30 Temmuz 2016 Cumartesi

GURBET HİKAYELERİ VE YERALTINDA DÜNYA VAR Refik Halid Karay

Yayın Evi: İnkılap Kitabevi
Basım Yılı: 2006
Sayfa Sayısı: 311

Yazarın siyasi sürgünü sırasında kaldığı Halep ve Lübnan'da yazdığı veya İstanbul'da kaleme alırken bu coğrafyalarda geçen konuları işlediği hikayeleri Gurbet Hikayeleri adı altında toplanıyor:

Yara, Eskici, Antikacı, Testi, Fener, Zincir, Gözyaşı, Keklik, Akrep, Köpek, Lavrans, Çıban, Kaçak, Güneş, Hülle, İstanbul, Dişçi.

Refik Halid Karay'ın Türkçe'ye hakimiyeti tartışılmaz ama dili çok güzel olsa da bu hikayeleri çok severek okuduğumu söyleyemeyeceğim.

Kitapta hikayelerden sonra yer alan Yeraltında Dünya Var ise psikolojik gerilim, gizem ve tutku içeren bir macera romanı.

Şam ile Halep arasındaki Buka Ovasında, halasından kalan ıssız bir çiftlikte birkaç adamıyla beraber yaşayan Nebil, yağmurlu bir gece çiftliğin yakınlarında yola saplanan bir otomobildeki yolculara yardımcı olur, dört adam ve Nihan adında bir kadından oluşan grubu gece evinde misafir eder. Nihan'la aralarında bir etkileşim de yaşanacak ve bu yakınlaşma Nebil'in arazisinde gömülü olduğuna inanılan, birçok kişinin peşinde olduğu bir defineyi arama üzerinden devam edecektir..

Yeraltında Dünya Var'ı hikayelere kıyasla daha bir merakla okudum, konusu gayet ilginçti, Nihan'ın oyunları da bana aynı yazarın Nilgün romanını anımsattı. Nihan karakteri, Nilgün'ün bir prototipi gibi, Refik Halid Karay'ın idealize ettiği, sevilecek kadını çizmesi açısından benziyorlar. Romanın yazıldığı döneme göre (1953) modern bir kurgusu var ve günümüzde çok beğenilen Dövüş Kulübü, Akıl Defteri, Zindan Adası v.b. filmler gibi şaşırtıcı bir son içeriyor.

Bana öyle gelir ki, seçme adamlar; bir olay karşısında sadece -benim gibi- etkilenenler, belirsiz şeyler duyup ruhlarından incinenler değildir; üzüntüyle beraber bir hüküm verebilenlerdir. Soğuktan veya sıcaktan bitkiler de birşeyler duyarlar, fakar korunamazlar, etkisinde kalmakla yetinirler. [Antikacı, sf 21]

Can sıkıntısının bir sesi vardır; böyle bir zamanda, o gurbet odasında  duyarsınız: Eski mobilyaların tahtalarını dişleyen gizli kurtların sürekli çıkardığı kemirici, işleyici ses...birden eskiyiveren gönlünüzde bu kurdu ve bu sesi işitirsiniz ve oyduğu delikten incecik tozların içinize biriktiğini duyarsınız. [Zincir, sf 32]

29 Temmuz 2016 Cuma

SON PERDE Roald Dahl

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 1987
Sayfa Sayısı: 186

Roald Dahl'in çocuk romanlarından uyarlanan Charlie'nin Çikolata Fabrikası ve Dev Şeftali filmlerini seyretmiştim ama yazdıklarından herhangi bir şey okuma fırsatım olmamıştı. D&R'ın Can Yayınları kampanyası dahilinde Son Perde kitabını gördüğümde hemen aldım, bir yerden başlamak için. Son Perde, Roald Dahl'ın büyükler için yazdığı tekinsiz öykülerden, Tomris Uyar'ın çevirdiği bir seçki.

