14 Ağustos 2018 Salı

ÇİN GÖLÜ CİNAYETLERİ Robert Van Gulik

Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları
Basım Yılı: 1992
Sayfa Sayısı: 237

Çin Gölü Cinayetleri'ni çok kısa bir sürede, hayli beğenerek okumuştum. Hollandalı bir sinolog tarafından oryantalist bir bakış açısıyla yazılmış olmasına rağmen güzel bir kitaptı.

Ortaçağ Çin'inde taşra görevi için Han-Yuan şehrine atanan Yargıç Dee, oradaki işine başlayalı iki ay olduğu sıralarda şerefine verilen bir ziyafete katılır. Şehrin nehir üzerinde yüzen eğlence gemilerinden birindeki akşam yemeğinin ardından, bu çiçek gemisinde çalışan kızlardan biri, büyüleyici güzellikte genç bir dansöz olan Badem Çiçeği ortadan kaybolur. Yargıç neredeyse gözleri önünde yokolan bu güzel kızın peşinde, ona ne olduğunu bulmak için çalışmaya başlar...

Kitapta kadınlara verilen isimler; Badem Çiçeği'nin yanısıra Bulut Perisi, Krizantem, Şeftali Çiçeği, Salkımsögüt, Gelincik, Ay Perisi gibi şairaneydi. Aynı şekilde esrarengiz cümlelerden oluşan bölüm adlarını da çok başarılı buldum. 'Yargıç Dee, öğrencinin kitaplığını karıştırıyor; ıssız bir tapınakta otopsi yapılıyor.' 'Yargıç bir kuşla ve balıklarla konuşuyor, yardımcılarına teorisini anlatıyor.' 'Yargıç mermer terasta mehtabın tadını çıkarıyor, gece ziyaretinde garip bir hikaye dinliyor.'

7. yüzyılda Tang Hanedanı'nda yaşamış ve sarayda görev almış, gerçek bir kişi olan Di Renjie'den ilhamla kurgulanmış Yargıç Dee karakteri, o dönemin bir çeşit polis müfettişi aslında. Yine Yargıç Dee'nin yer aldığı Çin Altını Cinayetleri, Çin Labirenti Cinayetleri, Çin Çanı Cinayetleri v.b. bir seri polisiye romanlar bulunuyor fakat Türkçe'ye sadece bu kitap çevrilmiş maalesef. 

Kitabın arka kapağında Robert Van Gulik'in 'on iki dil konuşan, yedi telli Çin lavtasını ustaca çalan, kitap resimleyen, kaligrafi bilen, Çinlilerin Ortaçağ yasaları kadar kişisel yaşamlarıyla da ilgilenen' bir yazar olduğundan bahsediliyor. Çin kültürüne böyle derinlemesine bir ilgi ve bilgi birikimi, yazdığı egzotik romanın bir özentiden ibaret olmamasını sağlamış.

13 Ağustos 2018 Pazartesi

VİRAN KULE John Dickson Carr


Yayın Evi: Ak Kitabevi
Basım Yılı: 1963
Sayfa Sayısı: 166

Viran Kule, John Dickson Carr romanları arasında okumak istediklerimden biriydi ama ilk birkaç romanını okuduktan sonra yazarın kitaplarını hemen okumalıyım gibi bir düşüncem olmadığı için sıra gelmemişti. Geçtiğimiz sonbaharda Kapalı Oda Okumalarımız dahilinde kilitli oda polisiyelerinden biri olan bu kitabı da listemize ekledik, böylece okudum.

Bir nehir kenarında, eski ve yarı yarıya yıkılmış bir kulenin damında yaşlı bir adam sırtından bıçaklanmış olarak bulunur. Kulenin bir tarafında nehir akmakta, diğer yönde ise kuleye hiç kimsenin girmediğine yemin edebilecek şahitlerin bulunduğu bir çayır bulunmaktadır. Katili buhar olup uçmuş gibi görünen bu cinayeti Dr. Fell çözebilecek midir?

