15 Ocak 2021 Cuma

BİR HÜZÜN GÜNCESİ Katherine Mansfield

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 1994
Sayfa Sayısı: 384

İnsanın içinde sanki bir çıbanın şişip büyüdüğü bazı dönemler vardır. Kızarmış, kabarmış, sivri uçlu bu tepeciğe ufacık bir dokunuş bile çok canınızı yakar. Bazı kitaplara işte böyle bir dönemde denk gelirseniz o noktayı kanırttığı için okuması çok zor oluyor. 

Katherine Mansfield, yazdıklarıyla beni en çok saran ve incelikli anlatımının güzelliğiyle başımı döndüren, 'benim' dediğim yazarlardan biri ama ne hikmetse daha önce Gece Kütüphanesi'nde ona dair hiçbir şey paylaşmadım sanırım. 

Hikayelerini okuduktan sonra Bir Hüzün Güncesi adıyla  yazarın günlüğünün de basıldığını öğrendiğimde, o dönemde basımı olmayan bu kitabın peşine düşmüş, fuar fuar, sahaf sahaf aramıştım ama yoktu. Sonra kitaplar üzerine konuştuğumuz, o sıra Boncuk Oyunu'nu okuyan (gereksiz detay hatırlamalar :) bir arkadaşa bundan bahsettim ve Beyoğlu'na sık gittiği zamanlardan birinde, oradaki bir kitapçıdan bulup getirdi. Ve sonraki sene kitabı elime alıp alıp bıraktıran, işte o bahsettiğim, sinir uçlarında yaşıyormuşcasına hissettiren bir zaman dilimiydi. 

O esnada kitabın tamamına dair değilse de içinde geçen bir hikaye ile ilgili bir şeyler yazmışım, geçenlerde defterlerimi boşaltırken buldum, fazla müdahale etmeden biraz düzelttim ve Gece Kütüphanesi'ne ekliyorum.

 🤍🤍🤍

Katherine Mansfield, gencecikken ölen kardeşine hislerini kısa bir hikaye ile dile getirmiş. Acı duygular ile oturmuş ve yazmış olmalı. Bu yazdıklarını çok dokunaklı buldum: İki kardeş bir Ekim akşamı birlikte dolaşıyorlar. Gezdikleri parkta bir ağaçtan düşen bir armut onlara çocukluklarında yaşadıklarını anımsatıyor, geçmişten bahsediyorlar. Ve genç adam veda ediyor.


Yazar yas içinde, doğal olarak kardeşinin hatıraları ile kuşatılmışken, onun ardından bir yürüyüşe çıkmış olmalı. Dolaştığı parktaki armut ağacını görmek ona birlikte yaşanan güzel günleri anımsattığında sanki kardeşi bir süreliğine yanına gelmiş gibi onunla bu anıları söyleşiyor ve sonra genç adam gidiyor. 


İyi bir geri dönüşle verilen birlikte geçirdikleri çocukluk, çok yakın iki ruh, paylaşılanlar kadının neden acı duyduğunu çok açık ifade ediyor. Çok sevilen kardeşin ölümü… Konuşmalarından sevginin boyutunu anlıyorsun. 


Hikayede incelikle gizlenmiş, ayrıntılarla pekiştirilmiş bir hüzün var. Kaldı ki geçmiş günlerden bahsetmek zaten daima hüzünlüdür. Hele ki yaşananları acıyla, tek başına anımsamak zorunda kalmak büsbütün çileden çıkarıcı bir duygu hali. Yazarın çizdiği mekan da buram buram hüzün kokuyor; karanlık, soğuk bir bahçe… Ölen sevdiğinin ardından dünya kararır, soğur adeta. Acıdan için üşür. 'Güzel hatıralar' kayıp acısını yoğunlaştırır, 'güzel yaşantıların bir daha geri gelmemek üzere sona erişi' insana tarifsiz bir keder verir.


