1 Aralık 2020 Salı

BENCE KATİL ÖLDÜRDÜ Kurtcebe Tuğrul

Yayın Evi: Mundi Kitap
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 141

Önce radyo tiyatrosu olarak yazılan, daha sonra bir roman haline getirilen Bence Katil Öldürdü; Bir Hercule de Potasse Polisiyesi, şimdiye kadar okuduğum hiçbir Türk modern polisiye romanına benzemeyen, kara mizah tabir edilebilecek öğelerle kurulmuş, absürt veya gerçek ansiklopedik bilgiler içeren, çizimli, enteresan bir küçük kitap. 

Mösyö Lamortier malikanesinde öldürülür ve katili bulması için dedektifimiz Hercule de Potasse çağrılır. 

Klasik polisiye kalıplarıyla eğlenen romanda, gerçekten güldüğüm tek yer 'En Ünlü Türk Casusları Listesi‘ydi. Kalanı da zaman zaman tebessüm ettiriyor ama daha çok türe dair deneysel bir çalışma gibi. 

30 Kasım 2020 Pazartesi

MUHTEŞEM GATSBY Francis Scott Key Fitzgerald

Yayın Evi: İletişim Yayınları 
Basım Yılı: 2016 
Sayfa Sayısı: 226

İlk defa Jacob'un Odası'nı okurken karşılaştığım bir yazardı Fitzgerald, Woolf'un sevdiği birçok başka romancı ile beraber Jacob'un favorileriydiler. Ve elbette Muhteşem Gatsby'e, yazarın bu en bilinen kitabına, 'mutlaka okunması gereken' ilan etmekten yorulmadıkları romana vakıf olmalıydım.

Baş karakter Jay Gatsby, New York, Long Island'daki görkemli evinde sürekli partiler veren, genç, yalnız ve zengin bir adam, malikanenin yakınındaki küçük evi kiralayan Nick Carraway ise Gatsby'nin gençlik aşkı Daisy'nin kuzenidir. Daisy, Gatsby'nin beş parasız olduğu yıllarda ortadan kaybolduğu bir sırada, zengin bir adam olan Tom'la evlenmiş, bir çocuğu olmuştur. Gatsby, Nick'le tanıştıktan sonra onun yardımıyla Daisy'e yeniden ulaşmaya çalışır v.b.

Kitabın İletişim Yayınları'ndan çıkan bu baskısı gerçekten çok iyi şekilde hazırlanmış olmasa bu ne manasız bir roman, deyip geçebilirdim fakat önsöz, yazarın önsözü ve sonsöz gibi bölümlerle dönemin Amerika'sının ruh hali ve romanda kimin, neyin neyi temsil ettiğine dair ipuçlarını okuyunca yine de yazarın birşeyler anlatmaktaki çabasını görüyorsunuz. 

Muhteşem Gatsby, 1920'lerde yayınlandığında hiç ilgi görmemiş, hatta savaş arası döneminin 'yitik kuşak' tabir edilen -büyük hayaller peşinde koşup hayatlarını boşa harcayan- gençliğini anlattığı diğer romanları da aynı şekilde karşılanmış. Romana önsöz ve sonsöz yazan eleştirmenlerin dahi yüceltmekte zorlandığı bir üslupla, basit bir hikaye üzerinden anlatılmak istenenin başarılı olduğu söylenemez. Ne kadar filmi v.s. dolayısıyla fazlasıyla pohpohlansa da vasat bir kitap olmaktan öteye geçemiyor. 

