prens'le beraber, yazarın Amerika'daki hayatı ve hikayeyi yazma sürecinde yaşadıkları, ilk basımların fotoğrafları, yayınlanmamış bir bölüm, kendi suluboya çizimleri, arkadaşlarının, başka eleştirmen ve yazarların kitap hakkında yorumları bulunuyor. Kısaca sevdiğiniz bir şey etrafında daha çok şey okumayı sevenlerdenseniz çok beğeneceğiniz bir derleme diyebilirim. 

Küçük Prens'in Güzel Hikayesi'ni okurken Antoine de Saint-Exupéry'nin diğer kitaplarını da çok merak ettim, sık sık bahis açılıyordu. Maalesef bir çoğunun yeni basımı yok gibi ama yine de bulunmaz değiller. Ne zaman sıra gelirse,onları da okumak niyetindeyim.

'Başka bir şey daha düşündüm. Otoyol-insanlar ve patika-insanlar vardır. Otoyol-insanlar beni sıkar. Kilometre tabelaları arasındaki şosede sıkılırım. Bu insanlar hep belli bir şeye doğru yol alırlar. Bir kazanç, bir hırs. Oysa patikalar boyunca, kilometre levhaları değil, fındık ağaçları vardır. Orada olmak için oradasınızdır. Her adımda tam da orada olmak için oradasınızdır, başka bir yere gitmek için değil. Kilometre levhalarından asla bir şey çıkaramazsınız...'  [Madame De La Rose'a Mektup, sf 49]

Gezegenimiz elbette Dünya denen somut yerdir ama gene de bizim yaşadığımız gezegen aslında hayalgücümüzdeki ve kalbimizdekidir. Bugüne kadar sevdiğimiz, yüzleri yok olsa bile varlıkları süren herkes ve her şeyle, sohbetler ve kahkahalarla doludur. Bizim sayılan gezegen içimizde taşıdığımızdır. Burada güzelliği, bilgiyi, hayatın kırılganlığını ve kudretini, mutsuzluğu, hayal kırıklığını, çılgınlığı, mutluluğu, aşkı, daimi yakınlıkla kurulan duygusal dünyayı keşfederiz. 'Bu uyuyan küçük prenste, beni en çok şaşırtan bir çiçeğe olan sadakati, uyuduğunda bile bir lambanın ışığı gibi içinde parlayan gülün imgesidir..' [Thomas De Koninck, Yorumlar sf 215]