Mansfield tabirleri, tasvirleri, kelimeleriyle, bariz bir şekilde sözünü etmeden hüzünlü bir vedayı öyle mükemmel anlatıyor ki, edebi ustalığının derinliği, hislerinin bize son derece sarsıcı bir şekilde yansımasına vesile oluyor. {2003}



10 Ocak 2021 Pazar

SANATÇILAR, TASARIMCILAR, ŞAİR VE FİLOZOFLAR İÇİN WABİ-SABİ Leonard Koren

Yayın Evi: Sub Press
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 94

Japonların söze dökülmeden zihinden zihine aktarılması gereken bir felsefe olarak gördüğü, gösterişten uzak, doğala yakın, basit, kusursuzluğa önem vermeyen bir anlayış biçimi olan Wabi-Sabi'yi Kanadalı şarkıcı-yazar Leonard Kohen kendi bakış açısı ve bilgileriyle yorumlamış. Bu küçük kitabı hayli beğenerek okuduğumu söyleyebilirim. 

Japonca, ruh halinin, muğlaklığın ya da kalbin mantığının anlaşılmazlığını aktarmakta başarılı ilken, akılcı bir şekilde tanım yapmada o kadar da iyi değil midir? [sf 15]

Mekanik formların düşünülmeyen tekrarı, insanın karar alma zorunluluğuna düşmeden, yalnızca varoluşa yoğunlaşmasına imkan tanır. [sf 35]

'İlk buluşma, son buluşmadır.' yani insan tüm dikkatini şu an olup bitene vermelidir. [sf 36]

Şeyler yok olmaya yaklaştıkça, daha ince bir güzelliğe sahip olur. [sf 50]

Kaçınılmaz olanın kabulü. Wabi-sabi, yaşamın yavaş yavaş yok oluşunun estetik bir takdiridir. Yazın bereketli ağacı, kışın göğünün altında yalnızca kurumuş dallardan ibarettir. Görkemli konaktan geriye otlar ve yosunlarla kaplanmış kırık dökük bir temel kalır. Wabi-sabi, bizi, fani bedenimiz üzerinde düşünmeye iter; varoluşsal bir yalnızlık ve hüzün hissetmemize neden olur. Var olan her şeyin aynı kaderi paylaştığını bildiğimizden, acı tatlı bir rahatlık da verir.

Wabi-sabi ruh hali, genellikle şiir aracılığıyla iletişim kurar çünkü şiir, duygusal dışavuruma ve güçlü, yansıtıcı imajlara elverişlidir. Rikyu, wabi-sabi ruhunu tarif etmek için Fujiwera no Teika (1162-1241) tarafından yazılan şu şiiri kullanırdı:


Etrafta ne açan bir çiçek,

Ne de ışıldayan akçaağaç yaprağı

Alacakaranlığın kıyısında

Yalnız bir balıkçının kulübesi

Bu sonbaharda

Bir başına.


Belirli ortak sesler de hüzünlü ve güzel wabi-sabi hissini ortaya koyar. Martıların ve kargaların ağıt dolu çığlıkları. Sis düdüklerinin yalnız ve ümitsiz feryatları. Büyük şehrin binalarında yankılanan ambulans sirenlerinin acı bağırışları. [sf 54]


Kasvetli. Wabi-sabi şeyleri, muğlak, bulanık ve sönük bir niteliğe sahiptir - tıpkı hiçliğe yaklaşan (ya da hiçlikten çıkan) şeyler gibi. Bir zamanlar sert olan köşeler, belli belirsiz solgun bir parıltı takınır. Bir zamanlar kıymetli olan maddiyat, neredeyse süngerimsi bir hal alır. Bir zamanlar parlak olan doygun renkler, bulanık toprak tonlarına ya da şafağın ve akşamın dumanlı nüanslarına döner. Wabi-sabi sonsuz boz tayflarda gelir: Boz mavi

kahverengi, gümüş kızılı grimsi siyah, çivit mavisi sarımsı yeşil... ve kahverengiler.. ve siyahlar...