Roald Dahl'in etkileyici hayalgücü ve yumuşak bir şekilde başlayıp hikaye bittiğinde çarpan anlatımının yanısıra bu kitabın Türkçesi de çok güzeldi. (Tomris Uyar ne çevirdiyse okumak lazım.)

Pansiyoncu Kadın ♥

Billy Weaver, iş için taşrada bir kasabaya giden, on yedi yaşında bir delikanlıdır. Ona tavsiye edilen Güzel ile Canavar oteline doğru giderken yolda şirin bir pansiyon görür, pencereden görünen odaya bir göz attığında şöminede yanan ateş, önünde uzanmış yatan sevimli bir köpekle içerisi adeta bir ev gibi sıcak görünür ve fiyatı da uygun olunca orada kalmaya karar verir..

Cennete Çıkan Yol ♥

Bayan Foster'in en büyük takıntısı bir yerlere geç kalmaktır ve kocası ise onun titizlenmeleriyle adeta dalga geçercesine daima işi ağırdan alır. Yaşlı kadın, kızı ve torunlarını görmeye Paris'e gidecekken yine Bay Foster yüzünden iki defa uçağa yetişememe tehlikesi atlatır.. Döndüğünde belki de bu sıkıntıyı bir daha hiç yaşamayacaktır.

Son Perde

Çok bağlı olduğu kocası Ed'i bir trafik kazasında kaybeden Anna, iki kızı evlenip oğlu da üniversite için başka bir şehre gittikten sonra büyük bir boşluğa düşer. Çocuklara yardım amaçlı çalışan bir derneğin işleri için gittiği Dallas'ta, gençliğinde kalan bir arkadaşının oturduğunu hatırlar. Conrad ona evlenme teklif etmiş ama Anna Ed'i tercih etmiştir. Conrad'ı arar ve eski hikaye yeniden canlanır.

Bayan Bixby ve Albayın Kürkü

Uzun zaman gizli bir ilişki içerisinde olduğu zengin Albay'ın veda hediyesi olarak verdiği kürke, nereden geldiğini kocasına belli etmeden sahip olmak isteyen Bayan Bixby'nin tersine dönen dolaplarını anlatan bir hikaye.

Çeşni

Eski ahbapları olan bir şarap tadıcısını yemeğe davet eden Schofield ailesi ve evin babasının şarabın tarihi ve üretildiği bağı tahmin etmesi üzerine adamla bahse girmesini anlatıyor.

Deri

Yaşlı Drioli, beş parasız ve aç sokaklarda yürürken, bir sanat galerisinin vitrininde ona tanıdık gelen bir resim görür. Resmi yapan gençlik arkadaşı Soutine'dir ve yaşlı adamın sırtında da bir eseri vardır. Drioli galeriden içeri girer ve ressama ait sergiyi görmeye gelmiş topluluğa bunu açıklar, galeri sahibi ve sanatseverler önce inanmasalar da resmi gördüklerinde büyük bir ilgi gösterirler. Yaşlı adam derisinde taşıdığı bu eser sayesinde sefaletten kurtulabilecek midir?

Dilek

Bir yara kabuğu ve bir halı üzerinden çocukluğun hayalgücüne dair yazılmış kısa bir hikaye.

Georgy Porgy

Annesinin her konuda serbestçe bilgi ve deneyim sahibi olmasını istediği George'un başına gelen travmatik olay, tüm hayatını ve özellikle kadınlara bakış açısını etkileyecektir.

Çakırpençe Foxley

Kendi halinde bir memur olan Perkins her gün işe gidip gelirken bindiği trende, bir gün eski bir yatılı okul arkadaşıyla karşılaşır. Geçmişinin sarsıcı bir parçası olan bu adamla aynı kompartımanda yaptığı yolculuk boyunca, neler yaşadığını okuruz ve Perkins sonunda onunla yüzleşmeye karar verir.

