27 Nisan 2020 Pazartesi

ŞAMPANYADAKİ ZEHİR Agatha Christie

Yayın Evi: Akba Yayınevi
Basım Yılı: 1964
Sayfa Sayısı: 239

İlk olarak Şampanyadaki Zehir adıyla, Gönül Suveren'in dramatik, etkileyici tercümesinden okuduğum kitapta eksiltilmiş sayfalar olduğunu farkedince Akba Polisiye Romanları Serisi’nden çıkan Nüveyre Gültekin çevirisini; Bir Kadeh Şampanya adıyla basılan kitabı almıştım. Bu çeviride, basıldığı dönem hasebiyle öyle güzel bir Türkçe, kuvvetli ve zarif, öyle güzel kelimeler kullanılmış ki adeta başka bir romanı okuyor gibi hissettim. Zaten ilk okuduğumdan bu yana o kadar uzun zaman olmuş ki katili de yanlış hatırlıyordum, ayrı bir heyecan verdi böylesi. 

Rosemary Barton, kendi doğumgünü partisinde kadehinde bulunan siyanürden zehirlenerek ölür. Son zamanlarda ağır bir hastalık da geçirmiş olan genç kadının depresyona girip intihar ettiği düşünülür fakat bu olaydan bir sene sonra kocası George, Rosemary'nin bir cinayete kurban gittiğine dair imzasız mektuplar almaya başlar. George, Rosemary'nın kızkardeşi Iris'in doğumgünü için küçük bir parti vererek, müteveffa karısının öldüğü o meş'um gecenin bir benzerini tertiplemeye karar verir..

Romanın merkezine Rosemary'nin hayatını yerleştirmiş gibi görünse de Agatha Christie’nin Sandra ve Stephen'ın ilişkisini daha büyük bir özen ve gerçekçilikle kurguladığını düşünüyorum. Rosemary'nin sinir bozucu halası Lucilla da keza öyle, gerçek hayatta çok net karşılık bulan biriydi. Albay Race'in vişne reçelinden isim bulma macerası, Little Prior'daki sayfiye evi, bir pars gibi çevik adımlarla danseden Anthony ve onun küçük sevgilisi, buzlar kraliçesi Iris..

Bir Kadeh Şampanya'dan bir dolu cümle yazdım aşağıya. Aslında bu alıntılar bir nev'i kitaptan aklımda kalan yerleri temsil ediyordu da diyebilirim. 

Nisan'ın bu son günlerinde Agatha Christie okumaya sevgili arkadaşım Deniz’le devam ediyoruz, instagramda #evdekalagathaoku etiketimizi kullanarak bize katılabilirsiniz.


Rosemary aptalın biri. Hep öyleydi zaten. Cennet kadar güzel ve tavşan kadar da ahmak. Erkeklerin hemen âşık olduğu ama sonunda terkettiği kadınlardan. Ama siz.. başkasınız. Bir insan size âşık olursa, sizden hiçbir zaman bıkmaz. [sf 46]

O akşam, Luxenburg gazinosunun pudra odasında Rosemary ne kadar da güzeldi! Beyaz kürk etolü omuzlarından aşağıya kaymıştı. Hastalıktan yeni kalkmış olmanın o solgun narinliği vardı üzerinde. Bu incelik ona bir masal prensesi güzelliği, elle dokununca dağılıverecekmiş hissini uyandıran bir peri füsunkârlığı veriyordu.. [sf 80]

Kötü hareketlerini maskelemek için güzel ve ulvi sebeplere dayanırlar insanlar, bilirsin. Merhametsiz olmak istedikleri vakit, 'dürüst davranmak zorundayım.' diyen insanlar vardır. Kendi kendilerine karşı o kadar riyakârdırlar ki, hayatlarının sonuna kadar her kötü hareketlerinin fedakârlık hislerinden sâdır olduğuna inanırlar. [sf 97]