Yazarın meşhur Dr. Gideon Fell serisinin 16. kitabı olan Viran Kule'nin, John Dickson Carr'dan okuduğum diğer polisiyeler gibi, meraklı hikayesi ilgiyle okunabilecek ancak ayrıntılar konusunda biraz demode kalmış bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yalnız Ak Kitabevi'nin bu kitap için Vala Nureddin'e yaptırdığı çevirinin dili gayet zengin ve güzeldi, eski kelimelerin de kullanılmış olmasının kitabın modası geçmiş havası, düşünceleri, tasvirleriyle bir alakası yok.   



11 Ağustos 2018 Cumartesi

AGATHA CHRİSTİE 'Eksik Yeni Basımlar'

https://www.instagram.com/bibliograf/

Uzun süredir düzenlemesiyle uğraştığım Eksik Christie Odası'nı ziyarete açtım.  

Agatha Christie'nin kitapları içerisinde çevirisi eksik olanlara
ve 'sahte Christie'lere dair ayrıntılı listeleri bu odada bulabilirsiniz. 

Keyifli okumalar!

Biblio

7 Ağustos 2018 Salı

DENİZ DENİZ Iris Murdoch

Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 512

Hani o çok uzun zaman önce yaptığımız Iris Murdoch Okumaları'nda esâsen bu kitabı okumak aklımda yoktu. Fakat sevgili Thalassapolis'in seçtiklerinden biri olduğunu görünce konusuna şöyle bir göz attım, baş karakterinin Prospero sendromundan muzdarip durumunu görür görmez listeme ekledim çünkü Fırtına fena halde düşkün olduğum bir Shakespeare oyunu. :)

Deniz kenarında bir ev alarak şehir hayatının hareketliliğinden uzaklaşmak isteyen Charles Arrowby, yaşlılığa yeni yeni adım atan, çok tanınmış bir tiyatrocudur. Sarp bir yamacın üzerinde bulunan yeni evinde yalnız başına yaşamaya başladığında, uzun uzun yüzmek, yürüyüşler yapmak, kendine yemek pişirmek, arada bir yakındaki köye inerek alışveriş yapmak gibi sakin fiilleri dışında hayatını anlatan bir roman yazmaya karar verir. İnziva hayatının henüz başlangıcında tesadüf eseri karşılaşacağı ilk aşkı Hartley, eski takıntılı sevgilileri, nerede olduğunu öğrenen tiyatrocu dostları ile hedeflediğini sandığı huzura ermesi mümkün olacak mıdır?   

Kara Prens'in ilk 100 küsur sayfasına kadar sıkıldıktan sonra canlanıp renklendiğini ve merakla bitirdiğimi söylemiştim. Bu kitapta ise bunun tam tersi oldu. Charles'ın evine yerleştiği ve yalnız geçirdiği ilk günler, çocukluğunu ve ilk gençliğini anlattığı bölümler çok güzeldi. Roman kalabalıklaştıkça Murdoch'un o bildik, bunalımlı ilişki ağları örülmeye başlandı ve özellikle Hartley ile alakalı bölümler o kadar uzadı ki fenalık geçirtti bana. Sadece sonlara doğru, Titus'un sahneye çıktığı kısımları biraz beğendiğimi söyleyebilirim.

Genel olarak baktığımda iyi ki okumuşum desem de, favorilerimden biri olduğunu söyleyemeyeceğim.

Adanmışlıktan, hayranlıktan, tutkudan fazlası. Birini ve onunla vakit geçirmeyi özlüyorsanız, onu seviyorsunuz demektir. [sf 46] 


Çok az güzel kadın doğru düzgün görebilir, çünkü kibir gözlüğe engeldir. [sf 60]

Gözyaşları durdu. Mendilini ve kırık aynayı kaldırdı ve sarı fularını açtı. 'Yazma Charles. Böylesi daha merhametlice olur. Tuhaf, o zaman bitiyor diye düşünmüştüm, öyle değildi, şimdi bitiyor. İyi yürekli olmak istiyorsan lütfen yazma bana. İstemiyorum.. artık..' [sf 208]


6 Ağustos 2018 Pazartesi

AGATHA CHRİSTİE'nin Çevirisi Yapılmamış Eserleri


















ROMAN Giant’s Bread Mary Westmacott 

ANI Come, Tell How You Live / Star Over Bethlehem (Şiir&Tatil Öyküleri)



















TİYATRO Verdict / Rule of the Three / Akhnaton 


















HİKAYE Harlequin’s Lane / The Man from the Sea

























ŞİİR Road of Dreams / Poems 

İLAVELER

♥ Murder İn the Making - JOHN CURRAN
Agatha Christie kitaplarının haricinde John Curran'ın yazarın defterlerinden parçaları bir araya getirdiği iki kitabından ilki Altın Kitaplar'dan çıkmış olmasına rağmen ikincisi maalesef çevrilmedi. Yayınevi bu kitabı da bir gün listesine alır diye ümit ediyorum. 