Şehrin üstünde asılı duran sarı bir ışıkla aydınlanmış pencerelerimizin karanlık sokaktan geçmekte olan birine, insanoğlunun esrarlı yaşamı hususunda payına düşeni hatırlatmış olduğunu hayal ediyordum; yukarıya bakan ve bizi merak eden o kişiyi sanki görüyor gibiydim. Hayatın bitmez tūkenmez çeşitliliği karşısında aynı anda hem büyülenip hem iğrenerek onunla birlikte sokakta, onlarla birlikte salondaydım. [sf 73]

Gatsby bir an için olsun gözünü Daisy’den almıyordu, sanırım evdeki bütün eşyayı, sevdiğinin bakışlarından çıkardığı anlama göre yeniden değerlendiriyordu. Bazen kendisi de eşyalara, sanki Daisy'nin inanılmaz ve tartışılmaz mevcudiyeti onları gerçek olmaktan çıkarmış gibi şaşkınlıkla bakıyordu. [sf 129]

27 Kasım 2020 Cuma

EVELYN HARDCASTLE'IN YEDİ ÖLÜMÜ Stuart Turton


Yayın Evi: İthaki Yayınları 
Basım Yılı: 2020 
Sayfa Sayısı: 453

Uzun zamandır bu kadar meraklı, sürükleyici bir polisiye roman okumamıştım. Elimden bıraktığım zamanlarda hatırıma gelen ve kitaba dönmek istediğim bir havası vardı; sisler içinde kasvetli bir ev, belli belirsiz bir hüzün hali ve sırlar, gizemler, bulmacalarla örülmüş bir hikaye..

Aynı günü sekiz farklı karakterde yaşayacak, o gece saat 22'de öldürülecek olan evin genç kızı Evelyn Hardcastle'ın katilini bulmadığı sürece, Blackheath Malikanesi'ndan asla çıkamayacak bir adam, ona çeşitli talimatlar veren ve bulmacanın cevabını bekleyen Salgın Doktoru, ölümcül nefesini ensesinde hissettiği Ayakçı, evde verilen baloya katılmak için gelmiş konuklar, ismini çağırarak uyandığından başka hakkında hiçbir şey bilmediği fakat yakın hissettiği Anna, büyük gizemin parçalarını oluşturuyor. 

Stuart Turton, gerçekten zeki ve yetenekli, okuyucusunu avucuna alıp tutmayı bilen bir yazar. Hatta madem Monogram Cinayetleri ile başlayan Poirot adının kullanıldığı bir polisiye seri yazılacaktı, Sophie Hannah yerine kendisinden talep edilmesi çok daha iyi olurdu. Her halukârda, henüz Türkçe'ye çevrilmemiş diğer kitabı The Devil and the Dark Water'ı ve daha sonra yazacaklarını da takip etmeyi düşünüyorum. 


1 Kasım 2020 Pazar

DOĞU ÖYKÜLERİ Marguerite Yourcenar

Yayın Evi: Adam Yayıncılık 
Basım Yılı: 2004
Sayfa Sayısı: 131

Ateşler'i okuduğumda Marguerite Yourcenar'ın dilinin, anlatımının edebi kuvvetinden çok etkilenmiş ve diğer yazdıklarına da vakıf olmak istemiştim. Kitaplığımda ise Doğu Öyküleri ve Düş Parası vardı, önceliği bu kitaba verdim. 

Hint, Balkan, Yunan, Japon halk öykülerinden, efsânelerinden ilhamla yazılan bu on hikaye içerisinde bir ressam ve çırağının yolcuğunu anlatan Wang-fo Nasıl Kurtarıldı ve ilk klasik roman kabul edilen, meşhur Japon ozanı Murasaki Shikibu'nun Genci'nin Hikayesi'ne yaslanan Prens Genci'nin Son Aşkı isimli hikayeleri ayrı bir yere koyuyorum. 

Ancak kitaptaki Türk düşmanlığı, yazarın Türklerden her bahsedişinde barbar olarak tanımlaması son derece yanlı ve rahatsız ediciydi. Büyük yazarlığın gerekleri arasında, açık fikirlilik, açık yüreklilik ve tarihi doğru kaynaklardan araştırarak gerçekleri farkedecek kadar akıllı olmanın da bulunduğunu düşünüyorum. 