Bu kadar sık olmasa da, wabi-sabi şeyler, hiçlikten henüz doğmuş neredeyse pastel renklerle ilişkilendirilebilirler. Ham pamuğun, kendirin, geri kazanılmış kağıdın kirli beyaz hali gibi. Yeni fidanların ve filizlerin gümüşlüğü, kabaran tomurcukların yeşil kahverengiliği. [sf 71]


Şeylerin varolması ve yok olması ile ilgili diğer görsel metafor, Japon kültüründeki en tesirli (ve klişe) imgelerden biri olan, kiraz çiçeğidir. Her ilkbaharda, kiraz ağaçları aşağı yukarı bir hafta boyunca çiçek açar. Ancak ani bir yağmur ya da rüzgar yüzünden hassas pembe çiçekler her an düşebilir. Bu kısa fırsat penceresi süresince, insanlar, minderlerini ve battaniyelerini kiraz ağaçlarının altına sererler. Resmi bir yapının antitezi olan anlık bir olay ve hep birlikte yaratılan bir etkinlik. Kiraz ağacının bu imgesinin kalıcı ve dokunaklı gücü, gelip geçiciliğinin farkında oluşumuzdan gelir. Çiçekler yok olmadan önce bir an.. [sf 85]

6 Ocak 2021 Çarşamba

ÖMER'İN ÇOCUKLUĞU Muallim Naci

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 39

Ah, bu küçük kitap! Alıntıları yazarken dayanamadım, yeniden okudum. Öyle naif, öyle güzel ki! 


Muallim Nâci mahlasıyla tanıdığımız şair, yazar, öğretmen Ömer Efendi, bu kitapta Fatih-Kıztaşı'nda babası, annesi ve ağabeyiyle yaşadığı, küçük ama mutlu aile yuvasını, okulunu, arkadaşlarını, komşularını incelikle anlatıyor. Sekiz yaşına kadar olan sergüzeşti, babasının vefâtı ve dayısının yanına Varna’da taşınmaları ile nihâyete eriyor. 


Dili modernleştirilmiş bu basım, kendisi de geleneksel Türk Edebiyâtı konusunda mutaassıp olmayan, sadeleşmeye ve yeniliğe açık bir tavırda yaşamış yazarı memnun eder miydi, bilemiyorum ama böyle kısaca tanıştıktan sonra onun kendi kelimelerini, asıl metni de okumak gerekir diye düşünüyorum. 


Annem, daha fazla üzülerek beni kucakladı. İşte asıl o vakit ağlamaya başladım. Bir felâketzedeyi en fazla, kederini paylaşan ağlatır. [sf 5] 


Terbiyeli bir İslâm ailesi içinde yetişmiş, güzel yaradılışlı bir adamın gönülden gelen hisleri nasıl olur? Babamın hisleri de işte öyledir. Kimseye fenâlık etmemiştir, fakat pek çok kimselere iyilik etmiştir. Doğruluk, mertlik kendisine babası Ahmet Ağa'dan mîras kalmıştır. Biraz öfkeli görünür lâkin yersiz öfkelenmez. Onda öfke uyandıran konular, mutlaka İslâm terbiyesine ve insâniyete yakışmayacak şeylerdir. Yüreği aile sevgisiyle dolu olmakla beraber hiçbir vakit şımartıcı muâmelede bulunmadığından, ev halkı heybetinin etkisi altında bulunur. Bu etki, dövüp sövmek gibi bazı sebeplerle ortaya çıkmamıştır. Kendisinin tavrından doğal bir şekilde meydana gelmiştir. Dünyada kimseye muhtaç olmamak kadar mutluluk olamayacağına inandığından işleriyle meşgul olmayı pek sever. [sf 7]


Pirinç, yağ gibi şeyleri daima toptan satın alır. Hatta komşulardan bazılarının dikkatini çekmemek için bunları eve akşamdan sonra getirtir. (...) 