'Rosemary'nin zamanında eve sık sık gelirdin.'
Anthony, 'O zaman durum başkaydı,' dedi.
Iris'in kalbine buzdan bir parmak dokundu sanki. 'Bugün buraya neden geldin? Bu taraflarda bir işin mi vardı?'
'Evet, çok önemli bir işim vardı. Yani sen, Iris. Sana bir soru sormak için geldim.'
O buzdan parmak kayboldu. Onun yerine Iris'in kalbi hızla çarpmaya başladı. 'Evet?'
Anthony onu süzüyordu. Bakışları ciddi, hatta sertti.
'Bana dürüst cevap ver, Iris. Sorum şu: Bana güveniyor musun?'
Iris şaşırdı. Daha başka bir soru beklemişti. Genç erkeklerin yüzyıllar boyunca kızlara sordukları o soruyu. [sf 103]

Sonra birdenbire yüzünün ifadesi değişti, ciddileşti. Iris'in yanındaki masada duran küçük vazoya bakıyordu. İçinde grimsi yeşil yapraklı, eflatun çiçekli bir dal vardı. Biberiyeydi bu. Ya da diğer adıyla -Rosemary-.
Anthony usulca, 'Bu mevsimde nasıl çiçek açmış bu?' dedi.
Iris, 'Sonbaharda hava ılık olduğu zaman,' diye cevap verdi, 'Bir iki çiçek açar..'
Anthony çiçeği alarak bir an yanağına dayadı. Gözlerini yarı kapamıştı. Şimdi Rosemary'nin altın saçlarını, daima gülen koyu mavi gözlerini ve ihtiraslı kırmızı dudaklarını görüyordu..
Adeta sohbet eder gibi: 'Artık aramızda değil..' diye mırıldandı.
'Kimden bahsediyorsun?'
'Kimden bahsettiğimi biliyorsun, sevgilim.. Rosemary.. Iris bence o senin tehlikede olduğunu biliyordu.' Dudaklarını güzel kokulu dala dokundurdu. Sonra da dalı pencereden dışarı attı. 'Güle güle, Rosemary.. Teşekkürler..'
Iris fısıldadı. 'Rosemary.. Anı demektir..' [sf 239]


17 Nisan 2020 Cuma

VİŞNE BAHÇESİ Anton Çehov

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Modern Klasikler
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 93


Anton Çehov'un uzun zaman önce okuduğum hikayelerinden sonra sanırım bir tiyatro piyesini ilk kez okudum.

Yazarın son oyunu olan Vişne Bahçesi, Paris'te har vurup harman savurduğu yılların ardından elinden çıkmak üzere olan son mülke, Rusya'daki büyük bir vişne bahçesinin içindeki çiftliğine dönen bir kadının ailesiyle beraber durumunu düzeltmek için cılız çırpınışlarını anlatıyor.

Vişne Bahçesi ile ilgili yazılarda eski, alışıldık düzenin yıkılıp artık yeni ve taşların yer değiştirdiği bir dönemin başlayacağını simgeleyen 'bahçenin el değiştirmesi', birbirini dinlemeden sadece kendileri için mühim şeylerden bahseden insanların gitgide bencilleşip içe döndüğüne vurgu yapan diyaloglarından söz ediliyor. Bu şekilde bakıldığında biraz daha anlam kazanan oyun, bir parça da olsa saf ve dokunaklı eski Rus Edebiyatı duygusallığına da sahip.
GAYEV
(Öteki pencereyi açar.) Bahçe baştan aşağı beyaza kesmiş. Unutmadın ya Luba? Bu uzun yol, uzatılmış bir kemer gibi, öylece dümdüz uzar gider. Ay ışığıyla aydınlanmış gecelerde pırıl pırıldır. Anımsıyor musun? Unutmadın ya?

L. ANDREYEVNA

Ah çocukluğum benim, o lekesiz yıllar! Bu odada uyur, buradan bahçeye bakardım, her sabah mutluluk da uyanırdı benimle. Bu bahçe o zamanlar da böyleydi tıpkı, hiçbir şey değişmemiş. [sf 22]

