22 Ağustos 2019 Perşembe

ÖRÜMCEK AĞI Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 192

Tüm hikayenin tek bir mekanda; Clarissa Hailsham-Brown'un oturma odasında geçtiği Örümcek Ağı, sahnelenmesi düşünülerek yazılmış, diğerlerine nispeten kısa bir Agatha Christie romanı.

Taşrada oturan bir diplomatın eşi olan Clarissa, hayal gücü kuvvetli, neşeli, şakacı bir genç kadındır. Bir akşam oturma odasına girdiğinde kurgulayarak eğlendiği o çılgın varsayımlarından birinin gerçek olduğunu, odada, kanepenin arkasında bir cesedin yatmakta olduğunu farkeder. Kocası Henry'nin eski karısı Miranda'nın kocası Oliver'dir bu ve Henry'nin küçük kızı Pippa onu alıp götürmeye gelen üvey babasını öldürdüğünü söyler. Henry, kısa süre sonra çok önemli bir politikacıyla beraber eve gelecektir ve o akşam polisin etrafta olması en son isteyeceği şeydir. Herşeyi yoluna sokmak ve üvey kızını korumak isteyen genç kadın evlerinde misafir olan eski arkadaşlarını yardıma çağırarak ölüyü yakınlardaki bir ormana götürmelerini ister. O esnada kapı çalınır. Cinayet ihbarı üzerine gelmiş olan müfettişin sahneye girmesi tüm planlarını altüst edecektir..

Clarissa'nın şakaları ve şirin, sevgi dolu üvey anneliği ile renklenen kitabın bir çırpıda okunduğunu söyleyebilirim. Kütüphaneye açılan gizli bir geçit, görünmez çekmeceleri olan bir masa, elinde tırmığıyla daima bir yerleri kazan bahçıvan Bayan Peake de hikayenin güzel ayrıntılarından. Agatha Christie'nin nefes kesici kurgularından değil belki ama yine de yazarın tarzını hissetmek mutluluk veriyor.

21 Ağustos 2019 Çarşamba

ROGER ACKROYD CİNAYETİ Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar 
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 303

'Shakespeare'in de içtenlikle kabul ettiği gibi, fikir her yerden gelebilir. Önemli olan o fikirle ne yapıldığıdır. Yalnızca Agatha Christie, böyle* bir fikirden Roger Ackroyd Cinayeti gibi bir roman oluşturabilirdi, konsepti ancak o bu denli iyi kavrayabilir, bir temele oturtabilir ve etrafına bu denli basit ve yalın güzellikle bir kurgu inşa edebilirdi.' Sonsöz'den, Laura Thompson

Hercule Poirot kim olduğunu gizlediği, sessiz, sakin bir emeklilik hayatı yaşamaya karar vererek King's Abbot köyünde bir ev alır ve bahçesinde sakız kabakları yetiştirmeye başlar. Kısa süre sonra köy sakinlerinden biri, zengin ve cimri bir adam olan Roger Ackroyd evinde bıçaklanmış olarak bulunur. O gece evin etrafında görülen bir yabancının yanısıra Ackroyd'un dul yengesi, yiğeni Flora, evlatlığı Ralph, evde misafir olan binbaşı Hector Blunt, yaşlı adamın sekreteri, uşak ve hizmetçiler olarak zanlılar listesi uzayıp gitmektedir. Poirot'nun komşusu doktor James Sheppard olayları bize anlatırken aynı zamanda Hastings rolünü de üstlenir ve cinayeti araştırmaya başlarlar..

Kilitli oda polisiyelerinin en ünlülerinden biri, Agatha Christie'nin hayatının son derece sancılı bir döneminde, bütün ustalığıyla yazdığı, keskin zekasını en iyi yansıtan kitaplarından, Roger Ackroyd Cinayeti geçtiğimiz sene Altın Kitaplar tarafından tam metin olarak basıldı. Esasen daha önce Metis Yayınları'nın o güzel, kapakta başlayan romanları içinde Pınar Kür çevirisiyle mevcuttu ve eksiksiz bir basımdı ama Altın Kitaplar nedense yazarın Türkçe'ye henüz çevrilmemiş kitapları yerine bir şekilde eksik/tam metnine ulaşabildiğimiz kitapları yenilemeye daha çok eğilim gösteriyor. Bu vesileyle tekrar okumuş oldum.

Bu kitap, bilmecesinin mükemmelliği ile beraber, Hercule Poirot romanı olmasına rağmen ilk beş Christie'mden biri değil ama bu tamamen subjektif bir tercih. Roger Ackroyd Cinayeti, yazarın en çok takdir edilen ve hayranlık duyulan polisiye romanı olma vasfını karşıladığı ve türün en iyi yazılmış örneklerinden biri olduğu için muhakkak okunması gereken bir eser diye düşünüyorum. 

