18 Ağustos 2018 Cumartesi

KÖR BAYKUŞ Sadık Hidayet

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 88

Kör Baykuş'u dilimize çeviren Behçet Necatigil, önsözde kitabı; 'afyon tiryakisi bir ruh hastasının, güzellik ve dürüstlüğü aradığı yolda yenik düşerek kendini şeytana teslim edişini anlatan bir eser' olarak tanımlıyor.

Sadık Hidayet'in bu kısa romanını okumak, zifiri karanlık bir koridorda, ürpertici sesler duyarak, kulağına buz gibi nefesler üflenerek, istemeden de olsa merak ederek ilerlemek gibi. O derece kasvetli bir havası var ki devam etmeye tahammül edebilmek için tek sığınma noktası edebi dilinin güzelliği oluyor. Anlattığı tekinsiz, korkunç hikayeyi öyle bir hale bürümüş, öylesine ahenkli bir şekilde kurgulamış ki bu kadar dile düşmesinin sebebini de anlıyorsunuz.

İçimde ilk görüşten kalma, âşinâ bir duygu: Ben onu tanıyorum. İki sevdalı hep aynı hisse kapılmazlar mı, birbirlerine önceden rastladıkları, aralarında esrarlı bağlar olduğu duygusuna kapılmazlar mı? [sf 20]

Son defa, her akşamki gibi dolaşmaya çıktığımda hava kapalıydı, yağmur yağıyordu, çevreyi yoğun bir sis kaplamıştı. Renklerin şiddetini, eşyalardaki kenar çizgilerinin şirretliğini hafifleten bu ıslak havada bir ferahlık, bir huzur hissettim. Yağmur, karanlık düşüncelerimi yıkamıştı sanki. [sf 22]

 Parmak uçlarına basa basa çekilip gidiyordu gece. Sanki yorgunluk çıkarmıştı, kanaatkardı, bu kadarı yeterdi ona. Uzak, hafif sesler duyuluyordu. Bir göçmen kuş, rüya görüyordu belki, belki bitkiler büyüyordu. Solgun yıldızlar, bulut kümeleri gerisinde kayboluyorlardı. Yüzümde sabahın yumuşak soluğunu hissediyordum ve horoz sesleri yükseldi uzaktan. [sf 27]

Yolun çevresini yoğun sis kaplamıştı, cenaze arabası tepeleri, düzlükleri, dere yataklarını acayip bir sürat ve rahatlıkla geçiyordu. Çevremde ne rüyada, ne uyanık hiç görmediğim bir panorama açılıyor,
genişliyordu: Yolun iki yanında çentikli tepeler, acayip bodur ve ilençli ağaçlar; aralarından bakan kül rengi, üç köşe, küp, prizma biçimi evler; evlerde küçük, karanlık, camsız pencereler görüyordum. Bu pencereler hezeyan halinde bir insanın perişan gözlerine benziyorlardı. Duvarlarda ne vardı ki, ta kalbine kadar üşütüyor, ürpertiyordu insanı. Bu evlerde hiçbir zaman hiçbir canlı oturmamıştı âdeta. [sf 29]


Dünya, ıssız yaslı bir ev gibi görünüyordu gözüme ve ben bağrımda bir acı duyuyordum. [sf 51]

17 Ağustos 2018 Cuma

CEMİLE Cengiz Aytmatov

Yayın Evi: Ötüken Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 80

Cengiz Aytmatov'un ilk eserlerinden, incecik bir kitap; Cemile. Yazarın güzelim tasvirleriyle dokuduğu, yalın ve hüzünlü bir hikaye. Anlattığı olaylara etik ve gerçekçi bir açıyla bakarsanız farklı, edebi yazının lezzetine vararak anlatının duygusallığına kapılırsanız başka şekilde okumanız mümkün.

Rüzgâr boz­kır­dan çi­çek­len­miş pe­lin­le­rin kek­rem­si ko­ku­su­nu, çok az du­yu­lan ol­gun ar­pa ko­ku­su­nu ge­ti­ri­yor, bü­tün bun­lar ter­le­yen at­la­rın ko­şum ko­ku­la­rı­na, ko­şum­la­rın kat­ran ko­ku­su­na ka­rı­şa­rak in­sa­nın ha­fif­çe ba­şı­nı dön­dü­rü­yor­du.   