Ne boş işlerle uğraşır ne de uğraşanları sever. Zamanını yararlı işlere harcamak ister. Geceleri lüzum olmadıkça bir yere gitmek âdeti değildir. Bununla beraber bir yerde yangın olsa, o tarafta tanıdığı varsa, mesafe ne kadar uzak olursa olsun derhal giyinir çıkar. İmdada koşar. Bu hareket, yiğitler arasında öteden beri adetmiş. [sf 8]


Bu hatıraları niçin yazdığımı sorsalar belki de hiçbir cevap vermeye lüzum görmem. Arzu ettim, yazdım. Diyelim ki bu da bir nevi çocukluktur. [sf 39]

5 Ocak 2021 Salı

VASATLAR İÇİN PERİ MASALLARI Boris Vian

Yayın Evi: Sel Yayıncılık
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 66

Günlerin Köpüğü romanından önce yazdıklarını edebi eser olarak kabul etmeyen yazarın bir bildiği varmış. Hatta 23 yaşında, bir ameliyat geçirecek olan karısını oyalamak için yazdığı Vasatlar İçin Peri Masalları'nı bastırmamış bile, yıllar sonra metni baştan sona düzeltme işine kalkışmış ama bunu da tamamlamamış. Kitabı ikinci eşi yayınlatmış. 

"Birinci bölüm bana ait değildir."
Yazar
I.
Evvel zaman içinde, gün yüzü kadar güzel bir prens vardı. Ormanın derinliklerindeki gri duvarlı ve (yosun tuttuğu için yeşil görünen) mor çatılı bir şatoda, köpeği ve küheylanıyla birlikte yaşıyordu. İnzivaya çekilmişti ve bu yalnızlık onu genç yaşta hayattan soğutmuştu. Bahçesinde salına salına dolaştığı bir gece, tatlı ve güleç yoldaşı ay (hani yalnızdı?) hoş kokulu ılık bir meltemle salınan yüce ağaçların doruklarını şefkatli (gayet yumuşak) bakışlarla okşuyordu (şair doğmuş mübarek!). Bu sırada prens, şeker konmadığında hayatın ne kadar acı olduğunu düşünmeye başladı. Büyük bir kararlılık yüreğini kapladı: Gitmeli (bu biraz da ölmek değil midir?). Ender ve değerli bu şekeri bulmak için gitmeli (yaşasın karaborsa!). Ertesi sabah gün ağarır ağarmaz önce kara küheylanını eyerledi (ben de çekinmem hiç soğuktan), sonra üstüne binip, eskiden sevdiği ama artık şeker yokluğundan dolayı nefret ettiği bu diyardan kaçtı (hiçbir şey sonsuza dek sürmez). [sf 13]

3 Ocak 2021 Pazar

ŞİİR TERAPİ TEORİ VE PRATİK Nicholas Mazza

Yayın Evi: Okuyanus Yayınları
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 265

Şiir Terapi, edebi metinler üzerinden, varolan psikolojik sıkıntıların açığa çıkarılması ve iyileştirilmesi için yapılan çalışmaları ifade ediyor. Kitabın teori kısmı da baskın olduğu için terapist veya psikolojik danışman olmayan okuyucuyu çok da alakadar etmeyen birçok bölüm mevcut. Bu açıdan konu üzerinde çalışmayan kişilerin kitaptan cüzi ölçüde faydalanabileceğini söyleyebilirim. 

Tüm kitap boyunca şifaya vesile olma hususunda kullanılan şiir, şarkı sözleri ve metinlerden bahsediliyor fakat Amerikan yazınının bütün bu ürünlerini bilmek mümkün değil ve sürekli durup ne anlattığını merak ettiğiniz o metinleri internetten bulmaya çalışmak da okumanın sürmesi açısından pek verimli olmuyor. Bu şiirlerin bazıları, izin alınarak ek kısmında yayınlanmış ki kitabın içinde böyle bir ibare farkedemediğimden ancak sona geldiğimde bazılarını okuyabildim. Birçoğunun telif sebebiyle bulunmadığını düşünmüştüm ki ek yerine kitap içinde bahsedilen yerlerde şiirlerin de eklenmesi çok daha faydalı bir okumaya sebep olabilirdi. 