Yavaş yol alıyorlardı, çünkü Wang-Fo geceleri gezegenleri, gündüzleriyse kızböceklerini seyretmek için duraklıyordu. Yürekleri hafifti; çünkü Wang-Fo eşyaların kendilerini değil, imgelerini severdi ve dünyada fırçaların, çini mürekkeplerinin, lake boya kutularının dışında hiçbir şeyin sahiplenilecek kadar değerli olmadığını söylerdi. Yoksuldular, çünkü Wang-Fo resimlerini bir tas arpa çorbasıyla takas eder, gümüş paraları küçümserdi. Sırtındaki çizim dolu torbanın ağırlığı altında ezilen çırağı Ling, gökkubbeyi taşırmışçasına saygıdan iki büklüm olurdu; çünkü Ling’e bakılırsa bu torba, karlı dağlar, baharda ırmaklar ve yaz mehtabının yüzüyle doluydu. [sf 11]

O gece Wang, sessizlik bir duvar, kelimelerse duvarın çıplaklığını örtmek için seçilen renklermişcesine konuşuyordu. [sf 12]

Birlikte yürüdüler, Ling'in elinde bir fener vardı. Işığı su birikintilerine beklenmedik alevler yansıtıyordu. O gece Ling, evinin duvarlarının sandığı gibi kırmızı olmadığını, gerçekte çürümeye yüz tutmuş bir portakal renginde olduğunu farketti. Avluda o zamana kadar kimsenin dikkatini çekmemiş olan bir çalı bulunduğunu gördü ve bunu saçlarını kurutan genç bir kadına benzetti. Geçitte, duvarın çatlağındaki bir karıncanın ürkek yürüyüşünü seyretti ve bu hayvancıklara duyduğu tiksintinin ansızın silindiğini hissetti. O zaman Ling, Wang-fo'nun kendisinin yepyeni bir algıyla yeni bir bakış açısına sahip olmasına yol açtığını anlayarak, ihtiyara, annesiyle babasının öldükleri odayı açtı. [sf 13]

Bu derin sessizlikte akan gözyaşları bile olsa duyabilirdi insan. [sf 26]

Dağdaki ağaçları altın sarısıyla eflatuna bürünmüş peri kızlarına dönüştürerek geldi sonbahar. Fakat peri kızlarının yazgısında ilk soğuklar başlarken ölmek de vardır. Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı, Genci'ye kızıl kahverengileri, morumsu kahverengileri, kül rengine çalan kahverengileri anlatıyor, bütün bunlara yeri gelmişken değiniyormuş gibi görünmeye de özellikle özen gösteriyor, ona yardım elini uzattığını açık seçik ortaya koymaktan her seferinde kaçınıyordu. [sf 67]

İstanbul'da paşalardan birinin başlıca gururu ve sevinci olan bir lâle bahçesinin güzelliğini seyretme fırsatı bulmuştu bir seferinde. Paşa ömürleri kısa süren bu çiçeklerden yapılma haremin tezyinat işini Cornelius'a vermişti. Mermer bir avluda, bir araya toplanmış lâleler o renk cümbüşünün türküsünü hışırtılarla, kırılıp dökülmelerle söylemişlerdi. Fıskıyeli havuzda bir kuş ötmüştü; servilerin tepeleri göğün solgun maviliğini yarıp delmek istercesine kıpırdaşmışlardı. [sf 128]


22 Ekim 2020 Perşembe

CAM KAPININ ARDI Natsume Sōseki

Yayın Evi: Africano Kitap
Basım Yılı: 2020
Sayfa Sayısı: 144

Her nedense yazarı da, sürekli karşıma çıkan romanının baş karakteri Sanşiro'yu da kadın zannediyordum. Belki o kitabın kapağında bir Japon kadın çizimi olduğu için böyle bir vehme kapılmış olabilirim. Cam Kapının Ardı'nın arka kapak yazısını okuduğumda hemen başlamak istedim ve okunacaklar arasında Sanşiro olmasına rağmen aldırmayıp bu kitabı bitirdim öncelikle. 