Benim tanıdığım aydınların büyük çoğunluğu hiçbir şey araştırmaz, hiçbir şey yapmaz ve şimdilik kıllarını bile kıpırdatmazlar. Kendilerini aydın diye adlandırırlar ya, hizmetçi kadını "sen" diye çağırır, köylülere hayvana davranır gibi davranırlar. Doğru dürüst öğrenim görmezler, ciddi hiçbir şey okumazlar, hemen hemen hiçbir şey yapmazlar, bilimin sadece sözünü ederler, sanattan pek az anlarlar. Hepsi ciddidir, hepsinin yüzünden düşen bin parçadır, ciddiyet konusunda hiçbiri burnundan kıl aldırmaz, durmaksızın felsefe yaparlar... Ama tüm bu aydınların gözleri önünde işçiler çok kötü beslenmekte, yastıksız uyumakta; tahta kurularının cirit attığı, leş kokulu, rutubetli, ahlaksızlığın hüküm sürdüğü tek göz odalarda otuz kırk kişi barınmaktadırlar. Nereye baksak karanlık, rutubet, ahlaksızlık... Ve çok açık bir şey ki, bizde tüm iyi konuşmalar, sadece ve sadece başkalarını ve kendimizi kandırmak içindir. Gösterin bana, üstünde o kadar çok ve sık çene çaldığımız çocuk yuvalarımız hani nerde? Nerde okuma salonlarımız? Sadece romanlarda rastlıyoruz bunlara. [sf 45]


Sakin olun sevgili dost. Kendinizi aldatmayın. Yaşamınızda hiç değilse bir kez olsun gerçeğin doğrudan doğruya gözlerinin içine bakın. [sf 60]


Uzun süre, yorgunluk nedir aklıma getirmeden çalışıp didindiğimde,düşüncelerim kuş gibi hafifler,mutlu olurum ve neden var olduğumu biliyormuşum gibi gelir bana. [sf 79]


Birlikte çeşit çeşit kitaplar okuyacağız... Öyle değil mi? (Annesinin ellerini öper.) Sonbahar akşamlarında okuyacağız, çok kitap okuyacağız; önümüzde yeni, olağanüstü güzellikte bir dünya 
açılacak... (Düş kurar.) [sf 83]


“Sanırım Anton Çehovla karşılaşan herkes, içinde ister istemez daha yalın, daha doğru, daha kendisi olma isteğini duyardı. Çehov hayatı boyunca hep kendi ruhsal bütünlüğü içinde yaşadı; her zaman kendisi olmayı, iç özgürlüğünü korumayı başardı. Başkalarının, özellikle daha kaba insanların, Anton Çehovdan beklediklerine hiç aldırmadı… Bu güzel yalınlığın içinde, kendisini de yalın, gerçek ve içten olan her şeyi sevdi ve kendine özgü bir güçle başkalarına da yalın olmayı öğretti.” Aleksey Maksimoviç Gorki
“Çehov bir sanatçı olarak, önceki Rus yazarlarıyla, Turgenyev, Dostoyevski veya benimle, mukayese bile edilemez. Çehov’un kendi biçimi var empresyonistler gibi. Bakarsanız adam hiçbir seçim yapmadan, eline hangi boya geçerse onu gelişi güzel sürüyor. Bu boyalar arasında hiçbir münasebet yokmuş gibi görünür. Ama bir de geri çekilip baktınız mı şaşırırsınız. Karşınızda parlak büyüleyici bir tablo vardır.” Leo Nikolayeviç Tolstoy

16 Nisan 2020 Perşembe

MÜREBBİYE Stefan Zweig

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Modern Klasikler
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 83

Stefan Zweig'in bu kitaptaki dört hikayesinden beni en çok etkileyen Geç Ödenen Borç oldu. Hatta bu hikayede Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’ndan çok ufak bir tını da hissediliyor sanki ama hangisinin daha önce yazıldığına dair bir iz bulamadım.

Kitaba adını veren hikaye; Mürebbiye, esâsen yine Zweig'in incelikli ve dokunaklı üslûbunu yansıtıyor. Fakat son derece yetkin ve etkileyici bir kalemi olan bu yazarın öykülerinden dünya edebiyatında -bizim edebiyatçı yahut acemilerimiz de dahil- kendinden sonraki nesiller tarafından o kadar çok esinlenilmiş, buna benzer kurgular öyle çok yazılmış ki okuyucunun gözünde asıl hikaye ister istemez bir klişeye dönüyor.

Yaz Novellası, yaşlı bir adamın genç bir kızın tatilini güzelleştirmek bahanesiyle ona yazdığı mektuplarda inşa ettiği bir aşk hikayesinin belli bir zamandan sonra tahmin etmediği bir yola girmesini anlatıyor.