Bir yan­da, yo­lun üst ta­ra­fın­da, ya­ban­gül­le­ri­nin kap­la­dı­ğı ka­ya­lık­lı ya­maç­lar yük­se­li­yor­du. Öbür ta­raf­ta, aşa­ğı­lar­da, sö­ğüt ve kü­çük ya­banî ka­vak kü­me­le­ri­nin ara­sın­da, Kur­kur­cu ça­yı ça­ğıl­dı­yor­du hiç bık­ma­dan. Ba­zen, ge­ri­ler­de bir yer­den, köp­rü­den iki ta­ra­fa ge­çen tren­le­rin uğul­tu­la­rı du­yu­lu­yor­du. Tren­ler uzak­la­şır­ken, de­mir te­ker­lek­le­rin di­lin­ce söy­le­nen güf­te­le­ri de uzun sü­re peş­le­rin­den sü­rük­lü­yor­du. [sf 45]

Çok ge­niş bir hül­ya akı­mı, ha­sat za­ma­nı­nı bek­le­yen ol­gun, gö­ğün ma­vi­si­ne bü­rün­müş buğ­day­la­rı dal­ga­lan­dı­rı­yor, şa­fak ön­ce­si­nin ışık le­ke­le­ri tar­la­la­rı ko­şa­rak ge­çi­yor­du. De­ğir­men ya­nın­da yaş­lı, sık sö­ğüt­ler yap­rak­la­rı­nı hı­şır­da­tı­yor, de­re­nin öte­sin­de­ki ça­dır­la­rın ateş­le­ri sö­nü­yor, ne ol­du­ğu­nu an­la­ya­ma­dı­ğım göl­ge gi­bi bir­şey, ba­zen bah­çe­ler ara­sın­da kay­bo­la­rak, ba­zen ye­ni­den gö­rü­ne­rek kar­şı kı­yı­ya, köy­den ya­na, ses­siz­ce sıç­ra­yıp gi­di­yor­du. Rüzgâr ora­lar­dan el­ma ko­ku­la­rı­nı, çi­çek­len­miş mı­sır­la­rın ye­ni sa­ğıl­mış süt gi­bi sı­cak öz­le­ri­nin, bal­la­rı­nın ko­ku­su­nu ve ku­ru­muş güb­re­le­rin ılık ne­fes­le­ri­ni ge­ti­ri­yor­du. [sf 50] 

Ağzımızı açıp tek kelime konuşmadık. Hem konuşmaya ne gerek vardı? İnsan her şeyi anlatamaz. Zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez. [sf 51]

Tekerlek izlerini sular doldurmuştu. Nane kokusu sarmıştı ortalığı. Koşuyordum, yurdumun, toprağımın üstünde koşuyordum, tepemde kırlangıçlar yarışıyordu ah! O sabah güneşinin, dumanlı dağların, kırağıyla ıslanmış yoncaların resmini yapabilseydim bulsaydım da arkın kenarında büyümüş o yalnız ayçiçeğinin resmini yapabilseydim. [sf 63]

Yağmur yağıyor ben samanların içine gömülmüş yatıyor ve elimin altında kalbimin heyecanla çarptığını duyuyordum. Mutluydum. Bir hastalıktan sonra ilk defa güneşe çıkmış gibi bir duygu vardı içimde. [sf 72]

16 Ağustos 2018 Perşembe

ERMİŞ Halil Cİbran

Yayın Evi: İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 54

Aşka Dair, Evlere Dair, Suç ve Cezaya Dair, Dostluğa Dair, Konuşmaya Dair gibi onlarca bölümden oluşan incecik, pek meşhur bir kitap, Ermiş. Kavramlar üzerine sözler söyleyen bu tarz kitapları anlatmak biraz zor. Neredeyse tamamı birçok yerde alıntılanmış, okumamış olsanız bile mutlaka bir yerlerde gözlerinizin değmiş olduğu cümlelerden oluşuyor.