Kitap Natsume Sōseki'nin 49 senelik ömrünün son zamanlarda bir gazete için yazdığı, tefrika olarak yayınlanan deneme yazılarından oluşuyor. Uzun zaman boyunca, aralıklarla nükseden hastalığı sonrası bir nekahat döneminde çalışma odasının bahçeye açılan camlı kapılarının arkasında oturup yazdığı, öğrencilerine, söyleşilerine, hayatının gündelik küçük detaylarına veya geçmişe dair sayıklamalarına yer verdiği kısa yazılar. 

Açıkçası arka kapak yazısının güzelliğini bütün kitap boyunca aradım ve artık herhalde bu kitaptan iktibas etmemişler diyecektim ki son yazının son cümleleriymiş meğer. Daha zarif bir anlatım, daha derin cümleler bekliyormuşum demek ki, biraz şaşırdığımı söylemeliyim yine de keyifle okuduğum bir kitaptı. 

Geceler var
Puslu mehtabın ışıttığı
Istırap dolu düşlere benzer [sf 7]

Çocukluğumda gittiğim bu hikaye salonu, kendi zamanına göre oldukça ince bir zevkle tasarlanmış olmasının yanı sıra, seyircilerine de o inceliği iliklerine kadar hissetme imkânı sunuyordu. Sahnenin sağında, devamlı müşteriler için ayrılmış iki tane kafesli bölüm vardı. Sahnenin hemen ardında ise açık bir veranda yükselir, onun arkası da bir bahçeye açılırdı. Bahçedeki kuyunun üzerine eğilmiş yaşlı erik ağacının dalları ile sonsuzluğa uzanırmışçasına selam veren mavi gökyüzünün eşsiz manzarası, izleyicileri adeta büyülerdi. Bahçenin doğu tarafında ise bir köşk görünürdü. (...) Havanın güzel olduğu kimi zamanlarda bahçedeki erik ağacının dallarına bülbüllerin konup şakıdığını görürdüm. [sf 130-131]

Onu beklerken elimdeki yazıyı bari bitireyim diye masamı verandaya çıkardım. Ilık sabah güneşinin altında sırtımı korkuluklara verip çenemi de ellerime dayadım. Kımıldamadan, öylece, zihnimin istediği gibi oyunlar oynamasına izin verdim. Tembellik yapıyordum ve bundan inanılmaz bir keyif alıyordum.
Hafif bir esinti, saksıdaki orkidenin uzun yapraklarını ara ara sallıyor, bahçedeki ağacın dallarına konan bülbüller, sözlerini anlayamadığım türküler söylüyorlardı. Cam kapının ardında otururken hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bu kışın artık yavaş yavaş vedaya hazırlandığını, baharın ise gelmek için sabırsızlandığını hissediyordum. [sf 142-143]

1 Ekim 2020 Perşembe

SARI DUVAR KAĞIDI Charlotte Perkins Gilman

Yayın Evi: Tudem Delidolu Kitap
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 46

Sarı Duvar Kağıdı hikayesinin bu ciltli, illüstrasyonlu baskısı sevgili Eren yazdığından beri aklımdaydı ama sanırım baskısı yoktu epeydir, geçtiğimiz günlerde bulunca alıp okudum. 

Yazarın otobiyografik öğeler de taşıyan, gizemli hikayesinde  yaz mevsimi için taşrada büyük bir ev kiralayan bir çift var. Doktor olan adam, yörenin sakinliğinin karısının hezeyanlarına fayda sağlayacağını düşünüyor ve kızkardeşini de ev düzeniyle ilgilenmesi için yanlarına alarak eve yerleşiyorlar. Fakat en üst katta kaldıkları odaya kaplanmış, yer yer parçalanmış ve dökülmüş, rutubet lekeleriyle dolu sarı duvar kağıdı ilk gördüğü andan itibaren kadının sinirlerine dokunuyor ve kağıdın desenlerinde yaşayan, canlı bir şeyler olduğuna inanmaya başlıyor..