Kadın ve Yeryüzü, kitaptaki en boğucu, en hezeyanlı hikaye denilebilir. Yine bir otel, ailesiyle birlikte orada kalan genç bir kız ve havanın alev alev yanıp yağmura susadığı bir günün akşamında bu kızı kendi odasında bulan bir adamın gözünden anlatılanlar..

Tam kapıya varmışken, sanki bu sessiz istekle geri çağrılmış gibi birden onlara doğru dönüyor. Gözlerinde nemli ve bulanık bir ışık var. [sf 14]

Hafiften bunaltan bir sıcaklık vardı, ama boğucu değildi, yumuşak bir kadın kolu gibi zarifçe gölgelere yaslanıp insanın nefesini görünmez çiçeklerin kokularıyla dolduruyordu. [sf 20]

Macera hayalleri kurduğu kesindi. Bir genç kızın maviliğin içinde amaçsızca süzülen beyaz, uçarı bulutlara benzeyen hayallerini ve sonra akşamları bulutlar gibi daha sıcak renklere bürünen, önce pembe, ardından yakıcı bir kızıllıkla ışıyan o hayalleri kim bilebilirdi ki? Ona burada herşey olası görünecekti. [sf 23]

Gece ilerlemişti, bulutların örttüğü ay tuhaf, titrek bir ışık yayıyordu. Ağaçların arasından gölün solgun yüzeyi görünüyordu, dallara kıvılcımlar ve yıldızlar asılmış gibiydi. [sf 26]


Bana inanınız ki, bu yaşlardaki genç kızlar için okudukları şiirle­rin iyi mi kötü mü, sahici mi yoksa uyduruk mu olduğunun hiç önemi yoktur. 
Dizeler onlar için susuzluklarını dindiren kadehlerdir, içindeki şaraba dikkat etmezler, çünkü daha içmeden sarhoşturlar. [sf 29]

Genç bedenlerimizde budala kalplerimiz gümbür gümbür atıyordu, tiyatrodan çıktığımızda değişmiştik, büyülenmiş gibiydik. (...) Hayatımızdaki en önemli şey oydu artık. [sf 42]


Bütün bunlar çoktandır öylesine uzaklarda kalmış, üzeri öylesine başka yaşantılar, başka duygularla örtülmüştü ki. (...) İnsan kalbi öylesine acayip ki, bir zamanlar tüm aklıma egemen olan ve tüm ruhumu dolduran bu insanı onca yıl boyunca bir kez olsun aklıma getirmemiştim. [sf 44-45]


Koltuğumda donmuş gibi oturuyordum, ama ağlamıyordum - ağlayamayacak kadar ümitsizdim. İçimde bir şeyler buz kesiyor, sonra aniden yine içim dağlanıyordu. [sf 47]


Ay kırmızımsı bir pus hâresinin içinde iltihaplı bir göz gibi sarımtırak ışığıyla parlıyor, tarlaların üzerinde hayaletler gibi solgun bir buğu yayılıyordu. [sf 68]


31 Ocak 2020 Cuma

GÜNDEN KALANLAR Kazuo Ishiguro

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 206

Bazı yazarların ne anlattığından çok nasıl anlattığını seversiniz. Kazuo Ishıguro romanlarını okurken inceden inceye bir hüzün hissediyor, can yakıcı olmayan bir esef hali duyuyorsunuz.

Bir İngiliz malikanesinde başuşak olan Stevens, eski, soylu efendilerine hürmetle geçen ömrünün ilerleyen yıllarında devrin değişmesiyle evi satın alan Amerikalı bir işadamının hizmetine girer. Darlington Malikanesi’nin yeni efendisi Bay Farraday, ona birkaç günlük bir araba gezisi fırsatı sunduğunda Stevens geçmişe doğru bir yolculuk yapacak ve birçok şeyi hatırlayacaktır..

Günden Kalanlar, yazarın Uzak Tepeler ve Değişen Dünyada Bir Sanatçı kitaplarıyla duygusal olarak paralellik gösteren, yine onlar gibi dingin, güzel bir roman.