Başka Cibran kitapları okur muyum, evet ama yeni veya farklı bir şey söylüyor mu, özellikle etkilendim mi, hayır. Yalnız İş Bankası Modern Klasikler serisinden çıkan bu çevirinin gayet temiz, fazla kelimelerden arındırılmış ve güzel olduğunu söyleyebilirim.

Yokluk korkusu yoksunluğun bizzat kendisi değil midir?
Kuyunuz suyla doluyken susuz kalmaktan korkmak, asıl giderilemez susuzluk değil midir?
(...)
Sevinçle verenler vardır ve o sevinç onların ödülüdür.
Ve acıyla verenler vardır ve o acı onları arındırır.
Ve veren ve verirken acıyı bilmeyen, sevinç aramayan, faziletli olmayı düşünmeden verenler vardır;
Şu vadideki mersin ağacının kokusunu havaya saçması gibi verirler. [sf 10]

Sevinciniz maskesinden sıyrılmış kederinizdir. Şimdi kahkahalarınızın yükseldiği o kuyu, çokça zaman gözyaşlarınızla dolmuştu.

Başka nasıl olabilir ki? Keder varlığınızda ne kadar derin bir oyuk açarsa, taşıyabileceğiniz sevinç o kadar fazla olur.
(...)
Sevinçliyken yüreğinizin derinliklerine bakın göreceksiniz; sizi şimdi sevindiren, bir zamanlar üzenden başkası değildir.

Kederli olduğunuz zaman yine yüreğinize bakın göreceksiniz, aslında, bir zamanlar neşe kaynağınız olan için ağlamaktasınız.

Kimileriniz "Sevinç kederden büyüktür" derken, kimileriniz de, "Hayır, büyük olan kederdir" diyor. Oysa ben size diyorum ki, ikisi birbirinden ayrılmaz.

Sevinç ve keder birlikte gelir; biri sofranızda sizinle otururken, unutmayın, diğeri yatağınızda uyumaktadır. [sf 16]

15 Ağustos 2018 Çarşamba

AYTAŞI Wilkie Collins


Yayın Evi: Akba Yayınevi
Basım Yılı: 1969
Sayfa Sayısı: 526

1800'lerde yaşamış, İngiliz edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Wilkie Collins'e ait bu kitap; Aytaşı, ilk İngiliz polisiye romanı olarak biliniyor. Bu özelliğiyle ardından gelecek polisiye yazını için öncü bir nitelik taşıyan kitaptaki karakterler ve olaylar dönemin yankı uyandıran dramlarından biri olan Road House cinayetinden ilhamla kurgulanmış.

Hindistan'da bir heykelden çalınmış olan kıymetli elmas 'Aytaşı' bir şekilde İngiltere'ye ulaşır ve akrabaları tarafından genç bir kıza doğumgünü armağanı olarak hediye edilir. Elmasın Rachel'a verildiği günün gecesinde taş ortadan kaybolur. Evin etrafında dolaştıkları görülen üç Hintli adamdan şüphelenilmekle beraber, ev halkı veya hizmetçilerden birinin de bu işi yapmış olabileceğini düşünen Scotland Yard dedektifi Çavuş Cuff, olayı soruşturmaya başlar. 


Kitabın başından itibaren olup biteni kısa mektupların yanısıra karakterlerin anlattıkları üzerinden okuyoruz. Evin emektar kahyası Beteredge'in ve Rachel'in kuzeni Franklin Blake'in yazdıkları, diğer kişilerin hatıratlarından parçalar gibi. Bu şekilde, kişilerin bakış açılarını yansıtan anlatım tarzının da yine romanın yazıldığı zamana göre yeni bir kurgu şekli olduğu söyleniyor. 

Polisiye edebiyatı açısından bir mihenk taşı kabul edilebilecek, sonraki yıllarda türün kriterlerini belirleyecek niteliklere sahip Aytaşı, bütün bunları bir kenara bıraktığımızda bir okur olarak son derece içimi sıktı açıkçası. O kadar gereksiz ayrıntılarla dolu ve uzun anlatımlara sahipti ki romanın zamanı geçmek bilmiyordu, hızlı hızlı okuyup ilerlemekten başka çare bulamadım. Robinson Crouse'a aklını takmış kahya da sürekli 'Şimdi Robinson olsa ne derdi, bunu görse ne yapardı?' gibi gevezelikleriyle ayrı bir ömür törpüsüydü. Bitirip kapağını kapattığımda Wilkie Collins'in bu kült romanı, bir daha asla okumayı düşünmediğim bir kitap olarak kütüphanede yerini aldı.