Yine ek kısmında bir de yazı egzersizi bulunuyor. Bir sayfayı ikiye katlayıp bir tarafına 10 kelime ve diğer tarafına da seçtiğiniz bir meslekle ilgili 15 fiil yazıyorsunuz. Kağıdı açıp iki taraftaki kelimeleri bir araya getirerek cümleler kurduğunuzda gerçekten ilginç, komik ve düşündürücü sonuçlar çıkıyor. Bu tarz egzersizlerden kitapta birkaç örnek daha bulunsa güzel olurdu diye düşünüyorum. 

Şiir Terapi'nin çevirisine gelirsek, insanı rahatsız eden bir tarafı yok ama kelime açısından kısır bir tercüme okuyorsunuz. Mesela aşağıdaki çocuklarla ilgili alıntıda bir paragrafta üç defa 'eşsiz' kelimesi geçiyordu. (benzersiz, kendine has kelimeleriyle değiştirdim :) Eşdeğer kelimelerle zenginleştirilebilirmiş fakat bir elkitabı mahiyetinde okuyacak ve kullanacak kişiler için bu tür sığ cümleler sorun olmayacaktır. 

Şiir yazmak, danışanlara kendilerini ifade etmeleri ve parçalanmış duygu ve düşünceleri üzerinde denetim kazanmaları açısından çok yararlı terapötik araçtır. Danışanlar, kişisel kişisel duygularını yazmaya başladıklarında, daha tutarlı bir şekilde denetim duygusu geliştirerek duygularına yönelik farkındalık kazanmaya başlarlar. [sf 63] 


Çocuklar uygun koşullar sağlandığında kolaylıkla şiir yazabilen doğal şairlerdir. Şiir yazmak, kişinin kendini ifade etmesinin eşsiz bir biçimidir. Bir çocuğun var olan bir şiire verdiği tepki de benzersiz bir şiirsel dışavurumdur. Bütün şiirler tamamlanmamış varsayılabilir ve çocuk, kendine has tepkileriyle şiirleri tamamlar. Kendini duygusal olarak parçalanmış hisseden istismar edilmiş çocuk açısından, şiire verdiği tepkilerde açığa çıkan bütünlük duygusu iyileştirici bir niteliğe sahiptir. [sf 121]


Zamanla öğreneceksin

Bir eli tutmak ve bir kalbe bağlanmak arasındaki

İncelikli farkı

Ve öğreneceksin

Aşkın birine yaslanmak anlamına gelmediğini

Ve arkadaşlığın daima güvenli alan olmadığını

Ve öğrenmeye başlayacaksın

Öpücükler sözleşmeler değildir

Ve hediyeler verilen sözler değildir

Ve başın dik, gözlerin ilerde

Kabullenmeye başlayacaksın yenilgilerini

Bir kadın zarefetiyle

Bir çocuğun kederiyle değil.

Ve öğreneceksin

Yürüyeceğin yolları bugünden inşa edeceğini

Çünkü yarının zemini

Gelecek planları çok sağlam değil

Ve gelecektekiler tam yolun ortasında

Çökebilir.

Zamanla öğreneceksin

Eğer ulaşmayı çok istersen

Gün ışığının bile yandığını

Bu yüzden kendi bahçeni ek

Ve ruhunu donat

Birinin sana çiçeklerle gelmesini beklemek yerine.

Ve öğreneceksin gerçekten acıya katlanabileceğini

Ne kadar güçlü olduğunu

Gerçek değerini

Ve öğreneceksin

Ve öğreneceksin

Her elvedayla,öğreneceksin. 


Veronica Shoffstall [sf 224]

28 Aralık 2020 Pazartesi

SADELİĞİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ Courtney Carver

Yayın Evi: İndigo Kitap
Basım Yılı: 2020
Sayfa Sayısı: 317

Bu kitaba gelinceye kadar yazılmış tüm benzer kitaplardan, ilham verici konuşmalardan, konuyla ilgilenen insanlardan birer parça kotarıp karıştırarak, elle tutulur yeni bir şey sunmadan 'sadeleşme' fikrinin popülerliğinden pay almak isteyen bir kitap. 