*cümlenin bu kısmında romanın ana fikri ve katilin kim olduğu yazdığı için kısaltarak aldım.


'Bu duvarların dili olsaydı da...' diye mırıldandım. 

Poirot başını salladı. 'Dilleri olması yetmez. Gözleri ve kulakları da olması gerek. Fakat...' Eliyle kütüphaneye vurdu. '... eşyaların daima dilsiz olduklarını da sanmayın. Onlar bazen benimle konuşurlar. Sandalyeler, masalar... bana bazı haberler verirler.' [sf 106]

Gerçek ne kadar çirkin olursa olsun,onu arayanlar için her zaman ilginç, heyecan verici ve güzeldir. [sf 161]

Kadınlar, muhteşemler! Hiç olmadık şeyler uydururlar ve mucizevi şekilde haklı çıkarlar. Aslında o kadar basit değil tabi. Kadınlar, bilincine varmaksızın milyonlarca küçük ayrıntıyı görür, gözlemler, bunları yine bilinçaltında bir araya getirirler. Vardıkları sonucu da önsezi olarak adlandırırlar. [sf 163]

Bir erkeğe söyledikleriniz için hiçbir zaman üzülmeyin. Onlar kendilerini o kadar beğenirler ki, söylediklerinizi üzerlerine kondurmazlar bile. [sf 262]

7 Ağustos 2019 Çarşamba

MORTİNA Barbara Cantini [3 Kitap]

Yayın Evi: Çınar Yayınları
Basım Yılı: 2018-2019
Sayfa Sayısı: 48

Mortina, sevgili Güngör hikayesinde yayınladığında farkettiğim, İtalyan illüstratör Barbara Cantini'nin yazıp resimlediği çok şeker bir çocuk kitabı serisinin baş karakteri ve teyzesi Ruhiye'nin yanında,
kasabadan pek de fazla uzak olmayan Çürükoğlu Villası'nda yaşıyor.

Mortina'nın kireç beyazı bir teni, mosmor göz halkaları var ve istediği zaman vücudunu parçalara ayırıp dikebiliyor çünkü o minik bir zombi! Küçük kız, evde, bahçede ve ormanda dolaşıp oynamayı çok sevse de kasabadaki çocuklarla da arkadaş olmak istiyor ama Ruhiye teyzesi insanların korkup onları evlerinden etmemesi için dikkat çekmemeleri gerektiğini söylüyor ve bunu ona yasaklıyor.

İlk kitapta yaklaşan Cadılar Bayramı'nın, Mortina için çocukların arasına katılabileceği bir fırsata dönüşmesinin hikayesini okuyoruz. İkinci kitap; Mortina: Gıcık Kuzen'de, Ruhiye teyze 'bir tür botanik döneminden geçiyor' ve Yanlış Tanınmış Bitkilerin Bakımı adlı bir kitaptan faydalanarak Geveze Sarmaşık bitkisini büyütmeye çalışıyor, işler ters gidince Mortina'nın kuzeni, huysuz Gilbert eve davet ediliyor ve ardından birer davetiye aldıklarını söyleyen kasaba çocukları da çıkageliyorlar. Evde garip olaylar baş gösterirken, Ruhiye Teyze de ortadan kayboluyor. Mortina ve arkadaşları esrarengiz bir davet ile başlayan bu gizemi çözebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Üçüncü kitap; Mortina: Hayalet Arkadaş ise Mortina'nın bahçelerindeki bir kovuktan çıkıp gelmiş, ismini bile hatırlamayan bir hayalet çocuğa kim olduğunu bulmasını sağlayarak yardım etmesini ve arkadaş olmalarını anlatıyor.

Barbara Cantini'nin şahane çizimlerinde o kadar çok detay ve şirinlik, güzellik var ki, Çınar Yayınları'nın, illustrasyonlardaki küçük yazıların büyük kısmını da çok başarılı bir şekilde çevirerek kitapları orijinal haline en yakın şekilde yayınlaması çok hoş olmuş. Bu kitapları görüp, okuyup da sevmeyecek çocuk hatta yetişkin olabileceğini dahi düşünemiyorum.. 😍














































31 Temmuz 2019 Çarşamba

DAMGA Reşat Nuri Güntekin

Yayın Evi: İnkılap Kitabevi
Basım Yılı: 1988
Sayfa Sayısı: 143

Bir paşa oğlu olan İffet, babasının servetini kaybederek sürgüne gönderilmesi üzerine onunla Midilli adasında bir süre kaldıktan sonra İstanbul’a döner, mebus Cemal Kerim'in evinde, çocuklarına ders vermeye başlar. Mebus'un karısına yakınlığı sebebiyle başına bir felaket gelir ve hırsızlık suçlamasıyla hapse atılır. Hapisten çıktığında geçmişi alnına sürülmüş bir kara leke gibi peşini bırakmayacak, aynı zamanda vicdanî hesaplaşmalarıyla kendini yiyip bitirecektir.. 