14 Ağustos 2018 Salı

ÇİN GÖLÜ CİNAYETLERİ Robert Van Gulik

Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları
Basım Yılı: 1992
Sayfa Sayısı: 237

Çin Gölü Cinayetleri'ni çok kısa bir sürede, hayli beğenerek okumuştum. Hollandalı bir sinolog tarafından oryantalist bir bakış açısıyla yazılmış olmasına rağmen güzel bir kitaptı.

Ortaçağ Çin'inde taşra görevi için Han-Yuan şehrine atanan Yargıç Dee, oradaki işine başlayalı iki ay olduğu sıralarda şerefine verilen bir ziyafete katılır. Şehrin nehir üzerinde yüzen eğlence gemilerinden birindeki akşam yemeğinin ardından, bu çiçek gemisinde çalışan kızlardan biri, büyüleyici güzellikte genç bir dansöz olan Badem Çiçeği ortadan kaybolur. Yargıç neredeyse gözleri önünde yokolan bu güzel kızın peşinde, ona ne olduğunu bulmak için çalışmaya başlar...

Kitapta kadınlara verilen isimler; Badem Çiçeği'nin yanısıra Bulut Perisi, Krizantem, Şeftali Çiçeği, Salkımsögüt, Gelincik, Ay Perisi gibi şairaneydi. Aynı şekilde esrarengiz cümlelerden oluşan bölüm adlarını da çok başarılı buldum. 'Yargıç Dee, öğrencinin kitaplığını karıştırıyor; ıssız bir tapınakta otopsi yapılıyor.' 'Yargıç bir kuşla ve balıklarla konuşuyor, yardımcılarına teorisini anlatıyor.' 'Yargıç mermer terasta mehtabın tadını çıkarıyor, gece ziyaretinde garip bir hikaye dinliyor.'

7. yüzyılda Tang Hanedanı'nda yaşamış ve sarayda görev almış, gerçek bir kişi olan Di Renjie'den ilhamla kurgulanmış Yargıç Dee karakteri, o dönemin bir çeşit polis müfettişi aslında. Yine Yargıç Dee'nin yer aldığı Çin Altını Cinayetleri, Çin Labirenti Cinayetleri, Çin Çanı Cinayetleri v.b. bir seri polisiye romanlar bulunuyor fakat Türkçe'ye sadece bu kitap çevrilmiş maalesef. 

Kitabın arka kapağında Robert Van Gulik'in 'on iki dil konuşan, yedi telli Çin lavtasını ustaca çalan, kitap resimleyen, kaligrafi bilen, Çinlilerin Ortaçağ yasaları kadar kişisel yaşamlarıyla da ilgilenen' bir yazar olduğundan bahsediliyor. Çin kültürüne böyle derinlemesine bir ilgi ve bilgi birikimi, yazdığı egzotik romanın bir özentiden ibaret olmamasını sağlamış.

13 Ağustos 2018 Pazartesi

VİRAN KULE John Dickson Carr


Yayın Evi: Ak Kitabevi
Basım Yılı: 1963
Sayfa Sayısı: 166

Viran Kule, John Dickson Carr romanları arasında okumak istediklerimden biriydi ama ilk birkaç romanını okuduktan sonra yazarın kitaplarını hemen okumalıyım gibi bir düşüncem olmadığı için sıra gelmemişti. Geçtiğimiz sonbaharda Kapalı Oda Okumalarımız dahilinde kilitli oda polisiyelerinden biri olan bu kitabı da listemize ekledik, böylece okudum.