Özellikle ilk bölümlerde geçmişini anlatırken sözü o kadar lastikleyip uzatıyor ki, fenalık geçiriyorsunuz. Ve sonlara doğru bir yerde de 'Bir kitap yazdığım için, herşeyi çözdüğümü düşünüyor olabilirsiniz ama..' diye bir cümleye başlıyor. Kitabın genelinde kendine aşırı bir önem atfedip, okuyucusunu bu kadar safdil yerine koyan başka bir yazar görmemiştim. İdolü Marie Kondo'nun egosu bile bu kadar şişkin değildi. 

Aslında kitap biraz bile bile lades oldu benim için ama tipinin şirinliğine dayanamadığımı itiraf etmeliyim. Ne kadar kötü olabilir ki, en azından eğlencelidir demiştim ama öyle de değilmiş. Tek okunabilir tarafı; bazen sayfalarca alıntıladığı, bu konuyla ilgilenen diğer yazarların söyledikleri. 

Brené Brown, 'Bir duyguyu seçerek uyuşturamazsınız, acıyı hissetmek istemiyorsanız, zevki, mutluluğu hissetmeyi de bırakırsınız.' diyor. [sf 93]

23 Aralık 2020 Çarşamba

BİBLİYOMANİ Gustave Flaubert

Yayın Evi: Sel Yayıncılık
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 70

Bibliyomani, Gustave Flaubert'in kitapları delicesine seven bir sahafın başına gelenleri anlattığı, uzun sayılabilecek bir hikayesi. Herkes gibi, yazarın en bilinen romanı Madam Bovary'i okumuş olsam da bu hikaye yakın zamana kadar dikkatimi çekmemişti. 

Flaubert, ilkgençliğinin başlarında yazdığı bu ilk öyküsünde, gazetede çıkan bir haberden yola çıkarak, İspanya'da gerçekten yaşamış bir bibliyomanı tasvir ederken benzetmeleri o kadar incelikli, anlatımı o kadar ayrıntılı ve ustaca ki, daha sonra Fransız edebiyatının temel taşlarından biri sayılan bir yazar olacağının işaretleri kurgusunda açıkça görülüyor.

Sel Yayıncılık'ın bu basımına hikayenin elyazısı taslağı ve ilk defa yayınlandığı gazetenin bir sayfasını da eklemişler. Okuyucu için bir hoşluk olmuş. Çevirisi zaten iyi olduğundan tercih edilebilir. 

Selim İleri / Gelinlik Kız, Oscar Wilde / Gül ile Bülbül, Nezihe Meriç / Keklik Türküsü, Agatha Christie / Terzi'nin Bebeği, Onat Kutlar / Kül Kuşları gibi çok sevdiğim bazı hikayelerin arasına Bibliyomani de eklenmiş oldu. Okumakta geç kalmışım. 🤎

Komşuları hemen her gece, Giacomo’nun dükkân camlarının öte tarafında, önce durduğu yerde titreyen, bir müddet sonra ilerlemeye başlayıp uzaklaşan, üst kata çıkan ve kimi zaman da sönüp giden bir ışığa tanık olurlardı. Işık ne zaman sönecek olsa çok geçmeden kapıları vurulur, Giacomo, açılan bir yaprağın rüzgârıyla sönmüş mumu tekrar yakmaya gelmiş olurdu. Bu ateşli ve hummalı geceleri kitaplarının arasında geçirirdi; dükkânının deposunda oradan oraya koşturur, kütüphanesinin koridorlarında kendinden geçmiş, büyülenmiş halde dolaşır, saçı başı darmadağın olur, sonra ışıl ışıl parıldayan gözlerindeki bakışlar birden sabitlenir ve oracıkta dururdu. Alev alev yanan terlemiş elleri uzandığı raftaki kitaplara dokunurken tir tir titrerdi. Bir kitabı alır, sayfalarını çevirir, parmaklarını kâğıdında gezdirir, altın varaklarını, kapağını, harflerini, mürekkebini, kıvrımlarını ve son sözcüğüne biçim veren çizimleri incelerdi. Sonra kitabın yerini değiştirir, daha yüksekte bir rafa koyar ve saatlerini oracıkta, ismini ve şeklini seyrederek geçirirdi. [sf 7]