Her Reşat Nuri kitabında olduğu gibi Türkçe'sinin şahaneliği muhakkak, hatta İffet'in çocukluk ve ilk gençlik yıllarının anlatıldığı bölümler biraz Çalıkuşu'nun başlangıcını andırdığı için hoşlukla okudum ama devamının aynı şekilde ilgimi çektiğini söyleyemem. Damga'da tasavvur edilen o adanmışlık, kendini bir şeye vakfetme hali fazlasıyla safiyane durduğu için romanın bir parça gerçeklikten uzaklaştığını düşünüyorum. Bu tarafını hiç sevemedim.

Çocukların büyük adamlar gibi gizli dertleri, ehemmiyetle sakladıkları izzetinefs yaraları vardı. [sf 9]

Nitekim onu ben, çok zaman siyah gözlü zannetmiştim. Bir gün konuşurken dikkat ettim. Bu gözlerde sarı ile yeşil arasında, taze zengin renkler vardı. Gözlerinin rengini gördüğünüz zaman, bütün çehre birdenbire değişiyordu. Yüzünün çizgilerinde ümit etmediğimiz gizli güzellikler beliriyor, dudakları canlanıyor, soluk rengi yağmurdan ıslanmış soluk çiçeklere mahsus bir tazelik alıyordu. [sf 38]

Hiç bir bahar, gönlüme bu kar fırtınası kadar tazelik getirmemişti. [sf 110]

30 Temmuz 2019 Salı

GİZLİ EL Reşat Nuri Güntekin

Yayın Evi: İnkılap ve Aka
Basım Yılı: 1976
Sayfa Sayısı: 160

Görünmez bir el göğsüme basıyor, nefesimi kesiyor gibiydi. [Çalıkuşu, sf 149]


Görünmez el mevhumunu pek seven yazar bunu önce Çalıkuşu'nda bir cümlede kullanmış. İki sene sonrasında yayınlanan Gizli El romanını ise önce tamamen farklı bir odak noktası üzerinden; resmi dairelerde nüfuzlu tanıdık imtiyazı ve vurgunculuğu hicvetmek için kurguladığını, bu eleştirel üslûp dönemin sansürüne takılınca da romandaki ufak bir aşk hikayesini ön plana alarak bu eli kocasını farkettirmeden koruyan bir kadın eline dönüştürdüğünü kitabın başına yazdığı önsözde okuyoruz.
Sıkıcı bir memuriyet hayatı süren Şeref, tayin olduğu kasabada yaşlı bir doktorla tanışır. Doktorun ahbabı Aziz Paşa’nın kızı Seniha’ya aşık olur ve onunla evlenir. Karısıyla mutlu ve kayınpederinin işleri ile uğraşarak gitgide zenginleşen bir adamdır artık. Fakat bu yeni hayat Şeref'in dengesini altüst eder ve ummadığı sefahatlere doğru yuvarlanır..

Şimdiye kadar okuduğum Reşat Nuri Güntekin romanlarından Çalıkuşu ve Acımak haricinde hiçbiri hafızamda, kalbimde bariz bir iz bırakmadı. Bu demek değil ki yazarın dili kullanmaktaki maharetleri diğer romanlarında yoktu, sadece konuları ve karakterlerini benimseyememiştim sanırım. Gizli El de öyle, edebi bir lezzet alarak okuduğum ama diğerleri kategorisine giren bir roman oldu. 

Gizli El 

Mademki aşık değilsin, o halde şairsin... Çünkü o da insanı kır yılanı gibi başıboş derelerde, tepelerde dolaştırır. [sf 21]

Doktor'un müjdesi acaba benim ağzımı aramak için uydurulmuş bir yalan mıydı? Önceleri bu, sık sık aklıma geliyordu. Fakat, sanırım ki, o bunu yapacak adam değildi. Arkadaşlığımız o günden sonra daha başka türlü bir arkadaşlık, bilmem nasıl anlatmalı, bir sır şeklini aldı. Bu mesele üzerine hiçbir şey konuşmamıza imkan yoktu. Fakat, ikimiz de birbirimizin zihninden geçen şeyleri biliyorduk. Ona sokulurken, onunla en ehemmiyetsiz şeyleri konuşurken, âdeta başımı göğsüne yaslıyor, kalbimi çırılçıplak ona teslim ediyor gibi bir rahatlık hissediyordum. Onu bu kadar sık arayışımın sebebi neydi? [sf 53]