♥ Alan Bradley'in de Flavia de Luce polisiyelerinden ilki; Bir Tuhaf Turta Davası'nı Domingo Yayınevi 'den okumuştuk fakat devamı gelmedi. Flavia'nın şimdiye kadar yazılan 9 kitabı daha var. Özellikle Alman ve Rus baskılarının kapaklarına hayran kaldığımı söylemeliyim. Yazarla görüştüğümde Türkçe yayın haklarının Pegasus Yayınları'nda olduğunu söylemişti fakat kendilerine yazdığımda serinin devamı adına bir cevap alamadım maalesef. Bu güzel kitaplar inşallah daha fazla ihmal edilmezler.



 

5 Ağustos 2018 Pazar

KARA PRENS Irıs Murdoch

Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 494

Kara Prens, yazarın okuduğum kitapları içerisinde en iyisi. Buna rağmen Julian'ın belirdiği bölüme kadar biraz sıkılarak okudum. Hatta kafamı veremeden ilerlediğimi farkettiğim için belli bir yere geldikten sonra tekrar başa döndüğümü hatırlıyorum. Fakat sonra roman açılıp derinleşti ve okuması zevkli bir hal aldı.

Anlatıcı Bradley Pearson, yaşlılığa adım atmak üzere olan bir yazar. Bradley'in kötü bir evlilik deneyimi yaşadığı eski karısı Christian, depresif kızkardeşi Priscilla, eski kayınbiraderi Francis, çömezi yazar Arnold ve ailesi romanın diğer karakterlerini oluşturuyor. Kara Prens'te bir olay örgüsü olmakla birlikte -Murdoch'un diğer romanlarında da sıklıkla görüldüğü gibi- baskın bir hikaye anlatımından ziyade kişilerin bunalımlarının, çıkmazlarının, aralarındaki çetrefilli ilişkilerin yol açtığı sorunların, yakınlaşmaların ve uzaklaşmaların sayfaları kapladığını söyleyebilirim.   

Kitabın en beğendiğim kısmının resmi olmayan bir ders dialogunda sunulan, on küsur sayfalık Hamlet eleştirisi olması pek şaşılacak bir şey değil. Iris Murdoch'un Shakespeare'ın yazarlık anlayışına ve Hamlet'in onu kaleminden çıkaran kişi için anlamına dair yorumları hayli ilginçti.
 
Sanatın korkunç şeylere bir çekicilik kazandırması, onun zaferi de olabilir, laneti de. [sf 10]

Başarısız bir evliliğin verdiği o soğuk ve donuk his, hiçbir şeye benzemez. İnsanın eski eşine duyduğu nefret de hiçbir şeye benzemez. (Böyle bir insan hangi cüretle mutlu olur?) Bu bağlamda arkadaşlıktan falan söz edenlere pek hak veremeyeceğim. Yıllarca her şeyin geri dönülmez bir biçimde bozulduğu ve kirlendiği hissiyle yaşadım, böyle bir şey insanın dünyasını hüzünlü bir hisle doldurur. Kendimi onun zihninden çıkaramıyordum. Bunun aşkla ilgisi yoktu. Böyle bir bağın acısını çekenler beni anlayacaktır. Bazı insanlar yalnızca başkalarının "bozucusu" ya da "soldurucusu'dur. Sanırım hemen hemen herkes birilerini bozmuş ya da soldurmuştur. Bir aziz hiç kimseyi bozmaz. Oysa tanıdığımız bazı kişiler, ortada olmadıkları zamanlarda gönül ferahlığıyla unutulabilirler. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur sözü, insanın kurtuluşu için bir umuttur. [sf 30-31]