Bütün bu kitapların arasında olmaktan, bakışlarını yaldızlı harflerin, yıpranmış sayfaların, solmuş parşömenlerin üzerinde gezdirmekten mutluydu. Bir körün ışığı sevdiği gibi seviyordu bilgiyi.

"Hayır! Sevdiği bilginin kendisi değildi aslında; onun aldığı biçimi, yansıyan suretini seviyordu. Bir kitabı seviyordu çünkü o bir kitaptı; kokusu, biçimini, ismini seviyordu onun. Bir elyazmasının silinmeye yüz tutmuş tarihini seviyordu, o garip, yabancı, gotik harflerini, çizimleri cömertçe dolduran yaldızlarını, tatlı ve yumuşak râyihâsını mutlulukla içine çektiği tozla kaplanmış yapraklarını seviyordu. Kâh kurdelelerle sarmalanmış bir çeşmenin iki başına yaşlanmış Eros'ların arasında kalmış, kâh bir mezar taşına kazınmış, kâh bir sepetin içinde, güllerin, altın elmaların ve mavi demetlerin arasına boylu boyunca uzanmış o güzeller güzeli son sözcüğünü seviyordu. [sf 11]



21 Aralık 2020 Pazartesi

YAĞMURU SEVEN ÇOCUK Amélie Nothomb


Yayın Evi: Doğan Kitap 
Basım Yılı: 2012 
Sayfa Sayısı: 97 

Amélie Nothomb'un iki romanını zıt hislerle okuduktan sonra, üç yaşına kadar kaldığı Japonya'da geçirdiği zamanı anlattığı biyografi parçası; Yağmuru Seven Çocuk için okumasam bir şey kaybetmezdim ama anlattıklarından da sıkılmadım diyebilirim. 

Keder tüm hayatına ahenk verecek. Sevdiğin ülkenin, dağın, çiçeklerin, evin, Nişio-san'ın ve onunla konuştuğun dilin kederi. Bu sadece, asla ne kadar sürdüğünü bilmediğin bir dizi kederin ilkidir. [sf 83]

Hatıranın da yazı kadar gücü vardır: Bir kitapta “kedi” sözcüğünü gördüğünde, etkisi güzel gözleriyle sana bakan, komşunun erkek kedisininkinden farklıdır. Yine de yazılan bu sözcüğü görmek, parlak bakışları hâlâ üzerinde duran kedinin varlığına benzer bir keyif verir. [sf 85]

20 Aralık 2020 Pazar

KIŞ YOLCULUĞU Amélie Nothomb

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 97

Acıyla Çarp Kalbim'i hatırı sayılır bir zevkle okuyunca hemen Amélie Nothomb'un iki kitabını daha almıştım. Bunlardan ilki Kış Yolculuğu, absürt denilebilecek bir roman, bana bir parça Günlerin Köpüğü'nü anımsattı ama sadece tuhaflığı açısından.

Tesisatçı Zoïle, izolasyonuna yardımcı olmak için kontrole gittiği bir çatı katı dairesinde, engelli bir kadın yazar ve onu himaye etmeyi görev edinmiş genç bir kadınla karşılaşır. Astrolabe adındaki bu kadına tutulacak fakat arzusu onu garip yollara sürükleyecektir..

Kış Yolculuğu ciddi bir hayal kırıklığı oldu benim için. Çok zorlama, yama yerleri apaçık, sanki sırf ilginç bir şeyler yazmalıyım duygusuyla kurgulanmış bir romandı. 

Bir kitabı kendin çevirirsen, kitapla senin aranda okumanın ötesinde, çok daha güçlü bir bağ oluşur. [sf 15]


Günün birinde romanının bir bölümü hakkında övgüler sıraladığımda, gözlerini kapadı. 