Charlotte Perkins Gilman'ın kısa ama etkili, ürpertici hikayesini ve Maria Brzozowska'nın naif çizimlerini çok beğendim, hatta Delidolu Kitap'ın ciltli-resimli hikayelerinde başka neler var diye merak ettim. 



12 Eylül 2020 Cumartesi

GUREBAHANE-İ LAKLAKAN Ahmet Haşim


Basım Yılı: 2020 
Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 
Sayfa Sayısı: 84

İş Bankası'nın özenli kapaklarıyla bastığı bu Türk Edebiyâtı Klasikleri'ne kayıtsız kalmak zor. Öte yandan yazarların günümüzde sıklıkla kullanılmayan, belki genç okuyucunun aşina olmayabileceği bazı kelimelerine sayfa altlarında minik bir sözlük yapmak yerine o güzelim ifadeleri değiştirmiş olmaları da hiç hoşuma gitmiyor. Sanki tercüme edilmiş bir kitap okuyor hissi uyandırdığını söyleyebilirim. 

'Nihayet' yerine 'son', 'ziya' yerine 'ışık' yazınca anlaşılırlığı kaç zerre artıyor merak ediyorum! Kim saklı tutulmanın ne demek olduğunu bilmez de korunma deyince 'aydınlanır' ki? 

Bu kitaplar yazarla yeni tanışacak kişiler için bir başlangıç olabilir belki ama Haşim'in kendi sesine, nesrini okurken bile geriden duyulan o harikulâde şiirine yazık etmemek için tam metin baskılarını da bulmak, mutlaka okumak gerek. 

Milli şuurun uyandırdığı iç kuvvetler henüz büyük felaketlerin çekiciyle dövülmemiş, bugünkü olgunluğunu bulmamıştı. Bu kuvvetler havai fişekler şeklinde, hayatın gecesinde renkli ateşlerden akan nakışlar çizdikten sonra dağılıp gidiyordu.. [sf 1]

Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat tarzına göre de "saat"lerimiz ve "gün"lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında korunan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki seyriyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan yaklaşık bir doğrulukla haberdar ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler orada açan, kah sağa kah sola eğilen güneşten rengârenk çiçeklerdi. Yabancı saati düşkünlüğünden evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, büyük bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik "gün" tanınmazdı. Işıkta başlayıp ışıkta biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman'ın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin olaylarını bu saatlerle ölçtüler.

(...) Unutulan eski saatler içinde eksikliği en çok hasretle hatırlanan saat akşamın on ikisidir. Artık "on iki" solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin Müslümanlara seslendiği, sokakların lâcivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o dokunaklı ve titrek saat değildir. Akşam anlayışından koparak, kâh öğlenin sıcaklığında ve kâh gece yarılarının karanlığında varsayılan bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, Müslüman akşamının mahzun ve şaşaalı dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı "gün"ün getirdiği geçim şekli de bizi tan âleminden uzak bıraktı. Başka memleketlerde, tan vaktini yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle mustariplerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için tan vaktinin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ışıktır. Hâlbuki tan vakti, Müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi tan vaktinin en güzel görünümlerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilahi manayı veren o hayret verici mimariyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, tan vaktinden itibaren semavi bir altın ve semavi bir çini ile kaplanır ve İslam ustalarının tamamlanmamış eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mabetler içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir. [sf 11-12]

O gün anladım ki kibar İngilizlerin, yeni terziden gelen elbiselerini uşaklarına giydirip eskitmesen kullanmamakta hakları varmış; meğer fazla süs, zenginliğe değil fukaralığa delalet edermiş. Şimdi pahalı kürklere sarılmış kadınlar ve göz kamaştırıcı kıyafette erkekler gördükçe, her tarafından iğrenç paçavralar sarkan bir dilenciye acır gibi acımak gerektiğini zannediyorum. [sf 80]