Önemli olan, o güzelliğin dinginliğidir; aşırıya kaçmaması, ölçülü oluşudur. Toprak, güzelliğinden, büyüklüğünden haberdardır sanki, bunu avaz avaz haykırmaya gerek duymaz. [sf 29]


Böyle küçücük olayların, bütün düşleri ebediyen erişilmez kılacağını gösteren hiçbir şey yoktu o anda. [sf 152]

Yağmur yüzünden oda son derece kasvetliydi,biz de büyük pencerenin yanına iki koltuk çektik. Bunu izleyen iki saat boyunca Bayan Kenton’la böyle konuştuk işte; dışarıda yağmur dinmemecesine yağıyordu, kül rengi bir ışığın ortasındaydık. [sf 196]


22 Ağustos 2019 Perşembe

ÖRÜMCEK AĞI Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 192

Tüm hikayenin tek bir mekanda; Clarissa Hailsham-Brown'un oturma odasında geçtiği Örümcek Ağı, sahnelenmesi düşünülerek yazılmış, diğerlerine nispeten kısa bir Agatha Christie romanı.

Taşrada oturan bir diplomatın eşi olan Clarissa, hayal gücü kuvvetli, neşeli, şakacı bir genç kadındır. Bir akşam oturma odasına girdiğinde kurgulayarak eğlendiği o çılgın varsayımlarından birinin gerçek olduğunu, odada, kanepenin arkasında bir cesedin yatmakta olduğunu farkeder. Kocası Henry'nin eski karısı Miranda'nın kocası Oliver'dir bu ve Henry'nin küçük kızı Pippa onu alıp götürmeye gelen üvey babasını öldürdüğünü söyler. Henry, kısa süre sonra çok önemli bir politikacıyla beraber eve gelecektir ve o akşam polisin etrafta olması en son isteyeceği şeydir. Herşeyi yoluna sokmak ve üvey kızını korumak isteyen genç kadın evlerinde misafir olan eski arkadaşlarını yardıma çağırarak ölüyü yakınlardaki bir ormana götürmelerini ister. O esnada kapı çalınır. Cinayet ihbarı üzerine gelmiş olan müfettişin sahneye girmesi tüm planlarını altüst edecektir..

Clarissa'nın şakaları ve şirin, sevgi dolu üvey anneliği ile renklenen kitabın bir çırpıda okunduğunu söyleyebilirim. Kütüphaneye açılan gizli bir geçit, görünmez çekmeceleri olan bir masa, elinde tırmığıyla daima bir yerleri kazan bahçıvan Bayan Peake de hikayenin güzel ayrıntılarından. Agatha Christie'nin nefes kesici kurgularından değil belki ama yine de yazarın tarzını hissetmek mutluluk veriyor.

21 Ağustos 2019 Çarşamba

ROGER ACKROYD CİNAYETİ Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar 
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 303

'Shakespeare'in de içtenlikle kabul ettiği gibi, fikir her yerden gelebilir. Önemli olan o fikirle ne yapıldığıdır. Yalnızca Agatha Christie, böyle* bir fikirden Roger Ackroyd Cinayeti gibi bir roman oluşturabilirdi, konsepti ancak o bu denli iyi kavrayabilir, bir temele oturtabilir ve etrafına bu denli basit ve yalın güzellikle bir kurgu inşa edebilirdi.' Sonsöz'den, Laura Thompson

Hercule Poirot kim olduğunu gizlediği, sessiz, sakin bir emeklilik hayatı yaşamaya karar vererek King's Abbot köyünde bir ev alır ve bahçesinde sakız kabakları yetiştirmeye başlar. Kısa süre sonra köy sakinlerinden biri, zengin ve cimri bir adam olan Roger Ackroyd evinde bıçaklanmış olarak bulunur. O gece evin etrafında görülen bir yabancının yanısıra Ackroyd'un dul yengesi, yiğeni Flora, evlatlığı Ralph, evde misafir olan binbaşı Hector Blunt, yaşlı adamın sekreteri, uşak ve hizmetçiler olarak zanlılar listesi uzayıp gitmektedir. Poirot'nun komşusu doktor James Sheppard olayları bize anlatırken aynı zamanda Hastings rolünü de üstlenir ve cinayeti araştırmaya başlarlar..