Viran duvarlarda kovuklar vardır. Kuşlar bunları bellerler; bütün gün şurada, burada uçtuktan sonra geceleri oraya başlarını sokmaya gelirler. Kuşlarda düşünce bulunacağını zannetmem. Yalnız bu kovula sokulmuş başta tatlı bir sükûnet ve rahatlık tasavvur ediyorum. [sf 59]



26 Temmuz 2019 Cuma

MARIANNE'NIN KALBİ Alfred de Musset

Yayın Evi: İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: Mart 2018
Sayfa Sayısı: 50

Marianne'nin Kalbi, Alfred de Musset'in gençlik yıllarında yazdığı kısa bir trajedi.

Yaşlı bir adamla evli, güzel Marianne’ye aşık olan Célio ve ona ulaşması için yardımcı olacak yakın arkadaşı Octave, oyunun baş karakterlerini oluşturuyor.

Tasvirleri, dili hoş olsa da hikayenin özellikle akılda kalmasını gerektiren bir etkisi yok. Bunda binlerce kez anlatılmış bir konuyu tekrarlamasının payı olduğunu düşünmüyorum çünkü yazarın kuvvetli bir üslûbu olduğunda kendinden önce ve sonra temelde aynı şeyi anlatanların arasından fırlayabiliyor, Shakespeare'da olduğu gibi.

Alfred de Musset'in bu piyesi için; okunduğunda hoşça vakit geçirtecek, okunmadığında ise herhangi bir edebi kaybın olmayacağı bir eser diyebilirim.


CÉLIO
Deli olduğun için ne kadar mutlusun!

OCTAVE
Sen de mutlu olmadığın için ne kadar delisin. Söylesene bana, neyin eksik?

CÉLIO

Bende eksik olan huzur ve kayıtsızlık, insan gamsız olunca hayat bir ayna gibidir; her şey ona bir an için yansıdıktan sonra üstünden kayıp gider. Bir borç bende bir vicdan azabı halini alır. Sizin bir eğlence saydığınız aşk, benim bütün hayatımı altüst eder. Ah dostum, benim gibi sevmenin ne anlama geldiğini asla bilemeyeceksin. [sf 6]

23 Temmuz 2019 Salı

MUTLULUK UYGULAMALARI Ruth A. Baer

Yayın Evi: Olimpos Yayınları
Basım Yılı: Temmuz 2015
Sayfa Sayısı: 379

Mutluluk Uygulamaları kitabını sevgili Eren'in blogunda görüp merak etmiştim. Soyut kavramları somut egzersizler üzerinden tanımlama fikri bana ilginç geldiği için bir çırpıda okudum.

Anı yaşamaya odaklanın, geçmişte olan veya gelecekte yapacağımız bir şeyi takıntı yaparak gereğinden fazla düşünmeyin gibi öğütleri var kitabın.

Kendinizi yıpratıcı şekilde eleştirdiğinizde, sürekli yanlış yapıyorum duygusuna kapılmak ve bunun neticesinde size söylenen olumlu cümlelerin bile iç dünyanızda olumsuz yansıması söz konusu olabilir, diyor mesela.

Kitap, muadillerinden farklı veya yeni bir şey söylemese de bazen insanın bildiklerinin hatırlatılmasına da ihtiyacı olabiliyor, bu gözle okunabilir diye düşünüyorum.

insan kısmî bir misafirhâne / her sabah yeni birisi gelir. / bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik /
aniden farkına varmak bir şeyin / hepsi beklenmedik misafir. / hepsini karşılayıp eyle! /
evini vahşetle süpürüp / bütün mobilyalarını boşaltan / bir kederler kalabalığı bile gelse.  /
her geleni alnının akıyla misafir et. / olur ki yeni bir zevk getirmek için / boşaltırlar evini. /
karanlık düşünce, utanç ve garez, / hepsini gülerek karşıla kapıda / ve buyur et içeri. /
minnettar ol her gelene / kim gelirse gelsin. / çünkü bunların her birisi /öte taraftan bir kılavuz olarak gönderildi. [Misafirhâne, Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hazretleri]

'Bu düşünceler ve hisler geçmişle ilgili. Ara sıra beni ziyaret ediyorlar, zira istedikleri zaman gelip gidebilirler. Ben onları kontrol edemem. Sadece şu an yaptığım işe odaklanmalıyım.' [sf 96]