Otomatik Dev Gramatizör ♥

Alfred Knipe, ana öğeler verildiğinde kendi kendine bütün bir roman veya öykü yazabilen bir makina tasarlar. Yazı ajansının sahibi patronu ile birlikte yazarların isim haklarını tek tek toplamaya başlar ve dev bir makineden çıkan, çok satan binlerce kitap oluştururlar.


15 Temmuz 2016 Cuma

TAM BENİM TİPİM Simon Garfield


Yayın Evi: Domingo Yayınları
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 339

Yazı karakterleri ve onların etrafında gelişen dünyayı, ilk metal baskı harflerinden, bilgisayar fontlarına uzanan yolculuğun ayrıntılarını, ufak sırlarını anlatan; fotoğraf, resimler ve çizimlerle zenginleştirilmiş bir kitap.

Bilgisayarla ilk tanıştığım zamanlardan beri yazıtipleriyle oynamayı çok seven biri olarak, onlara dair anlamları okumak hoşuma gitti. Hangi yazıtipi nerede kullanılmalı, en sevilen fontlar, hiç hoşlanılmayanlar, bazı markalarla özdeşleşen karakterler, fontları oluşturan ilginç insanlar v.s. konuya merakı olanların kütüphanesinde bulunması gereken bir kitap diye düşünüyorum. 

Kitaba dair daha ayrıntılı, uzun bir yazı okumak isterseniz bu linkten ulaşabilirsiniz.


14 Temmuz 2016 Perşembe

ARABESK Barbara Nadel

Yayın Evi: Maceraperest Kitap
Basım Yılı: 2003
Sayfa Sayısı: 335

Sevin Okyay'ın polisiye üzerine radyo programlarından birini dinlerken Barbara Nadel'den bahsettiğini duymuş ve Türkiye polisiyeleri kurgulayan yabancı bir kadın yazar fikri ilginç geldiği için kitaplarından birini almıştım.

Doğulu bir türkücünün Beyoğlu'nda herkesten gizlediği bir evde sakladığı bir karısı ve bebeği vardır. Kadın öldürülür ve bebek de kaçırılır. Şüpheler türkücü Erol'un uzatmalı metresi Tansu ve menajeri üzerinde toplanır. Tansu estetiklerle genç görünmeye çalışan yaşlı bir şarkıcıdır. Komiser Süleyman ve ustası Komiser Çetin İkmen, bebeği bulmak ve cinayeti çözmek için çalışmaya başlarlar..

Çok nadir birkaç kitap hariç genellikle hayalkırıklığı olsa da zaman zaman Agatha Christie dışında polisiyeler okumayı deniyorum. Arabesk'in de ilk birkaç sayfasını okuduktan sonra fena halde sıkıldım. Tam olarak nüfuz etmesi mümkün olmayan bir ülkenin insanları üzerine bir hikaye kurgulamaya kalktığı ve bunu ustalıkla yapamadığı için, ister istemez özenti ve uyduruk görünmesini bir tarafa bırakıyorum, genel kurgusunu ve mevzularını da hiç beğenmedim.

Kitabı okumadan önce Barbara Nadel bir nam-ı müstear mı acaba diye düşünmüştüm, mesela Sevin Okyay'a ait olabilirdi. Tam o sıralarda David Suchet'ın Agatha Christie'nin gizemlerinin izini sürdüğü bir belgeselde İstanbul'a gelip bu kadınla görüştüğünü izleyince, varlığı netleşti tabii. Yine aynı belgeseldeydi sanırım, David Suchet, Belçika'ya gidiyor ve Belçikalıların Hercule Poirot'yu nasıl sevip bağırlarına bastıklarını görüyordu.

Agatha Christie ise Belçikalılardan 'biz onu öyle, bunu böyle yapmayız' mealinde mektuplar aldığını, hatta en başta niye Belçikalı bir dedektif seçtiğini de bilemediğini söyler. Onun yaptığı, savaş döneminde evlerinde kalan Belçikalıları iyice gözlemledikten sonra sadece bir kişi, ustaca bir profil çizmek. Bu sebeple kabul görmüş olmalı, birkaç istisnai durum hariç.