16 Ağustos 2020 Pazar

TATLI ÖLÜM Marion Chesney Beaton

Yayın Evi: Nemesis Kitap
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 228

İngiliz kır polisiyesi vâdeden, baş karakterinin adı da Agatha olan bu kitaptan biraz okuduğumda o kadar sıkıldım ki, öylesine atlayarak ilerleyip sona varmaya karar vermiştim. Fakat ortalarına geldiğimde -yine pek matah bir hali olmasa da- herhalde Agatha Raisin'in itici, kokoş, plaza kadını havalarının biraz değişmesiyle daha okunabilir bir kıvam aldığını farkettim, hikaye ivme kazandı ve o hızla da bitti zaten.

Agatha Raisin, hırslı, reklam işinde başarılı, orta yaşlı bir kadın. Hayatının temposundan sıkılıp şirketini devrediyor ve Carsely adında bir köye yerleşiyor. Issız taşrada yalnızlığını kırmak için bir şeyler yapması gerektiğini anladığında köydekilerin gözüne girmek için geleneksel kiş yarışmasına katılmaya karar veriyor. Londra'da iyi bir dükkandan alıp getirdiği ıspanaklı kişi yiyen jüri Bay Cummings-Browne öldüğünde yanlış bir şekilde istediği üne kavuşan Agatha, kaza sonucu gibi görünse de üzerine kalan bu ölümü araştırmaya başlıyor..

M.C. Beaton, Hamish Macbeth, Edwardian Murder gibi seri kitaplar yazmış ama en meşhur, eğlenceli polisiye serisi Agatha Raisin, 31 romandan oluşuyor. İlk kitabın sonuna doğru Agatha'ya ve Carsely'e alışmaya başlayınca acaba diğer kitapları daha iyi midir diye merak etmeye başladım ama Tatlı Ölüm ülkemizde -doğal olarak- pek de ilgi görmediği için diğer kitapların basımı yok, İngilizce düşünecek olsam da bu seriyi değil Flavia de Luce'u okurdum, çok daha şahane olurdu.

Kitapların Fransız ve İngiliz kapak tasarımlarından bazıları cidden harika, Türkçe'de de o halleriyle telifi alınmış olsa çok daha ilgi çekerlerdi diye düşünüyorum. Bu arada serinin tv dizisi çekilmiş, kitaba başlarken şöyle bir göz atmıştım, ışıl ışıl, yemyeşil, güzel kırsal görüntüleri vardı ama başroldeki kadın da kitaptakine tam uyduğundan o sırada izleyemedim. :)

Rahip evin alt katına inerken karısı kahve hazırlamak için mutfağa gitti. Agatha da etrafına bakınmaya başladı. Papaz evi cidden çok eski olmalı, diye düşündü. Pencere çerçeveleri ve kapılar eğimlenmiști. Burada kendi evindeki gibi halı döşeme yoktu ama eski ahşap zemin cilalanıp cam gibi yapılmıştı ve ortasında parlak renkli bir Iran halısı vardı. Küçük bir masanın üzerindeki kâseye çeşitli çiçek yaprakları doldurulmuştu. Bir başka masada bir vazo dolusu çiçek, pencerenin önündeyse saksılanmış sümbüller duruyordu. Agatha'nın üstünde oturduğu yıpranmış sandalyelerin minderleri kuş tüyündendi. Önündeki yeni görünen kahve sehpası şu Kendin Yap mağazalarından alınıp birleştirilmişti ve üstü dergiler ve gazetelerle doluydu. Bunların yanında bir de yeni başlanmış bir gergef işi duruyordu ve odayla bütünleşmişti. Tepesindeki alçak tavan yılların ve dumanın etkisiyle kararmıştı. Odadaki sümbül ve karışık çiçek yaprağı kokusuna lavanta ve odun ateşi kokusu eklenmişti. [sf 78]

  

30 Temmuz 2020 Perşembe

ÖLÜM OYUNU Agatha Christie



Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 1998
Sayfa Sayısı: 176

Ölüm Oyunu'nu okumayalı hayli zaman olmuş, çözümünü hatırlasam da diğer detayları zihnimde nispeten flulaşmış bir kitaptı. Linda'yı, üvey annesini ve ipuçlarını hatırlıyordum sadece.