Acı verseler bile duygularımız faydalı amaçlara hizmet etmek için varlardır. Bize önemli bilgiler verir, başkalarıyla iletişim kurar ve yapıcı bir şekilde hareket etmemiz için motive ederler, tabii bunun için sağlıklı bir şekilde yönlendirilmeleri gerekir. [sf 130]

Ne yazık ki güzel bir hayat yaşamak için duygusal ve fiziksel acılara maruz kalmayı da kabul etmek gerekir. İnsanlar incinecekleri şeylerden kaçmaya çalışırken hayatlarını ciddi ölçüde kısıtlamış olurlar. Mutluluk ve canlılık gitgide solarken memnuniyetsizlik, sıkıntı ve kaybedilen fırsatlara duyulan pişmanlık gibi yeni sıkıntılar baş gösterir. [sf 166]

9 Ekim 2018 Salı

LEYLA İLE MECNUN Burak Aksak



Yayın Evi: Küsurat Yayınları
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 270

Haddinden çok görülmüş, çok duyulmuş her kitaba, diziye, filme mesafeli durmak, sadece edebiyatın ve sinemanın hasına zaman ayırmak isteyen okuyucu/seyirci için olağan bir durum. Leyla ile Mecnun dizisi de bu minvalde ilgimi çekecek bir seri değildi ama dizi yayınlanırken bir yerlerde Dolls filminden bahsettiğini okudum. Pek bilinmeyen, izlense bile değeri anlaşılıp sevilmeyen bu en sevdiğim filme gönderme yapan Leyla ile Mecnun bölümünün o kısmını bulup seyrettim, diziye algım değişti bu arada tabii. Fakat sonrasında müptelası oldum, tamamen izledim diyemem, birileri bakarken denk geldikçe birkaç sahne gördüm sadece. Diyaloglarına biraz aşinaydım.

Kitaba gelirsek, yayınlandığını görünce ne anlatıyor acaba deyip biraz merak etmiştim. Ama herhalde bana kalsa hiçbir zaman alıp okumazdım. Yiğenim tatile giderken aldığı kitabı bitirdikten sonra ‘Dizisiyle alakası yok, karakterler aynı ama başka bir hikaye. Okumak istersen sana vereyim.’ deyince benimle eve geldi. :)

Leyla ile Mecnun, bir senaryo-roman gibi. Hızlıca okunup biten, hoş bir hali var. İster istemez okurken dizideki oyuncular gözlerinizin önüne geliyor ama bu açıdan bir sakıncası yoktu benim için. Sonuçta her karaktere kendinize ait yeni bir hayal oluşturmayı gerektiren, buna değecek bir ‘edebi roman’ değildi, biraz absürt, biraz duygusal, eğlenceli bir hikayeydi sadece.

Konuşmasına izin vermedim. Arkama bile bakmadan yürüdüm gittim. Ben de herkes gibi ne kadar büyük bir kaybeden olduğumu düşünmeden, küçük zaferler peşinde koşuyordum. Son sözü söyleyenin tartışmayı kazandığı, daha çok bağıranın haklı görüldüğü, daha çok rağbet edilenin başarılı sayıldığı bir dünyada yaşıyorum. Elbette son lafı sokmuş olmanın keyfini çıkaracaktım. Yalnız ufak bir sorunum vardı. [sf 151]

Çok fena koyuyormuş adama arkadaşım dediğin bir insanın ihaneti. Hayat dediğin uzun bir yol. Ve bu yolda seninle beraber yürüyen insanlar var, yolda kaldığın zaman yardım edebilmek için. Yolda rastladıkların var, yanındakilerin kıymetini daha iyi anlayabilmen için. Yoluna taş koyanlar var, yürüdüğün yolu zehir etmek için. Bir de seni yarı yolda bırakanlar var, kendi başının çaresine bakabilmeyi öğrenebilmen için. Herkesin kendi doğrusu var ve herkes kendine göre haklı bu hayatta. Bu yüzden sonuca varmıyor hiçbir tartışma. 
[sf 185]

24 Eylül 2018 Pazartesi

BÜYÜK SİHİR Elizabeth Gilbert

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 258

Uzun zamandır bu kadar zevkle bir kitap okumamıştım. İnsanı üretmek için gayrete getiren, heyecan verici, yalın bir dille yazılmış, güzel bir kitap, Büyük Sihir.

Alıntılarda da görebileceğiniz üzere, hemen hemen her bölüm genellikle iktibas edilip yazar tarafından çözümlenmiş bir öz fikir ve onun detaylandırılması üzerinden ilerliyor.