Ancak bir süre orada yaşamış olsa da özünde tamamen yabancı olduğu bir coğrafyayı, doğusundan batısına, mezheplerinden sanatçılarına varıncaya kadar oryantalist bir yem olarak kullanmak isteyip roman serisi oluşturmak Barbara Nadel'in altından kalkamayacağı kadar güç olmuş ve çuvallamış görünüyor.


13 Temmuz 2016 Çarşamba

ODAMDA YOLCULUK Xavier de Maistre

Yayın Evi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Basım Yılı: Kasım 2014
Sayfa Sayısı: 116

1790 yılında, Fransız ordusunda görevli iken bir düelloya karışması sonucu kırkiki günlük bir ev hapsine mahkum edilen Xavier de Maistre, odasından çıkmadan geçirdiği bu günler boyunca düşüncelerini bir ruhsal yolculuk gibi yazarken, içinde bulunduğu odayı, eşyaları, tabloları da hatıra ve anlamlarıyla detaylı bir şekilde anlatıyor. 

Odasının ve kafasının içinde yolculuk eden bir yazar fikri gayet ilginç ve hoş, anlatımı da sıkmadan, uzatmadan ilerliyor. Odamda Yolculuk'u keyifle okudum ama ancak bitirdikten sonra devamı niteliğinde bir ikinci kitap daha olduğunu farkettim. Bu güzel kapağından dolayı Kırmızı Kedi'den almak yerine, Odamda Gece Seferi ile birleştirip basan İletişim Yayınları'ndan edinsemdaha iyi olurmuş. Onu da alıcaz mecbur. :)

Koltuk mükemmel bir mobilyadır; özellikle tefekküre yatan herkese son derece elzemdir. Uzun kış gecelerinde, kalabalık toplantıların gürültü patırtısından uzakta, yavaşça içine gömülmek, kimi zaman hoş, her zamansa ihtiyatlı bir tavırdır. Güzel bir ateş, kitaplar, kalemler; sıkıntıya bunlardan iyi çare olur mu! [sf 13]
 

12 Temmuz 2016 Salı

KÜÇÜK PRENS'İN GÜZEL HİKAYESİ Antoine de Saint-Exupéry

Yayın Evi: Mavi Bulut Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 223

Antoine de Saint-Exupéry'nin Küçük Prens'ini seneler önce kütüphanenin çocuk bölümünden alıp okumuştum, Cemal Süreya-Tomris Uyar çevirisiydi ve hikayesi gibi dili de gerçekten çok güzeldi. Küçük Prens'i daha sonra edindim ama başka bir çeviri olduğu için aynı lezzeti maalesef bulamamıştım. Cemal Süreya-Tomris Uyar'ın çevirdiği kitapları ise adına sahaf demek istemediğim bazı kişiler, adeta hunharca yükselttikleri fiyatlara satmaya çalışıyorlardı.

1 Ocak 2015 tarihi gelip, yazarın ölümünün üzerinden 70 yıl geçtiği için telif haklarının kalkmasına bu açıdan çok memnun oldum, evet yayınevleri ve kırtasiye üreticileri fazlasıyla cılkını çıkarıp etinden sütünden nesi varsa yararlandılar ama bu arada o nefis çeviri de yeniden basıldı. ♥

Aynı dönemde Mavi Bulut Yayınları'ndan koleksiyonluk denilebilecek iki kitap almıştım; Küçük Prens'in Güzel Hikayesi ve Küçük Prens Üç Boyutlu. Pop-up tabir edilen üç boyutlu kitapta sadece orijinal hikaye ve kitabın sayfaları açıldığında makete dönüşen, bazı kısımlarını oynatabildiğiniz çizimler var. Gayet oyuncaklı, hoş bir basım. Diğer kitapta ise Küçük Prens'le beraber, yazarın Amerika'daki hayatı ve hikayeyi yazma sürecinde yaşadıkları, ilk basımların fotoğrafları, yayınlanmamış bir bölüm, kendi suluboya çizimleri, arkadaşlarının, başka eleştirmen ve yazarların kitap hakkında yorumları bulunuyor. Kısaca sevdiğiniz bir şey etrafında daha çok şey okumayı sevenlerdenseniz çok beğeneceğiniz bir derleme diyebilirim. 