Kilitli oda polisiyelerinin en ünlülerinden biri, Agatha Christie'nin hayatının son derece sancılı bir döneminde, bütün ustalığıyla yazdığı, keskin zekasını en iyi yansıtan kitaplarından, Roger Ackroyd Cinayeti geçtiğimiz sene Altın Kitaplar tarafından tam metin olarak basıldı. Esasen daha önce Metis Yayınları'nın o güzel, kapakta başlayan romanları içinde Pınar Kür çevirisiyle mevcuttu ve eksiksiz bir basımdı ama Altın Kitaplar nedense yazarın Türkçe'ye henüz çevrilmemiş kitapları yerine bir şekilde eksik/tam metnine ulaşabildiğimiz kitapları yenilemeye daha çok eğilim gösteriyor. Bu vesileyle tekrar okumuş oldum.

Bu kitap, bilmecesinin mükemmelliği ile beraber, Hercule Poirot romanı olmasına rağmen ilk beş Christie'mden biri değil ama bu tamamen subjektif bir tercih. Roger Ackroyd Cinayeti, yazarın en çok takdir edilen ve hayranlık duyulan polisiye romanı olma vasfını karşıladığı ve türün en iyi yazılmış örneklerinden biri olduğu için muhakkak okunması gereken bir eser diye düşünüyorum. 

*cümlenin bu kısmında romanın ana fikri ve katilin kim olduğu yazdığı için kısaltarak aldım.


'Bu duvarların dili olsaydı da...' diye mırıldandım. 

Poirot başını salladı. 'Dilleri olması yetmez. Gözleri ve kulakları da olması gerek. Fakat...' Eliyle kütüphaneye vurdu. '... eşyaların daima dilsiz olduklarını da sanmayın. Onlar bazen benimle konuşurlar. Sandalyeler, masalar... bana bazı haberler verirler.' [sf 106]

Gerçek ne kadar çirkin olursa olsun,onu arayanlar için her zaman ilginç, heyecan verici ve güzeldir. [sf 161]

Kadınlar, muhteşemler! Hiç olmadık şeyler uydururlar ve mucizevi şekilde haklı çıkarlar. Aslında o kadar basit değil tabi. Kadınlar, bilincine varmaksızın milyonlarca küçük ayrıntıyı görür, gözlemler, bunları yine bilinçaltında bir araya getirirler. Vardıkları sonucu da önsezi olarak adlandırırlar. [sf 163]

Bir erkeğe söyledikleriniz için hiçbir zaman üzülmeyin. Onlar kendilerini o kadar beğenirler ki, söylediklerinizi üzerlerine kondurmazlar bile. [sf 262]

7 Ağustos 2019 Çarşamba

MORTİNA Barbara Cantini [3 Kitap]

Yayın Evi: Çınar Yayınları
Basım Yılı: 2018-2019
Sayfa Sayısı: 48

Mortina, sevgili Güngör hikayesinde yayınladığında farkettiğim, İtalyan illüstratör Barbara Cantini'nin yazıp resimlediği çok şeker bir çocuk kitabı serisinin baş karakteri ve teyzesi Ruhiye'nin yanında,
kasabadan pek de fazla uzak olmayan Çürükoğlu Villası'nda yaşıyor.

Mortina'nın kireç beyazı bir teni, mosmor göz halkaları var ve istediği zaman vücudunu parçalara ayırıp dikebiliyor çünkü o minik bir zombi! Küçük kız, evde, bahçede ve ormanda dolaşıp oynamayı çok sevse de kasabadaki çocuklarla da arkadaş olmak istiyor ama Ruhiye teyzesi insanların korkup onları evlerinden etmemesi için dikkat çekmemeleri gerektiğini söylüyor ve bunu ona yasaklıyor.

İlk kitapta yaklaşan Cadılar Bayramı'nın, Mortina için çocukların arasına katılabileceği bir fırsata dönüşmesinin hikayesini okuyoruz. İkinci kitap; Mortina: Gıcık Kuzen'de, Ruhiye teyze 'bir tür botanik döneminden geçiyor' ve Yanlış Tanınmış Bitkilerin Bakımı adlı bir kitaptan faydalanarak Geveze Sarmaşık bitkisini büyütmeye çalışıyor, işler ters gidince Mortina'nın kuzeni, huysuz Gilbert eve davet ediliyor ve ardından birer davetiye aldıklarını söyleyen kasaba çocukları da çıkageliyorlar. Evde garip olaylar baş gösterirken, Ruhiye Teyze de ortadan kayboluyor. Mortina ve arkadaşları esrarengiz bir davet ile başlayan bu gizemi çözebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Üçüncü kitap; Mortina: Hayalet Arkadaş ise Mortina'nın bahçelerindeki bir kovuktan çıkıp gelmiş, ismini bile hatırlamayan bir hayalet çocuğa kim olduğunu bulmasını sağlayarak yardım etmesini ve arkadaş olmalarını anlatıyor.