Elizabeth Gilbert’ın başka hiçbir kitabını okumamıştım, kurmacaları, çoksatan kitabı vs. dahil. Ama temelde kendi yazar kimliğinden yola çıkarak genel sanat üretimine dair geliştirdiği fikirleri, deneyimleri ve önerilerini anlattığı Büyük Sihir çok hoşuma gitti. Adındaki gerçeküstü havanın aksine kitapta son derece akılcı yaklaşımlar var.

Üretici içgüdünüz korkunuzu her zaman tetikleyecek, çünkü o sizden belirsiz sonuçlar diyarına gitmenizi talep eder ve korku da belirsiz sonuçlardan nefret eder. [sf 32]

Olanları daha ayrıntılı düşündüğüm zaman, Ann Patchett’la aramda geçenlerin çoklu keşif denen olgunun sanatsal versiyonu olabileceğini düşündüm - bilim çevrelerinde kullanılan bir terimdir bu. Dünyanın farklı yerlerinden iki ya da daha fazla sayıda bilim insanı aynı zamanda aynı fikirle ortaya çıktığında buna çoklu keşif denir. (...) Bunun nasıl gerçekleştiğinin mantıklı bir açıklaması yok. Birbirinin çalışmalarını hiç duymamış olan iki insan, aynı tarihi anda nasıl aynı bilimsel sonuçlara varabiliyorlar? Ama sandığınızdan çok daha sık gerçekleşiyor bu. [sf 68]

Bütün kalbinizle çalışın, çünkü -size söz veriyorum- günler boyunca hiç vazgeçmeden çalışmaya devam ederseniz, bir sabah aniden çiçeklenebilirsiniz. [sf 69]

Yazın hayatımın çoğu, dürüst olmak gerekirse, acayip, eski zamanlardan kalma, vudu tarzı Büyük Sihir’le geçmedi. Yazın hayatımın çoğu sıkıcı, disiplinli çalışmadan ibarettir. Masama oturup ırgat gibi çalışırım, işlerimi böyle hallederim. Çoğunlukla çalışmalarımda peri tozundan eser yoktur.
Ama bazen peri tozu da karışır işin içine. Bazen, yazma eyleminin ortasında, kendimi birden büyük havaalanlarındaki yürüyen bantlardan birinin üstünde gibi hissederim; uçuş kapısına hâlâ çok yolum vardır ve bavullarım çok ağırdır ama dışsal bir gücün beni nazikçe desteklediğini duyumsarım. Bir şey -güçlü ve cömert bir şey- beni taşır ve bu şey ben değilimdir. 
Bu duyguyu biliyor olabilirsiniz. Harika bir şey yaptıktan sonra geri dönüp baktığınızda size, ‘Bunu nasıl yaptım, ben bile bilmiyorum’ dedirten şeydir bu. [sf 72]

Aklıma İngiliz makale yazarı Katharine Whitehorn’un şu harika deyişi geliyor: ‘Başkaları için yaşayan insanları, söz konusu başkalarının yüzlerindeki korkulu ifadeden tanıyabilirsiniz.’ [sf 101]

W.C. Fields’in söylediklerini hatırlayın: ‘Önemli olan size ne dedikleri değil, sizin neye cevap verdiğinizdir.’ [sf 122]

Röportajımız sırasında Waits, doğmaya çalışırken şarkıların nasıl farklı şekillere girdiğini tarif etmişti. Bazı şarkıların ona neredeyse saçma denebilecek bir rahatlık ve kolaylıkla geldiğini anlatmıştı: ‘Bir pipetle emilen hayaller gibi.’ Bazı şarkılar içinse epey çaba harcaması gerekiyordu: ‘Toprağı kazıp patatesleri çıkarmak gibi.’ Bazı şarkılarsa yapışkan ve tuhaftı:’Eski bir masanın altına yapıştırılmış sakızı kazımak gibi.’ Bazılarıysa çaktırmadan yaklaşılması gereken yabani kuşlar gibiydi, kaçıp gitmesinler diye ürkütmeden yakalaması gerekiyordu onları. [sf 131]

Nobel ödüllü şair Seamus Heaney’nin bu devam etme içgüdüsü hakkında oldukça zarif bir yorumu var - insanın şiir yazmayı öğrenirken, hemen iyi olmasını beklememesi gerektiğini söyler. Acemi şair kovasını kuyunun yarısına kadar sallandırıp durur, kova her çekişinde boş çıkar kuyudan. Tahammül edilmez bir durum olsa da, devam etmek gerekir.
‘Yıllar boyunca alıştırma yaptıktan sonra’ diyordu Heaney, ‘kovanın zinciri birden gerilir - sizi baştan çıkaracak sulara nihayet ulaşmışsınızdır. Kendi havuzunuzun sularına işte böyle ulaşırsınız.’ [sf 147]