Bir nehir kenarında, eski ve yarı yarıya yıkılmış bir kulenin damında yaşlı bir adam sırtından bıçaklanmış olarak bulunur. Kulenin bir tarafında nehir akmakta, diğer yönde ise kuleye hiç kimsenin girmediğine yemin edebilecek şahitlerin bulunduğu bir çayır bulunmaktadır. Katili buhar olup uçmuş gibi görünen bu cinayeti Dr. Fell çözebilecek midir?

Yazarın meşhur Dr. Gideon Fell serisinin 16. kitabı olan Viran Kule'nin, John Dickson Carr'dan okuduğum diğer polisiyeler gibi, meraklı hikayesi ilgiyle okunabilecek ancak ayrıntılar konusunda biraz demode kalmış bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yalnız Ak Kitabevi'nin bu kitap için Vala Nureddin'e yaptırdığı çevirinin dili gayet zengin ve güzeldi, eski kelimelerin de kullanılmış olmasının kitabın modası geçmiş havası, düşünceleri, tasvirleriyle bir alakası yok.   



11 Ağustos 2018 Cumartesi

AGATHA CHRİSTİE 'Eksik Yeni Basımlar'

https://www.instagram.com/bibliograf/

Uzun süredir düzenlemesiyle uğraştığım Eksik Christie Odası'nı ziyarete açtım.  

Agatha Christie'nin kitapları içerisinde çevirisi eksik olanlara
ve 'sahte Christie'lere dair ayrıntılı listeleri bu odada bulabilirsiniz. 

Keyifli okumalar!

Biblio

7 Ağustos 2018 Salı

DENİZ DENİZ Iris Murdoch

Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 512

Hani o çok uzun zaman önce yaptığımız Iris Murdoch Okumaları'nda esâsen bu kitabı okumak aklımda yoktu. Fakat sevgili Thalassapolis'in seçtiklerinden biri olduğunu görünce konusuna şöyle bir göz attım, baş karakterinin Prospero sendromundan muzdarip durumunu görür görmez listeme ekledim çünkü Fırtına fena halde düşkün olduğum bir Shakespeare oyunu. :)

Deniz kenarında bir ev alarak şehir hayatının hareketliliğinden uzaklaşmak isteyen Charles Arrowby, yaşlılığa yeni yeni adım atan, çok tanınmış bir tiyatrocudur. Sarp bir yamacın üzerinde bulunan yeni evinde yalnız başına yaşamaya başladığında, uzun uzun yüzmek, yürüyüşler yapmak, kendine yemek pişirmek, arada bir yakındaki köye inerek alışveriş yapmak gibi sakin fiilleri dışında hayatını anlatan bir roman yazmaya karar verir. İnziva hayatının henüz başlangıcında tesadüf eseri karşılaşacağı ilk aşkı Hartley, eski takıntılı sevgilileri, nerede olduğunu öğrenen tiyatrocu dostları ile hedeflediğini sandığı huzura ermesi mümkün olacak mıdır?   

Kara Prens'in ilk 100 küsur sayfasına kadar sıkıldıktan sonra canlanıp renklendiğini ve merakla bitirdiğimi söylemiştim. Bu kitapta ise bunun tam tersi oldu. Charles'ın evine yerleştiği ve yalnız geçirdiği ilk günler, çocukluğunu ve ilk gençliğini anlattığı bölümler çok güzeldi. Roman kalabalıklaştıkça Murdoch'un o bildik, bunalımlı ilişki ağları örülmeye başlandı ve özellikle Hartley ile alakalı bölümler o kadar uzadı ki fenalık geçirtti bana. Sadece sonlara doğru, Titus'un sahneye çıktığı kısımları biraz beğendiğimi söyleyebilirim.

Genel olarak baktığımda iyi ki okumuşum desem de, favorilerimden biri olduğunu söyleyemeyeceğim.