Sahile bir köprü ile bağlı küçük bir adanın üzerine kurulmuş Korsan Roger Oteli'nin kumsallarından birinde işlenen cinayette, gözalıcı çekicilikte olan Arlena adındaki eski bir aktris öldürülür. Şüpheliler listesi kadının kocası, üvey kızı, erkek arkadaşı ve onun karısı başta olmak üzere uzayıp gitmektedir. O esnada otel müşterilerinden biri olan Hercule Poirot elbette olaya el koyacak ve çözüme ulaştıracaktır. 

Bu kitabın maalesef henüz tam baskısı yapılmadı, halen Gönül Suveren çevirisinden okuyoruz ama tabii onun da dili bir başka, tatlı, akıcı, okuması zevkli..

Ölüm Oyunu, Agatha Christie standartlarına göre orta karar, ne çok etkileyici, ne de bunaltan bir roman. Belki de tamamının yazlık bir mekanda geçmesi, o mevsimi seven biri için kitabı daha cazip kılabilir, bilemiyorum.

Poirot, 'Sizinki İngilizlere özgü bir çocukluk muydu?' dedi. 'Hem de nasıl! Hem de nasıl! Kırların ortasında eski bir ev.. atlar, köpekler.. yağmurda yürüyüşler.. şöminede yanan kütükler.. elma ağaçları.. parasızlık.. eski tüvit tayyörler.. her yıl düzeltilerek giyilen gece elbiseleri.. bakımsız bir bahçe.. sonbaharda açan kasımpatılar..' Poirot gülümsedi. 'O günlere dönmeyi mi istiyorsunuz?' Rosamund Darnley başını salladı. 'Bu mümkün değil ki..O günleri tekrar yaşamak isterdim ama.. başka şekilde..'[sf 20]

Yaşam önünde uzanıp gidiyordu. Arlena'nın varlığıyla zehirlediği karanlık günler. Linda zaman hakkındaki çocukça düşüncelerinden henüz kurtulamamıştı. Bir yıl, onun için yüzyıldan farksızdı. [sf 26]

Poirot mırıldandı. 'Rutubetli bir gündü. Rüzgar esti, yağmur yağdı. Sis çevreyi sardığı için burnumuzun ucunu bile göremedik. Ama bir de şimdi bakın. Sis dağıldı. Hava açtı. Gökte yıldızlar pırıl pırıl parlıyor.. Hayat da böyledir, madam..' [sf 42]


27 Temmuz 2020 Pazartesi

GÖKYÜZÜNDEN GELEN GRİ TÜY Dicle Keskinoğlu

Yayın Evi: İthaki Çocuk
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 40

'Durup ince şeyleri anlamaya vakti olmayanların' dünyasında oradan oraya süzülüp duran ve dokunduğu insanlara, hayvanlara veya şeylere ilham, yakınlık duygusu, neşeyle dolma, çekicilik gibi özellikler, haller getiren gri tüyün güzel hikayesi. 

Kurgudaki incelikli ve anlamlı akışa uygun, son derece şirin detaylarla bezeli, tatlı illüstrasyonlar yaparak kitabın diğer yarısını tamamlayan Nesibe Çelebi'nin çizimlerini de çok beğendiğimi söylemeliyim.

İthaki Yayınları'ndan zaten özensiz bir baskı beklenemez ama Gökyüzünden Gelen Gri Tüy, her yönüyle gerçekten sevilesi bir kitap olmuş.