Galiba yazdığı o duygusal mektup dönüm noktası oldu. Mektuplar ne kadar tehlikeli makineler. Galiba yavaş yavaş demode olmaları o kadar kötü bir şey değil. Mektuplar sonsuz kere okunabilir ve yorumlanabilir; hayal gücünü ve fantezileri harekete geçirebilir; ısrarcı olabilir, kor gibi yanan kıpkırmızı bir gösterge olabilir. Aşk mektubuna benzer bir mektup almayalı yıllar olmuştu. [sf 220]

Galiba uyudum. Beni dürten hoşluklar yüzünden sık sık uyanıp yine dalıyordum. Hem acı veren hoş bir arzu hem de tatmin edilmiş bir arzu bedenime sancılar veriyordu; nasıl olmuşsa ikisi de bir aradaydı. Kendi kendime hafif mırıltılar çıkarıyordum. Oluşumumda başka bir şeyler vardı sanki, çok hoş bir şeyler; bilincim ılık ve büyüleyici bir ışık altında kabarıp iniyordu. Baldan, şekerlemeden, acıbadem kurabiyesinden ve aynı zamanda çelikten de yapılmıştım. Masmavi bir boşluğun ortasında sessizce titreşen, çelik bir teldim. Bu sözcükler elbette duygularımı tarif edemiyor, onları tarif edebilecek bir sözcük olamaz zaten. Düşünmüyordum. Vardım. Bu cennete girmeye kalkan bir düşünce olursa hemen pılısını pırtısını toplayıp gitmesini söylüyordum. [sf 325]

Mutlu olduğumuz pek çok an oldu. Ama deniz kenarında yaptığımız ilk kahvaltıda hiçbir şeye benzemeyen bir sadelik ve yoğunluk vardı. Ümit bile bulaşmamıştı buna. Kusursuz bir birliktelikti bu; duyduğum mutluluk ancak seven ve sevilen kişinin ruhları dış dünyayla böylesine karışınca oluşabile- cek bir şeydi; böyle anlarda taşların, çimen yığınlarının, berrak suların ve rüzgârın sakin sesinin gerçekten varolabileceği bir gezegende bir kerelik ortaya çıkan bir mekân olduğuna inanıyordu insan. [sf 372]

Mutlu aşk benliği çözerek dünyayı görünür kılar. Mutsuz aşk ise saf acının açığa çıkmasıdır. [sf 412]

İnsanoğlunun anlamakta zorluk çektiği şeyleri sanat, bir anda öğretiverir. Alıştığı dünyanın bir santimetre ötesinde tümüyle yabancı başka bir dünyanın içinde kendini buluverir insan. Doğa, bir durumdan öteki duruma ite kaka atlattırılıveren insanlara unutkanlık bağışlayarak iyileştirir. Eğer kisşi düşünerek ve kasıtlı olarak sözcükleri kullanıp köprüler kurmaya, tablolar yapmaya teşebbüs ettiğinde, tarif etme ya da bağlantı kurma gücünün ne kadar yetersiz olduğunu çok geçmeden anlıyor. Sanat, yapay bir hafıza gibidir; ciddi sanatlara eşlik eden acı ise bu yapaylığın anlamıdır. Sanatçiların çoğu kendi küçük dünyalarının şairleridir, bir tek sesleri vardir ve bir tek şarkı söyleyebilirler. [sf 448] 

"Affetmek hep bir duygu gibi düşünülür. Aslında duyguların sona ermesi demektir." [sf 451]




30 Temmuz 2018 Pazartesi

MELEKLER ZAMANI Iris Murdoch

Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 285

Murdoch romanları arasında, son derece kasvetli bir atmosfere sahip olmasına rağmen en hızlı okuduğum bu kitaptı.

Romanın neredeyse tamamı bir evin içerisinde geçiyor ancak o bildik, sıcak, huzurlu evlerden biri değil bu. Papaz Carel ve onun şeytani karakterinin etkisi altına girmiş ev halkından müteşekkil; kardeşi öldüğü için himayesine aldığı yeğeni Elizabeth, kızı Muriel ve sadık hizmetçisi Pattie ile kurduğu tekinsiz, karanlık, küçük bir dünya. 

Melekler Zamanı, adını aldığı önermenin gülünçlüğü haricinde ilginç bir akışı olan, derin bir keder duygusuna garkolmuş bir roman. Kimseye bilhassa önereceğim bir kitap değil ama edebi anlamda yetkin olduğunu söyleyebilirim.