Adanmışlıktan, hayranlıktan, tutkudan fazlası. Birini ve onunla vakit geçirmeyi özlüyorsanız, onu seviyorsunuz demektir. [sf 46] 


Çok az güzel kadın doğru düzgün görebilir, çünkü kibir gözlüğe engeldir. [sf 60]

Gözyaşları durdu. Mendilini ve kırık aynayı kaldırdı ve sarı fularını açtı. 'Yazma Charles. Böylesi daha merhametlice olur. Tuhaf, o zaman bitiyor diye düşünmüştüm, öyle değildi, şimdi bitiyor. İyi yürekli olmak istiyorsan lütfen yazma bana. İstemiyorum.. artık..' [sf 208]


6 Ağustos 2018 Pazartesi

AGATHA CHRİSTİE'nin Çevirisi Yapılmamış Eserleri


















ROMAN Giant’s Bread Mary Westmacott 

ANI Come, Tell How You Live / Star Over Bethlehem (Şiir&Tatil Öyküleri)




















TİYATRO Verdict / Rule of the Three / Akhnaton / Fiddlers Tree



















HİKAYE Harlequin’s Lane / The Man from the Sea


























ŞİİR Road of Dreams / Poems 

RADYO OYUNLARI Butter in a Lordly Dish / Personal Call

İLAVELER

♥ Murder İn the Making - JOHN CURRAN
Agatha Christie kitaplarının haricinde John Curran'ın yazarın defterlerinden parçaları bir araya getirdiği iki kitabından ilki Altın Kitaplar'dan çıkmış olmasına rağmen ikincisi maalesef çevrilmedi. Yayınevi bu kitabı da bir gün listesine alır diye ümit ediyorum. 

♥ Alan Bradley'in de Flavia de Luce polisiyelerinden ilki; Bir Tuhaf Turta Davası'nı Domingo Yayınevi 'den okumuştuk fakat devamı gelmedi. Flavia'nın şimdiye kadar yazılan 9 kitabı daha var. Özellikle Alman ve Rus baskılarının kapaklarına hayran kaldığımı söylemeliyim. Yazarla görüştüğümde Türkçe yayın haklarının Pegasus Yayınları'nda olduğunu söylemişti fakat kendilerine yazdığımda serinin devamı adına bir cevap alamadım maalesef. Bu güzel kitaplar inşallah daha fazla ihmal edilmezler.




 

5 Ağustos 2018 Pazar

KARA PRENS Irıs Murdoch

Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 494

Kara Prens, yazarın okuduğum kitapları içerisinde en iyisi. Buna rağmen Julian'ın belirdiği bölüme kadar biraz sıkılarak okudum. Hatta kafamı veremeden ilerlediğimi farkettiğim için belli bir yere geldikten sonra tekrar başa döndüğümü hatırlıyorum. Fakat sonra roman açılıp derinleşti ve okuması zevkli bir hal aldı.

Anlatıcı Bradley Pearson, yaşlılığa adım atmak üzere olan bir yazar. Bradley'in kötü bir evlilik deneyimi yaşadığı eski karısı Christian, depresif kızkardeşi Priscilla, eski kayınbiraderi Francis, çömezi yazar Arnold ve ailesi romanın diğer karakterlerini oluşturuyor. Kara Prens'te bir olay örgüsü olmakla birlikte -Murdoch'un diğer romanlarında da sıklıkla görüldüğü gibi- baskın bir hikaye anlatımından ziyade kişilerin bunalımlarının, çıkmazlarının, aralarındaki çetrefilli ilişkilerin yol açtığı sorunların, yakınlaşmaların ve uzaklaşmaların sayfaları kapladığını söyleyebilirim.   

Kitabın en beğendiğim kısmının resmi olmayan bir ders dialogunda sunulan, on küsur sayfalık Hamlet eleştirisi olması pek şaşılacak bir şey değil. Iris Murdoch'un Shakespeare'ın yazarlık anlayışına ve Hamlet'in onu kaleminden çıkaran kişi için anlamına dair yorumları hayli ilginçti.
 