Küçük Prens'in Güzel Hikayesi'ni okurken Antoine de Saint-Exupéry'nin diğer kitaplarını da çok merak ettim, sık sık bahis açılıyordu. Maalesef bir çoğunun yeni basımı yok gibi ama yine de bulunmaz değiller. Ne zaman sıra gelirse,onları da okumak niyetindeyim.

'Başka bir şey daha düşündüm. Otoyol-insanlar ve patika-insanlar vardır. Otoyol-insanlar beni sıkar. Kilometre tabelaları arasındaki şosede sıkılırım. Bu insanlar hep belli bir şeye doğru yol alırlar. Bir kazanç, bir hırs. Oysa patikalar boyunca, kilometre levhaları değil, fındık ağaçları vardır. Orada olmak için oradasınızdır. Her adımda tam da orada olmak için oradasınızdır, başka bir yere gitmek için değil. Kilometre levhalarından asla bir şey çıkaramazsınız...'  [Madame De La Rose'a Mektup, sf 49]

Gezegenimiz elbette Dünya denen somut yerdir ama gene de bizim yaşadığımız gezegen aslında hayalgücümüzdeki ve kalbimizdekidir. Bugüne kadar sevdiğimiz, yüzleri yok olsa bile varlıkları süren herkes ve her şeyle, sohbetler ve kahkahalarla doludur. Bizim sayılan gezegen içimizde taşıdığımızdır. Burada güzelliği, bilgiyi, hayatın kırılganlığını ve kudretini, mutsuzluğu, hayal kırıklığını, çılgınlığı, mutluluğu, aşkı, daimi yakınlıkla kurulan duygusal dünyayı keşfederiz. 'Bu uyuyan küçük prenste, beni en çok şaşırtan bir çiçeğe olan sadakati, uyuduğunda bile bir lambanın ışığı gibi içinde parlayan gülün imgesidir..' [Thomas De Koninck, Yorumlar sf 215]
 



11 Temmuz 2016 Pazartesi

ÖRGÜ KULÜBÜ Kate Jacobs

Yayın Evi: Mikado Yayınları
Basım Yılı:  2009
Sayfa Sayısı: 368

Biraz bakar, sonra hızlı bir şekilde okuyup bitiririm diye düşündüğüm bir kitaptı, Örgü Kulübü. Kapağı ve adının sıcaklığı hoşuma gittiği için almıştım. Ama okumaya başlayınca bir çoksatardan beklediğim kadar sığ olmadığını gördüm ve zevkle devam ettim.

Georgia Walker, uzun yıllardır New York'ta bir tuhafiye dükkanı işleten ve kızıyla birlikte dükkanın üzerindeki ufak evinde yaşayan bekar bir kadındır. Yalnız bir anne olarak çeşitli zorluklarla düzenini kurmuş olsa da, geçmişte, onu yarıyolda bırakıp giden iki kişinin ihanet izlerini hâlâ kalbinde taşımaktadır; sevgilisi James ve çok yakın kız arkadaşı Cathy. 

Georgia'nın her konuda en büyük desteği kocasını kaybetmiş yaşlı bir kadın olan Anitadır ve dükkanın işlerine bakan Peri de biraz yükünü hafifletmektedir. Walker ve Kızı adındaki dükkanın elişi malzemeleri almaya gelen daimi müşterileri vardır, bazı kadınlar nasıl örgü örecekleri konusunda da onlardan yardım isterler, dükkanın ortasındaki küçük masanın etrafında yavaş yavaş bir topluluk oluşur. Her Cuma akşamı toplanarak birlikte örgü örerken hayatlarına dair birşeyler de paylaşırlar, aralarındaki bağ giderek kuvvetlenir.  