Barbara Cantini'nin şahane çizimlerinde o kadar çok detay ve şirinlik, güzellik var ki, Çınar Yayınları'nın, illustrasyonlardaki küçük yazıların büyük kısmını da çok başarılı bir şekilde çevirerek kitapları orijinal haline en yakın şekilde yayınlaması çok hoş olmuş. Bu kitapları görüp, okuyup da sevmeyecek çocuk hatta yetişkin olabileceğini dahi düşünemiyorum.. 😍














































31 Temmuz 2019 Çarşamba

DAMGA Reşat Nuri Güntekin

Yayın Evi: İnkılap Kitabevi
Basım Yılı: 1988
Sayfa Sayısı: 143

Bir paşa oğlu olan İffet, babasının servetini kaybederek sürgüne gönderilmesi üzerine onunla Midilli adasında bir süre kaldıktan sonra İstanbul’a döner, mebus Cemal Kerim'in evinde, çocuklarına ders vermeye başlar. Mebus'un karısına yakınlığı sebebiyle başına bir felaket gelir ve hırsızlık suçlamasıyla hapse atılır. Hapisten çıktığında geçmişi alnına sürülmüş bir kara leke gibi peşini bırakmayacak, aynı zamanda vicdanî hesaplaşmalarıyla kendini yiyip bitirecektir.. 

Her Reşat Nuri kitabında olduğu gibi Türkçe'sinin şahaneliği muhakkak, hatta İffet'in çocukluk ve ilk gençlik yıllarının anlatıldığı bölümler biraz Çalıkuşu'nun başlangıcını andırdığı için hoşlukla okudum ama devamının aynı şekilde ilgimi çektiğini söyleyemem. Damga'da tasavvur edilen o adanmışlık, kendini bir şeye vakfetme hali fazlasıyla safiyane durduğu için romanın bir parça gerçeklikten uzaklaştığını düşünüyorum. Bu tarafını hiç sevemedim.

Çocukların büyük adamlar gibi gizli dertleri, ehemmiyetle sakladıkları izzetinefs yaraları vardı. [sf 9]

Nitekim onu ben, çok zaman siyah gözlü zannetmiştim. Bir gün konuşurken dikkat ettim. Bu gözlerde sarı ile yeşil arasında, taze zengin renkler vardı. Gözlerinin rengini gördüğünüz zaman, bütün çehre birdenbire değişiyordu. Yüzünün çizgilerinde ümit etmediğimiz gizli güzellikler beliriyor, dudakları canlanıyor, soluk rengi yağmurdan ıslanmış soluk çiçeklere mahsus bir tazelik alıyordu. [sf 38]

Hiç bir bahar, gönlüme bu kar fırtınası kadar tazelik getirmemişti. [sf 110]

30 Temmuz 2019 Salı

GİZLİ EL Reşat Nuri Güntekin

Yayın Evi: İnkılap ve Aka
Basım Yılı: 1976
Sayfa Sayısı: 160

Görünmez bir el göğsüme basıyor, nefesimi kesiyor gibiydi. [Çalıkuşu, sf 149]


Görünmez el mevhumunu pek seven yazar bunu önce Çalıkuşu'nda bir cümlede kullanmış. İki sene sonrasında yayınlanan Gizli El romanını ise önce tamamen farklı bir odak noktası üzerinden; resmi dairelerde nüfuzlu tanıdık imtiyazı ve vurgunculuğu hicvetmek için kurguladığını, bu eleştirel üslûp dönemin sansürüne takılınca da romandaki ufak bir aşk hikayesini ön plana alarak bu eli kocasını farkettirmeden koruyan bir kadın eline dönüştürdüğünü kitabın başına yazdığı önsözde okuyoruz.
Sıkıcı bir memuriyet hayatı süren Şeref, tayin olduğu kasabada yaşlı bir doktorla tanışır. Doktorun ahbabı Aziz Paşa’nın kızı Seniha’ya aşık olur ve onunla evlenir. Karısıyla mutlu ve kayınpederinin işleri ile uğraşarak gitgide zenginleşen bir adamdır artık. Fakat bu yeni hayat Şeref'in dengesini altüst eder ve ummadığı sefahatlere doğru yuvarlanır..