'Ne yapıyorsun?’ diye sordum. ‘Kelimelerine sarılıyorum’ diye cevap verdi. [sf 42]


Sevdiğinden mektup bekleyen kişi, kelimelerin yaşam ya da ölüm gücünü iyi bilir. [sf 49]


Sadece deli gibi âşık olunduğunda mutlak hoşgörü gösterilir; ama aşkta bir parça eksiklik varsa doğal saldırganlık üste çıkar. [sf 93]

19 Aralık 2020 Cumartesi

ACIYLA ÇARP KALBİM Amélie Nothomb

Yayın Evi: Turkuaz Kitap 
Basım Yılı: 2019 
Sayfa Sayısı: 127

Amélie Nothomb, ismini uzun zaman önce Kıran Kırana kitabıyla duyduğum, birçok kitabının baskısı olmayan ve ilgimin de muhakkak peşine düşmeme yetmediği bir yazardı. Sevgili Eren, blogunda Acıyla Çarp Kalbim'den bahsettiğinde yeniden meraklandım ve yazarın okuduğum ilk kitabı bu oldu. 

Acıyla Çarp Kalbim, genç ve güzel Marie'nin kendisinden daha güzel ilk bebeği Diane'e ve sonra dünyaya gelen diğer çocuklarına, kocasına karşı davranışlarının onların hayatını nasıl etkilediğine dair bir hikaye.

Romanı bir solukta okudum diyebilirim, son derece yalın ve sade, inandırıcı bir anlatımı vardı. Aynı ölçüde etkileyiciydi de. 

Törene katılanlar genç çifti içtenlikle seven kişilerdi. Bu nedenle Marie, insanların yüzünü istediği kadar dikkatle incelesin, bir türlü hayatının en güzel gününü yaşadığınıdüşünmesini sağlayacak o imrenme ifadesini göremiyordu. Çok sayıda kıskanç bakışın kendisine yöneldiği, davetliler arasındaki uzaktan tanıdıkların hiç durmadan dedikodu yaptığı, kötü niyetli insanların şu an üstünde olan annesinin gelinliğini değil onun için dikilmiş kusursuz gelinliği incelediği bir düğünü tercih ederdi. [sf 12]

İnsanın canı istediğinde hemen uykuya dalabilmesi baş döndürücü bir deneyimdi. Yatağa uzandığında uykunun derin kuyusunun kapağı hemen açılıyor, oraya düşmeye başlıyor, bedeni o hafif düşüşe teslim oluyor ve zihninde hiçbir şey belirmeden yokluğun içinde kayboluyordu. [sf 13]

Diane annesinin yalan söylemediğini bir kez daha gördü. Üniversitede ve hastanede insanların ne kadar sıklıkla bazı olayları unutabildiğini şaşkınlıkla gözlemlemişti. İnsanlar işlerine gelmeyen olayları ya da daha doğrusu unutmalarının işlerine geleceği olayları o kadar sık unutuyorlardı ki... O an annesinin acısını çok yoğun yaşadığını ve ona unuttuğunu söylediği şeyleri gerçekten unutmuş olduğunu hissetti. [sf 78]

On beş yaşında Alfred de Musset'yi okurken keşfettim şu ünlü dizeyi: 'Acıyla çarp kalbim, deha sende çünkü. [sf 90]

Keşke sadece nefret etmekle kalsaydı! Diane şimdi küçümseyici bir tavrın nefret dolu bir tavırdan daha kötü olduğunu anlıyordu. Sonuç olarak Diane sevgiye yakın bir duygu olarak tanıyordu nefreti, ancak küçümseme ona çok yabancı bir tavırdı. [sf 121]

"Sonuca varmayı istemek aptallıktır," diye yazmıştı Flaubert. Bu sözün doğruluğunu en çok kavgalar gösterir: Taraflardan hangisinin aptal olduğunu saptamak için son sözü söyleme takıntısı olana bakmak yeterli olur. [sf 122]