Lambaların ışığı onun üzerinden sofra örtüsünün dik İrlanda ketenine vurmuştu; ketenin beyazlığı üzerinde dört yapraklı yonca desenlerinin belli belirsiz altını ışıyordu. Peynir tekerlekleri gibi koskocaman, kat kat bir vişneli pastanın kesilmiş olduğu yerden, yumuşacık, kremalı içi gözüküyordu.  Fırında kızarmış tuzlu çörekler, üzerlerindeki erimiş tereyağının ağırlığıyla baygın düşmüşlerdi. Yapımcısının, nadideliğini belirtmek ve pahalılığını bağışlatmak için “Erik Çatnisi” diye pazarladığı yeşil erik reçeli, Waterford camından yapılma bir tabağın içinde ışıltılı ve kaygan bir dağ oluşturmuştu, çaydanlık şimdi doldurulmuştu ve sıcak suyla Hint çayının keskin duru kokusu Marcus’u sofraya buyur ediyordu. Marcus oturdu.  [sf 14]

Şiiri sahiden iyi miydi? Muriel merak ediyordu, insan kendi yazdıklarının niteliğini gerçekten kestirebilir miydi? Muriel bilmez değildi; sanatçı için “niyet“in altın ışığı çok zaman, gerçekleşen eserin üzerine vurur ve ortaya çıkmış  olan şeyin çizgilerini bu yanar döner aydınlığın içinde seçmek zorlaşır. Kimi zaman Muriel çalışmalarının iyi olduğunu, daha da önemlisi, yolunu tutturmuş, bir teknik oluşturarak gelişmeyi öğrenmiş olduğunu hissediyordu. Rastgele esinleri kâğıda döken bir amatör olmaktan çıkmıştı artık. Marangozlar, ayakkabıcılar gibi saatlerce, düzenli olarak çalışmayı öğrenmişti. En güzel dizelerini, bozmak korkusuyla titremeksizin söküp yeniden örebiliyordu. Hatta imgelerin büyülü uçurtmalar gibi çıkıp geldikleri o karanlık bölgelere ufaktan söz geçirmeye bile başlamıştı. Derken, kimi zaman da, belirli hiçbir neden olmaksızın, her şey toza ve küle dönüşüyordu. O zaman kıyamete değin çalışsa boşuna, hiçbir sonuç alamıyordu. [sf 118]

Babasının varlığı üzerinde bedensel bir baskıydı, düşünce değil de maddeymiş gibi içini daraltıyordu. Carel’i yüklenmiş ve bu yükün ağırlığıyla diz üstü çökmüştü sanki. Bu ağırlık bir kalksaydı omuzlarından, merhametli bir çekim gücü onu kurtarabilseydi! [sf 162]

Muriel hâlâ ayakta duruyordu; mendiliyle yüzünü sıvazlayarak karların hiç aralıksız yere inmesini seyrediyordu. Kar havayı doldurmuştu; artık ayrı ayrı tanelerden oluşmuşa değil de pencerenin dışında usul usul sallandırılan kocaman, beyaz, tüylü bir battaniyeye benziyordu. Kapı gene açıldı ve masaya konulan kahve tepsisinin şıkırtısı duyuldu. 
“Göçmenlere benziyorsun, çocuğum! Lütfen otur da nasıl olduğunu anlat bana. Son mektubuma karşılık vermen gerekirdi, öyle değil mi ya? Nezaket göstermiş olurdun.” 
“Bağışlayın,” dedi Muriel. Ocağın başına yaklaştı, oturdu. “Öyle... keyifsizim ki Londraya geleli beri.” Bunu söylememesi gerekirdi. Tam Norah’nın duymak istediği şeydi bu. 
Norah uzun bir an Muriel’i süzerek sessiz durdu. Sonra, “Bana her şeyi anlatsan iyi olacak, sanırım,” dedi. 
Muriel gözlerini Shadox’un oturma odasında dolaştırdı. Aynen anımsadığı gibiydi. Şöminede gür bir kömür ateşi yanıyor ve büyük, pirinç saplı ocak maşalarının üstüne ışık kıvılcımları serpiyordu. Şöminenin üzerine zarif çiçek desenli, pırıl pırıl beyaz, lekesiz porselen fincanlar dizilmişti. İki girintide beyaz boyalı ahşap kitap rafları vardı. Norah’nın kitapları, hâlâ üzerlerinde duran kâğıt kaplarıyla, tıpkı porselenleri gibi düzgün, pırıl pırıl ve renkli duruyordu. Koltukların çiçekli çinz örtüleri solunca tatlı, uçuk renkler almışlardı. Duvarlarda çağdaş Fransız üstatlarının çok güzel reprodüksiyonları asılıydı. Duvar kâğıdı minicik gül örnekliydi. Muriel bütün bunları, kendini de şaşkınlığa düşürten bir ferahlık duyusuyla içine sindirdi.  [sf 170]