Sanatın korkunç şeylere bir çekicilik kazandırması, onun zaferi de olabilir, laneti de. [sf 10]

Başarısız bir evliliğin verdiği o soğuk ve donuk his, hiçbir şeye benzemez. İnsanın eski eşine duyduğu nefret de hiçbir şeye benzemez. (Böyle bir insan hangi cüretle mutlu olur?) Bu bağlamda arkadaşlıktan falan söz edenlere pek hak veremeyeceğim. Yıllarca her şeyin geri dönülmez bir biçimde bozulduğu ve kirlendiği hissiyle yaşadım, böyle bir şey insanın dünyasını hüzünlü bir hisle doldurur. Kendimi onun zihninden çıkaramıyordum. Bunun aşkla ilgisi yoktu. Böyle bir bağın acısını çekenler beni anlayacaktır. Bazı insanlar yalnızca başkalarının "bozucusu" ya da "soldurucusu'dur. Sanırım hemen hemen herkes birilerini bozmuş ya da soldurmuştur. Bir aziz hiç kimseyi bozmaz. Oysa tanıdığımız bazı kişiler, ortada olmadıkları zamanlarda gönül ferahlığıyla unutulabilirler. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur sözü, insanın kurtuluşu için bir umuttur. [sf 30-31]

Galiba yazdığı o duygusal mektup dönüm noktası oldu. Mektuplar ne kadar tehlikeli makineler. Galiba yavaş yavaş demode olmaları o kadar kötü bir şey değil. Mektuplar sonsuz kere okunabilir ve yorumlanabilir; hayal gücünü ve fantezileri harekete geçirebilir; ısrarcı olabilir, kor gibi yanan kıpkırmızı bir gösterge olabilir. Aşk mektubuna benzer bir mektup almayalı yıllar olmuştu. [sf 220]

Galiba uyudum. Beni dürten hoşluklar yüzünden sık sık uyanıp yine dalıyordum. Hem acı veren hoş bir arzu hem de tatmin edilmiş bir arzu bedenime sancılar veriyordu; nasıl olmuşsa ikisi de bir aradaydı. Kendi kendime hafif mırıltılar çıkarıyordum. Oluşumumda başka bir şeyler vardı sanki, çok hoş bir şeyler; bilincim ılık ve büyüleyici bir ışık altında kabarıp iniyordu. Baldan, şekerlemeden, acıbadem kurabiyesinden ve aynı zamanda çelikten de yapılmıştım. Masmavi bir boşluğun ortasında sessizce titreşen, çelik bir teldim. Bu sözcükler elbette duygularımı tarif edemiyor, onları tarif edebilecek bir sözcük olamaz zaten. Düşünmüyordum. Vardım. Bu cennete girmeye kalkan bir düşünce olursa hemen pılısını pırtısını toplayıp gitmesini söylüyordum. [sf 325]

Mutlu olduğumuz pek çok an oldu. Ama deniz kenarında yaptığımız ilk kahvaltıda hiçbir şeye benzemeyen bir sadelik ve yoğunluk vardı. Ümit bile bulaşmamıştı buna. Kusursuz bir birliktelikti bu; duyduğum mutluluk ancak seven ve sevilen kişinin ruhları dış dünyayla böylesine karışınca oluşabile- cek bir şeydi; böyle anlarda taşların, çimen yığınlarının, berrak suların ve rüzgârın sakin sesinin gerçekten varolabileceği bir gezegende bir kerelik ortaya çıkan bir mekân olduğuna inanıyordu insan. [sf 372]

Mutlu aşk benliği çözerek dünyayı görünür kılar. Mutsuz aşk ise saf acının açığa çıkmasıdır. [sf 412]

İnsanoğlunun anlamakta zorluk çektiği şeyleri sanat, bir anda öğretiverir. Alıştığı dünyanın bir santimetre ötesinde tümüyle yabancı başka bir dünyanın içinde kendini buluverir insan. Doğa, bir durumdan öteki duruma ite kaka atlattırılıveren insanlara unutkanlık bağışlayarak iyileştirir. Eğer kisşi düşünerek ve kasıtlı olarak sözcükleri kullanıp köprüler kurmaya, tablolar yapmaya teşebbüs ettiğinde, tarif etme ya da bağlantı kurma gücünün ne kadar yetersiz olduğunu çok geçmeden anlıyor. Sanat, yapay bir hafıza gibidir; ciddi sanatlara eşlik eden acı ise bu yapaylığın anlamıdır. Sanatçiların çoğu kendi küçük dünyalarının şairleridir, bir tek sesleri vardir ve bir tek şarkı söyleyebilirler. [sf 448] 

"Affetmek hep bir duygu gibi düşünülür. Aslında duyguların sona ermesi demektir." [sf 451]