Yalnızca ne tür bir berbatlıkla başa çıkmaya gönüllü olduğunuza karar vermeniz gerekir. Dolayısıyla sorulması gereken şey, ‘Tutkun nedir?’ sorusu değildi. Asıl soru şuydu: ‘Yeterince tutku duyduğun ve uğruna en hoşa gitmeyen şeylerle bile uğraşmayı göze alabileceğin şey nedir?’ [sf 149]

Yapılmış iş bitmemiş iyi işten daha iyidir. [sf 171]

Ne olursa olsun, kendinizi meşgul edin. Robert Burton’un bilgece söylediği gibi, ‘Yalnız kalma, boş durma.’ [sf 241]


21 Eylül 2018 Cuma

HAYATTAN KEYİF ALMAK İÇİN AT, KURTUL, FERAHLA Marie Kondo

Yayın Evi: Epsilon Yayınları
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 296

Marie Kondo'nun 'Japon toplama ve düzenleme sanatında ustalık dersleri' olarak nitelendirdiği ikinci kitabı At-Kurtul-Ferahla, ilk kitap olan Derle-Topla-Rahatla'ya göre daha olgun, daha az didaktik ve verimli bir kitap. Yine düzenleme konusunda profesyonel olarak yardım ettiği kişilerin ev toplama süreçlerinden sıkça misal verirken kendi kişisel deneyimlerini de paylaşıyor. Konmari düzenleme metodunu daha detaylandırarak anlattığı, aşamaları biraz daha kapsamlı bir şekilde açıkladığı için de 'ustalık' ibaresini kullanmayı uygun görmüş.  

Bu kitaptaki önerileri ve anlatımı daha çok beğendim ama yine de hem anlamsız hem de çelişkili yerler yok değildi. Mesela:

Yarısına kadar okuduğunuz ve henüz okumadığınız kitapların hepsinden kurtulun. [sf 139]

Gayet kibirli, soğuk ve net bir emir gibi değil mi? Neyse ki 'En sevdiğiniz kitaplar veya şu anda ihtiyacınız olan kitaplar elbette güvenle saklanabilir.' diye devam edip içimizi rahatlatıyor (!). Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir düzen delisi dedi diye sevdiğimiz veya gerçekten ihtiyacımız olan kitapları (veya nesneleri) elden çıkaracağımıza inanıyor olabilir mi? Peki ya o kitapları sadece sıkıldığımız için bırakmamışsak? Vaktimiz müsait olmadığı için devam edemedik diyelim veya o dönem ruh halimize uygun düşmedi ama aslında dönüp okumaya değecek bir metin ise?

Birkaç sayfa sonra yine o çok önem verdiği 'keyif' hissini hatırlayarak durumu şöyle yumuşatıyor: 'Sizde keyif hissi uyandıran birçok kitabınızın olması büyük bir mutluluktur. Eğer onları tek tek alıp kesinlikle sizde keyif hissi uyandırdığına karar verdiyseniz; o zaman onları güvenle saklayın ve el üstünde tutmaya özen gösterin. [sf 143] İyi ki okumaya devam etmişiz, çünkü biraz önce 'Atın onları!' dediğinde robotik bir şekilde itaat etmiş de olabilirdik. :) Belki de -kitapları sıklıkla düzenleyip gerekmeyenleri elden çıkarmak dahilinde de olsa- bir kütüphanenin değeri ve fikrinden pek anlamadığı için bu gibi düşüncelerini gayet itici bulmuş olabilirim, sonuçta hassas konu.

Bu kitapta düzenlemeyi öğretme konusunda hatasız olduğuna inandığını ve yardım alan kişilerden biri 'geri tepme' dediği başa dönmeyi yaşadığında (271) duyduğu büyük hayalkırıklığını anlatan Marie, gittiği ekmek kursunda hata yapmaktan ölesiye korktuğunu söyleyerek karakterinin mükemmeliyetçi yanından da bahsediyor. Düzen konusunda da rahatsızlık derecesinde takıntılı, evdeki çekici atıp çivileri eski bir tavayla çakmak zorunda kalmak gibi ekstrem durumlarda yaşayan bir kadın söz konusu. 

Kısacası, At-Kurtul-Rahatla için, ilk kitaba kıyasla insanı düzen konusunda gayrete getiren güzel önerilerin biraz daha arttığını söyleyebiliriz ama nihayetinde bu fikirler, tavsiyeler kitabı yazan kişinin kişisel zevkleriyle doğru orantılı ve bakış açısıyla kısıtlı. Yine de yazıda bahsettiğim nokta hariç keyifle okuduğumu söyleyebilirim.