Hâlâ Eugene’i düşünebiliyor olması Muriel’i hem şaşırttı hem de rahatlattı. İyi yürekli ve zararsız olduğu için Eugene hâlâ el altında ve özgürdü, Muriel’in mutsuzluğunun batağının dışında kalıyordu. Ama daha da kesin bir biçimde gerekli bir varlık olup çıkmıştı. Carel’i dengeliyen bir ağırlık, siyah figüre karşı beyaz figür. Muriel gene gidip ona herşeyi anlatmayı aklından geçirdi, hatta hayalinde onunla bir çok konuşma yaptı ve büyük avuntu buldu.  [sf  218]

Pattie de şimdi silik geliyordu ona, sanki o da çok uzak bir zaman dilimine aitmiş gibiydi. Eugene onu düşünmenin vereceği acıya karşı kendini çoktan yalıtmış, kapatmıştı. Bu acı başka bir yerde, ayrı olarak sürüyordu ama şimdi onun bedeniyle duyumsadığı tek şey hüzündü. Pattie’yi, kendisi gibi ayrık biri olduğu için sevmişti. Ama onun ayrıklığı çok başka bir türdendi. Onlar birbirlerinin gereksinmelerine cevap veremezlerdi aslında. Kendisi Pattie’yi geçmişine alamazdı, oysa varlığı geçmişinden ibaretti, çocukluğunun bulantısının çevresinde oluşmuş olan şu abus yumurta. Eugene Pattie’yi içine alıp tutamazdı nasılsa. Çok geçti, artık, kimseyi içine alıp tutamazdı o. Zamanla Pattie’yi bağışlardı elbet, yola gelirdi, hiç değilse onu anlamaya çalışırdı. Ne var ki Pattie ansızın çıkıp gittiği zaman Eugene bir bakıma rahatlamış ve çok geçmeden bu durumu kaçınılmaz olarak görmeye başlamıştı. Pattie’nin temsil ettiği mutluluksa onun için tehlikeli bir şeydi artık. Yaşlanmak demek mutluluğa ve üzgünlüğe, olaylarla durumların değil, bilinçle duyguların yol açtığını öğrenmek demektir. Eugene üzgün bir adamdı ve asla başkaları için mutluluk üretemiyecek, sıradan insanlar gibi bir evde yaşayamayacaktı. [sf 284]

29 Temmuz 2018 Pazar

AĞ Iris Murdoch

Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 288

Rüya Sakinleri'nden sonra Iris Murdoch'un diğer kitaplarını da okumak istemiştim, sonrasında sevgili arkadaşım Thalassapolis'le bir okuma yaptık ve böylece yazarın dört romanıyla daha tanışma fırsatım oldu. Düzenli bir şekilde peşpeşe okumak ayrıca hoşuma gittiği için, okumalarımızın bu yanını da çok seviyorum.

Eski zamanlarda birkaç başarılı kitap da yazmış olan Jake Donaghue, ikinci sınıf  kitaplara çevirmenlik yaparak Londra'da yaşamaktadır. Geçmişte derin bir dostluk hissiyle bağlanıp değer verdiği Hugo'yu ve aşık olduğu kadın; Anna'yı hatırlayarak onlar ile geçirdiği zamanları çok fazla düşünmeye başladığında, aslında tamamen hayatından kaybolup gitmediklerini anlar ve şehirdeki ortak tanıdıkları vasıtasıyla bu iki kişinin peşine düşer. Kitap Jake'in bu arayışlarını anlatırken, yakın ilişki içerisinde olduğu süreler içinde, insanları kendi hayal dünyasında şekillendirerek onlara kılıflar giydirmesinin aslında onları gerçekten tanımasına engel olan bir ağ gibi herşeyi kapladığını da söylemektedir. 