Şimdiye kadar okuduğum Reşat Nuri Güntekin romanlarından Çalıkuşu ve Acımak haricinde hiçbiri hafızamda, kalbimde bariz bir iz bırakmadı. Bu demek değil ki yazarın dili kullanmaktaki maharetleri diğer romanlarında yoktu, sadece konuları ve karakterlerini benimseyememiştim sanırım. Gizli El de öyle, edebi bir lezzet alarak okuduğum ama diğerleri kategorisine giren bir roman oldu. 

Gizli El 

Mademki aşık değilsin, o halde şairsin... Çünkü o da insanı kır yılanı gibi başıboş derelerde, tepelerde dolaştırır. [sf 21]

Doktor'un müjdesi acaba benim ağzımı aramak için uydurulmuş bir yalan mıydı? Önceleri bu, sık sık aklıma geliyordu. Fakat, sanırım ki, o bunu yapacak adam değildi. Arkadaşlığımız o günden sonra daha başka türlü bir arkadaşlık, bilmem nasıl anlatmalı, bir sır şeklini aldı. Bu mesele üzerine hiçbir şey konuşmamıza imkan yoktu. Fakat, ikimiz de birbirimizin zihninden geçen şeyleri biliyorduk. Ona sokulurken, onunla en ehemmiyetsiz şeyleri konuşurken, âdeta başımı göğsüne yaslıyor, kalbimi çırılçıplak ona teslim ediyor gibi bir rahatlık hissediyordum. Onu bu kadar sık arayışımın sebebi neydi? [sf 53]


Viran duvarlarda kovuklar vardır. Kuşlar bunları bellerler; bütün gün şurada, burada uçtuktan sonra geceleri oraya başlarını sokmaya gelirler. Kuşlarda düşünce bulunacağını zannetmem. Yalnız bu kovula sokulmuş başta tatlı bir sükûnet ve rahatlık tasavvur ediyorum. [sf 59]



26 Temmuz 2019 Cuma

MARIANNE'NIN KALBİ Alfred de Musset

Yayın Evi: İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: Mart 2018
Sayfa Sayısı: 50

Marianne'nin Kalbi, Alfred de Musset'in gençlik yıllarında yazdığı kısa bir trajedi.

Yaşlı bir adamla evli, güzel Marianne’ye aşık olan Célio ve ona ulaşması için yardımcı olacak yakın arkadaşı Octave, oyunun baş karakterlerini oluşturuyor.

Tasvirleri, dili hoş olsa da hikayenin özellikle akılda kalmasını gerektiren bir etkisi yok. Bunda binlerce kez anlatılmış bir konuyu tekrarlamasının payı olduğunu düşünmüyorum çünkü yazarın kuvvetli bir üslûbu olduğunda kendinden önce ve sonra temelde aynı şeyi anlatanların arasından fırlayabiliyor, Shakespeare'da olduğu gibi.

Alfred de Musset'in bu piyesi için; okunduğunda hoşça vakit geçirtecek, okunmadığında ise herhangi bir edebi kaybın olmayacağı bir eser diyebilirim.


CÉLIO
Deli olduğun için ne kadar mutlusun!

OCTAVE
Sen de mutlu olmadığın için ne kadar delisin. Söylesene bana, neyin eksik?

CÉLIO

Bende eksik olan huzur ve kayıtsızlık, insan gamsız olunca hayat bir ayna gibidir; her şey ona bir an için yansıdıktan sonra üstünden kayıp gider. Bir borç bende bir vicdan azabı halini alır. Sizin bir eğlence saydığınız aşk, benim bütün hayatımı altüst eder. Ah dostum, benim gibi sevmenin ne anlama geldiğini asla bilemeyeceksin. [sf 6]