Eğer bir şeyin sizi mutlu ettiğinden eminseniz bir başkası ne derse desin saklayın. [sf 7]

Evinizi başarılı şekilde düzene sokmanızda ihtiyacınız olan iki beceri var: Size keyif veren şeyleri saklarken diğerlerinden kurtulmak ve saklamayı seçtiğiniz şeyleri nerede tutacağınıza karar verip her zaman yerine geri koymak. [sf 8]

Düzenlemeyi bitiremeyen çoğu insanın bir özelliği atmadan herşeyi depolamalarıdır. Eşyalar kaldırıldığında ev düzenli görünür ama saklama alanları gereksiz şeylerle dolu olursaonları düzenli tutmak imkansız hale gelir düzenleme işi kaçınılmaz bir şekilde geri teper. [sf 15]

Temizlik yaparken ellerimiz çalışır ve zihnimiz boşalır ama derleyip toparlamak neyi elden çıkaracağınızı, neyi tutacağınızı ve nereye koyacağınızı düşünmenizi gerektirir. Derlemek toparlamak zihni çalıştırırken, temizlemek arındırır. [sf 26]

Şikayet etmek aslında o insanın devam etmek için hala enerjisi olduğunun kanıtıdır. [sf 43]

Nesnelerin çekiciliklerinde üç ortak unsur: Objenin kendi güzelliği (özünde olan çekicilik), objeye aktarılan sevgi miktarı (kazanılmış çekicilik) ve ne kadar geçmişi olduğu veya değer biriktirdiği (tecrübeye dayanan değer). [sf 55]

Neden rengin benim için bu kadar önemli olduğunu düşünürdüm; birgün bunun annemin pişirdiği yemeklerden geldiği kafama dank etti. Her zaman, her öğün için çeşit çeşit yemekler hazırlardı ve sonuç her zaman çok renkli olurdu. Haşlanmış tavuk ve dulavratotu; sotelenmiş et ve mantar; patlıcanlı miso çorbası ve üzerinde deniz yosunu salatası olan soğutulmuş tofu gibi tek bir rengin hakim olduğu yemekler olduğunda annem masaya bakıp, 'Çok fazla kahverengi. Daha fazla renge ihtiyacı var.' derdi ve bir tabak doğranmış domates eklerdi. Şaşırtıcı olarak, o bir tabak masayı canlandırır ve yemeğimizi çok daha keyifli bir hale getirirdi. Evlerimiz de buna benzer. Eğer oda çıplak görünüyorsa, tek bir çiçek o odayı neşelendirebilir. [sf 59]

Evinizi sevdiğiniz eşyalarla süslemek, size keyif veren şeylerden mahrum kalacak kadar çıplak kalmasından çok daha önemlidir. [sf 60]

Boşlukları doldurma isteği insan doğasının bir parçasıdır.Eğer yüzde yetmiş doluluk veya 'ferahlık' hedeflersek, yalnızca klik noktamızı ıskalamakla kalmaz; bize keyif vermeyen eşyalar biriktirmeye başlar, yeni saklama parçaları alır ve sonuç olarak tekrar kendimizi başladığımız noktada buluruz. [sf 74]

Kitap başlıklarının ve içindeki kelimlerin enerjisi çok güçlüdür. Japonya'da 'kelimeler gerçekliğimizi oluşturur' deriz. Gördüğüüz veya temas ettiğimiz kelimeler benzer yapıdaki olayları çekerler. O anlamda sakladığımız kitaplara uygun bir kişi haline geliriz. Kitaplığınızdaki kitaplar olmayı arzu ettiğiniz kişiyi yansıtıyor mu? Bunu temel alarak hangi kitapları saklayacağınızı seçerseniz, hayatınızdaki olayların akışının dramatik şekilde değiştiğini farkedeceksiniz. [sf 143]

Eşyalarda var olan ruhların üç yönü vardır: O eşyanın yapıldığı maddenin ruhu, onu yapmış olan insanın ruhu ve onu kullanan insanın ruhu. Eşyayı yapanın, özellikle, o eşyanın kişiliğine büyük bir etkisi vardır. (...) Yine de sonunda, o nesnenin nasıl bir aurası olacağını (Japoncada kukikan olarak geçer ve tam anlamıyla 'havadaki his demektir) belirleyen, onu kullanan kişinin duyguları ve ona nasıl davrandığıdır. (...) Zihniniz sahip olduğunuz herşeyin değerini belirler. [sf 292]