Belli bir ayarda giden hayatı, James ve Cathy'nin peşpeşe çıkagelmesiyle altüst olan Georgia, onlarla başetmeye çalışırken en büyük yardımı da dükkanındaki bu minik kulüpten görecektir..

Kitabın edebi bir değeri yok elbette ama Kate Jacobs hayata dair acı ve tatlı şeyleri güzel dengeleyerek, saçmalamadan veya basitleştirmeden hoş bir roman yazmış. Özellikle böyle tatlı bir kitap için cesur bir sonu var diyebilirim.

'Gitmesine neden olacak bir şey mi yaptın?' dedi Dakota mısır gevreğinden başını kaldırıp annesine dik dik bakarak (İşte bu gibi zamanlarda Georgia Anita'nın tavsiyelerini bir mantra gibi uyguluyordu: Babasıyla ilgili gerçek sadece Dakota'nın duygularını incitecektir ve bunu ona söylediğin için senden nefret edecektir.) Bu yüzden Georgia konuyu saptırmış ve iyi gitmeyen ilişkiler konusunda belli belirsiz konuşmuştu ve Dakota'yı çok sevdiklerini ve onun ayrılmalarında hiçbir suçu olmadığını söylemişti. [sf 21]

10 Temmuz 2016 Pazar

SANAT VE İNSAN Vedat Erkul

Yayın Evi: Timaş Yayınları
Basım Yılı: 1996
Sayfa Sayısı: 270

Sanat nedir? Sanatçı kimdir? gibi klasik soruların alışılagelmiş cevaplarından başlayarak, soyut İslam sanatı ve Batı sanatını karşılaştıran, sanat akımları, meşhur yabancı ressamlar ve Türk ressamlarından kısa kısa bahseden bir kitap, Sanat ve İnsan.

Yazarın bakış açısını büyük ölçüde takdir etmeme rağmen, Picasso'nun hat sanatı hayranlığına dair anektod* gibi birkaç şeye takılıp kitabın farklı bölümlerinde tekrarlaması,  mevzu (sanat) hakkında halihazırda çok defa söylenmiş sözleri kendi cümleleriyle bir kere daha ifade etmesi ve redaksiyon hataları okumaya ilk başladığımda yarıda bırakmama sebep olmuştu. Bitirmeden içim rahat etmeyeceği için aradan zaman geçtikten sonra hızlı bir şekilde tamamladım.

Leonardo'nun ülkesi İtalya klasik resimlerinin alışılmış ortak bir özelliği vardır: portre resimlerdeki ifadesizlik ve katılık. Bu ifadesizlik ve katılık, teknik eksiklikten değildir. Doğru çizim, perspektif doğruluk ve sabırla yapılan ve hiçbirşeyi eksik olmayan o eski resimler yine de kuru ve ifadesiz oluyordu. Yapılan resimler yaşayan varlıklardan çok hareketsiz heykellere benzerdi. Bunu hisseden ressamlar, bu katılığı ve hareketsizliği yok etmek için türlü yollara başvurdular. Ne yaptılarsa meseleyi çözemediler. Yapılan resimler, uyuyan masal kahramanları gibi hareketsiz oluyordu. Botticelli, bu katılığı yok etmek için, saçlara dalgalı şekil vermeyi, kumaşlara kıvrımlar vererek, kenar çizgilerini yumuşatarak çalıştı. Doğru ve gerçek çözümü ancak Leonardo buldu. Sufumato (giderek erime) denen yöntemi kullandı. Ressam, seyirciye çözmesi gereken birşeyler bıraktı. Kenar çizgilerini yumuşattı, kenarlar gittikçe eriyerek gölgede kaybolur şekle soktu. Giderek eriyip kaybolan kenar çizgisi ve yumuşak renkler seyredenin hayalgücüne göre şekillenir oldu. Bir biçim başka bir biçim içinde erir şekilde boyandı. 