Iris Murdoch, ilerleyen yaşlarında yaptığı bir röportajında, en beğendiği kitabı olarak Ağ'ı salık vermişse de kitabı bir çeşit romantikliğe kapılarak seçmiş gibi geldi bana. İlk kitap, ilk kurşun, ilk heyecan gibi etkiler dolayısıyla böyle söylemiş olabilir.

Ağ, yazarın okuduğum beş kitabı içerisinde bana en muğlak, en sıkıcı görüneni oldu. Neredeyse koca bir bölüm süren, 'bir köpeği kaçırmak' sahnesi gibi absürt aksiyonlarını da maalesef beğenemedim.

İncelikli, dolambaçlı kişiler her zaman çok şey gördükleri için asla net yanıtlar veremezler. Benim sorunum, her zaman, "veçhe"lerin çeşitliliği olmuştur. [sf 12]

Tatlı bir mırıltı duyuluyordu, bu belki radyoydu belki de benim dilimi çözmek için Bayan Tinckham'ın okuduğu bir büyü sözü, nadide bir balığı ucu ucuna yakalamış olan ince bir olta telinin usulca kurulmasını andırır bir ses. [sf 22]

Konuştuğum sürece, şimdi bile, düşüncemi tam olarak belirteceğim yerde seni etkileyecek, senden tepki alacak şeyler söylüyorum. Bizim aramızda bile bu böyle; birbirini aldatmak için daha güçlü nedenleri olan iki kişi arasında daha da beterdir elbet. Aslını ararsan bizler buna öyle alışığız ki doğru dürüst farkına bile varmıyoruz. Dilin tümü, yalanlar üretmekte kullanılan bir makinedir. [sf 71]

Kendi yazdıklarını aradan bir süre geçtikten sonra yeniden okumak kişiye her zaman tuhaf bir duygu verir. Çünkü insan hemen her seferinde, mutlaka etkilenir. Bu değişik metnin sayfalarını çevirdikçe bana öyle geldi ki yazıldığı anla arama giren yıllar kitaba garip bir bağımsızlık kazandırmıştı. Çok eskiden, çocukluğundan tanıdığımız birini yetişkin olarak yeniden görmeye benziyordu. Eskisinden daha çok beğendiğim için değil, ama şimdi kitap artık bir biçimde tek başına ayakta durmaktaydı; en sonunda artık onunla banşabilirmişim gibi bir düşünce aklımdan geçti. Rastgele bir sayfayı açıp okumaya başladım. [sf 94]

Ben kalabalıklardan korkarım; oradan kurtulmak istiyordum, ama şimdi kıpırdamanın yolu yoktu. Kendimi yatıştırıp havai fişekleri seyre daldım. Nefis bir gösteriydi doğrusu. Fişekler kimi zaman teker teker, kimi zamansa toplu halde havaya fırlıyordu. Kimileri kulakları sağır edici bir çatırtıyla patlayıp minik altın yıldızlardan bir yağmur yağdırıyor, kimi hafif bir iç çekişiyle patlayarak havada hemen hemen kıpırtısız duran iri, renkli ışıklardan oluşma çiçekler gibi açılıyor, sonra iyice yavaştan, sönüp gidiyordu. Derken beş, altı fişek birden havaya fırlayınca bir an için gökyüzüne bir uçtan bir uca altın tozu ve kopmuş çiçekler saçılıyordu, bir çocuk odasının halısı üstündeki kaos misali. Boynum tutulmaya başlamıştı. Ensemi hafifçe ovuşturarak başımı her zamanki açısına getirdim, gözlerimi kalabalığın üzerinde şöyle bir dolaştırdım. İşte tam o anda Anna’yı gördüm.[sf 217]  