Leonardo, Mona Lisa isimli tablosunda sufumato yönteminden bilerek faydalandı. Bir insan portresinde, ifade denilen şey ağız köşeleri ile gözlerin köşelerinde saklıdır. Leonardo'nun, yumuşak bir loşluğa daldırarak özellikle belirsiz bıraktığı yerler işte bu ağız ve gözlerin köşeleridir. Bu sebeple seyirci, bu portrenin bakışındaki ruh hali ve ifadesinden tedirgin olmakta, ilgisi ve merakı kabarmaktadır. Yüzündeki ifade seyredenin elinden kaçıyormuş gibi gelmektedir. [sf  199]

* Ressam Hasan Kavruk, çıktığı Avrupa gezilerinin birinde, Picasso'nun Paris'teki atölyesine uğrayıp izin verirse atölyesinde çalışarak çok şeyler öğrenmek istediğini belirtir. Bunun üzerine Picasso:
'Sen Türksün değil mi?' diye sorar ve 'Biz bugün sanatta sizin eski hattatlarınızın yaptıklarını yapmaya çalışıyoruz. Sen hemen memleketine dön ve kendi hat sanatını incele', der.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

MEVLÂNÂ'DAN RUHA DOKUNAN DÜŞÜNCELER Haz. Aslı Aker

Yayın Evi: Carpe Diem Yayınları
Basım Yılı: 2006
Sayfa Sayısı: 164

Ruha Dokunan Düşünceler serisinden dört kitap var elimde, 2007 yılında Tüyap Kitap Fuarı'ndan almıştım. Carpe Diem standındaki çok sıcakkanlı, güleryüzlü karşılama, kitapların aralarına serpiştirdikleri şekerler ve aldığım, görünümleri de şeker gibi bu kitapları güzel bir kurdeleyle fiyonk yapıp paketlemeleri bugün gibi aklımdadır.

Bu tür aforizma kitaplarını baştan sona okumak, diğer kitaplara nazaran biraz daha zor. Önce ve sonrasında ne yazdığını bilmeden yazarın kitaplarından çıkarılıp alınmış cümlelere adapte olmaya çalışmak -içeriği her ne kadar güzel olursa olsun- insanı yoruyor.

O sebeple belki de bu kitaplar bu türde edindiğim son kitaplardı, bilemiyorum. Hepsini parça parça biraz okumuşumdur ama artık okunacaklar kitaplığından çıkmalarını istediğim için tamamen bitirmek amacıyla ilk olarak Mevlânâ Celâleddîn Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî derlemesini okudum.

Öyle büyük bir alim, derin bir gönül insanının sözleri için ne denilebilir ki? Çok güzel, derin mânâlı ve öğretici alıntılardı.

Bu dünya bir dağdır, yaptıklarımızsa ses. Ses yankılanır, yine bize döner gelir. [sf 30]

Dilden, ağızdan ansızın çıkan sözü yaydan fırlamış bir ok diye bil. O ok, bir daha geri dönmez. 
(...)
Ey dil (gönül)! Hem sonsuz bir hazinesin sen, hem de dermanı bulunmaz bir dertsin. [sf 34]

Koku satanların tablalarına bak. Her cinsi, kendi cinsinin yanına koyarlar. Cinsleri kendi cinsleriyle karıştırır, bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler. Fakat mercimek, şeker arasına karışırsa taneleri birer birer ayıklarlar. [sf 35]

Sen, seni yolundan alıkoyandan, bizim kapımızdan uzaklaştırandan şikayet et!
Gerçekte her düşman, senin ilacından. seni faydalandırır, gönlünü alır senin. Çünkü ondan kaçar, ıssız köşelere sığınır, Allah'ın lütfundan yardım dilersin.
Dostlarınsa asıl düşmanlarındır. Onlar seni Hakk'ın kapısından uzaklaştırır, meşgul ederler. [sf 43]

Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir. [sf 50]

Kimi, falan adamın huyu kötü diye şikayet ederken görürsen, bil ki bu şikayetçinin huyu kötüdür. Kötüdür ki o kötü huylunun kötülüğünü söylüyor. Çünkü iyi huylu, kötü tabiatlılara tahammül eden, onların fenalığını söylemeyendir. [sf 51]

Benim canım, senin canını tanıdı mı, görüp geçirdiklerinin aynı şeyler olduğunu hatırlarlar. [sf 51]

Bu âlem uykusunda neler yaptıysan uyanınca hepsini apaçık görürsün. Ve anlarsın ki rüyada bu kötü işleri yaptın ama onlar geçip gitmedi, hepsinin bir tabiri var. [sf 54]

Herkesi bir iş için yetiştirmiş, gönlüne de o işin meylini vermişlerdir. Gönlünde bir meyil olmadıkça el, ayak nasıl hareket eder? Su, rüzgar olmadıkça nasıl akar, savrulur? [sf 97]


12 Mayıs 2016 Perşembe

YÜZÜNDE BİR YER Sema Kaygusuz

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: Kasım 2012
Sayfa Sayısı: 171

Karaduygun'dan sonra Sema Kaygusuz'un okuduğum ikinci kitabı. İmgeler, efsanevi karakterler, masal gibi anlatımlarla dolu olmasına rağmen, kolay okunan, dili ahenkli bir roman.

Roman karakterinin, tüm ailesini kaybettikten sonra Dersim'den Samsun'a göç eden babaannesi Bese, onun özellikle Hızır aleyhisselam ve incir öğeleriyle yoğrulan hikayesi.

Sema Kaygusuz, romanın önsözünde ve röportajlarında kendi köklerinin yazdığı kitaba nasıl yansıdığını uzun uzun anlatmış. Yüzünde Bir Yer için yazar 'Bildiğim bir ağrıyı yazdım.' diyor. Yerinde bir tanım diye düşünüyorum.

Kadim hikâyelerin böyle bir etkisi vardır işte. Yaşanmış ve yaşanacak olanı köklendirirler. Geçip gitmekte olan şu saniye genişleyerek devasa bir küreye dönüşür. Art arda dizilen cümlelerle kalıba kesilen zamanın nabzı hikâyeler sayesinde duyulmaya başlar. Hikâye anlatmak şekil çıkarmaktır zamandan. Bir bakıma yolundan döndürmektir birisini, bir bakıma susturmak… Dinlemek için susmak zorunda kalır, sözcüklerin gitgide büyüdüğü başka bir uzama, Eliha’nın zamanına fırlatılırsın.  [sf 33]
 

Seni fark ettiği an geniş bir gülümseme kaplıyor yüzünü. Sadece ağzıyla değil, burnuyla, alnıyla, yük çeken omuzlarıyla beraber, bütün mahalleye yayılan bir arzuyla gülümsüyor. Güzel bir ülkeye bakıyor sanki. Gözlerinde pırıltılı bir sadakat. Bu kusursuz an gelip geçtiğinde iyileşmeyecek bir yara açılıyor içinde. Elinde fotoğraf makinesi, nereye gidersen git bu gülüşü asla yakalayamayacağını henüz bilmiyorsun. [sf 89] 

Bir marangoza rasladım, işini yapan adamın  gövdesinden yayılan buğuyu görebiliyordum.Tüm varlığıyla ağaca yoğunlaşmıştı, düşünceden ve kaygıdan arık  göz kamaştırıcı bir bütünlükle, kirpiklerini dahi kıpırdatmıyordu. Sadece ve sadece eyleyen bir adam olarak, başına ve vücuduna biriken ağaç tozlarıyla kirazın ta kendisi oluyordu, sadece eyleyen biri oluyordum bende. [sf.164]