Gündüz uyuyanlar için özel kabuslar vardır; kısa, huzursuz uyku dakikalarına giriveren küçük, tedirgin rüyalar ki zihnin yüzeyine çıkar çıkmaz uyanıklık karabasanlarının ürküsüne karışır. Bu uyanışlar böyledir işte, mezarda uyanmak gibi: Yumruklarınız sıkılı, kaskatı uzanmış durumda gözlerinizi açar, bir acının sesini yükseltmesini beklersiniz; ama o, göğsünüzün üstüne soluğunuzu tıkayarak tüm ağırlığıyla abanmasına karşın, uzun süre hiç ses etmez. [sf 225]

Kimi durumların dolaşığı çözülemez. Tek çıkar yol bırakıp gitmektir. Jake, senin sorunun şu ki her şeyi duygusal yönden anlamak istiyorsun. Olmaz bu. Öteye beriye çarparak da olsa yola devam etmek gerek. Gerçek, öteye beriye çarpa çarpa yola devam etmekte yatar. [sf 259]

Böylece yaşar gideriz; zamanın sürekli ölümüyle haşır neşir bir ruh; yitik anlamlarla, yeniden yakalanamayan anlarla, anımsanmayan yüzlerle haşır neşir, ta ki en son darbe bütün bu an'larımızı sona erdirinceye ve o ruhu, çıkıp geldiği boşluğa geri gönderinceye değin. [sf 277]

20 Ekim 2017 Cuma

RİPLEY YERALTINDA Patricia Highsmith

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı:  2016
Sayfa Sayısı: 383

Ripley Yeraltında, Ripley serisinin ikinci kitabı. Bu kitapta Tom Ripley'i hayatını oldukça yoluna koymuş halde buluyoruz, evlenmiş, bir sanat galerisine ortak olarak işini kurmuş ve Fransız taşrasındaki büyük, güzel bir evde zenginliğinin keyfini çıkarır durumda.

Ripley'in sanat galerisinin en büyük gelir kaynağını Derwatt adında yaşlı bir ressama ait tablolar oluşturmaktadır. Derwatt'ın ürettiği eserler tükendiğinde, Tom bu işe yeni bir çare düşünür ve galeri yeniden yükselmeye başlar. Amerikalı bir işadamı olan Murchison, ressamın eserlerinden birini satın aldıktan sonra elindeki resmin sahte olduğundan şüphelenince işler karışacaktır.. 

Bu kitabı, Yetenekli Bay Ripley'e kıyasla daha doyurucu ve iyi buldum. Özellikle genç ressam Tufts'un oluşturduğu karmaşıklık ve gerginlik baya iyiydi.




19 Ekim 2017 Perşembe

YETENEKLİ BAY RİPLEY Patricia Highsmith

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 312

Tom Ripley'in tamahkar hikayesini daha önce okumamış olsam da filmini izlemiştim ama Deniz söyleyene kadar devam kitapları yazıldığından, bir seri olduğundan haberim yoktu. Geçtiğimiz yazın sonunda sevgili Thalassapolis ile Patricia Highsmith'in meşhur Ripley kitaplarından ikisini okuma fırsatım oldu.

Ripley bir barda, merhabası olan uzak bir arkadaşının babası ile karşılaşır. Adam, Tom'a oğlunun Avrupa'ya gittikten sonra Amerika'ya, ülkesine geri dönmek istemediğini ve bu sebeple çok üzüldüklerini anlatır, ondan Dickie'nin yanına giderek,  genç adamı geri dönmeye ikna etmesini ister, bunun karşılığında belli bir ücret de alacaktır. Tom Ripley, teklifi kabul ederek Dickie'nin yanına gittiğinde pek de sıcak karşılanmaz ama öyle kolay pes edecek biri değildir..

Polisiyeden ziyade gerilim yanı ağır bastığı ve çok hoş, akıcı bir anlatımı olduğu için Yetenekli Bay Ripley'i bir çırpıda okuyup bitirdiğimi söyleyebilirim. Açıkçası Patricia Highsmith'den daha basit ve kanlı bir kitap bekliyordum sanırım. Bunun yerine insan psikolojisine yoğunlaşan, şık bir romanla karşılaşmak hem şaşırttı, hem de memnun etti. 

Yazarın diğer kitaplarını da merak ediyorum ama maalesef birçoğunun baskısı tükenmiş durumda, Ripley serisi gibi diğerlerini de Can Yayınları yeniden yayınlarsa okumak istiyorum.