12 Eylül 2015 Cumartesi

HAŞLANMIŞ HARİKALAR DİYARI VE DÜNYANIN SONU Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: Nisan 2015
Sayfa Sayısı: 561

Murakami çift katmanlı romanlar yazmayı seviyor, biz de bulmacalar yerine böyle şahane bir şekilde oturursa okumayı seviyoruz efendim.

Şehrin kütüphanesinde kafataslarından eski rüyaları okuyan bir adam. Gölgelerin şehrin surlarının dışında bırakılarak girilebildiği bir masal şehri. Önemli verileri şifrelemek için beyni farklı bir şekilde programlayabilen bir profesör. Yeraltı laboratuvarı, karanlık karaları, pembe elbiseli tombul kız, şifreciler, sistemciler v.b. bir sürü ayrıntıyla şekillenmiş bir garip hikaye.

Uzun zamandır bir kitabın satırlarını bu kadar çok çizmemiştim. Bilimkurgu normal şartlarda sevdiğim bir tür değil ama Murakami'nin kurduğu sürreal dünya gerçekten takdire şayan. 500 kusür sayfalık kitabı soluk almadan okudum ve bittiğinde üzüldüm. Murakami okumalarımızda beni en çok etkileyen bu kitap, yazara dair listemde bir numaraya yerleşti. 

Murakami'nin kitapları ile alakalı olarak çok fazla eleştiri var, en çok da yazarın doğduğu kültüre uzaklığı ve batı hayranlığı, roman karakterlerinin soğuk hatta donuk denilebilecek kişiler olmasının okuyucuya verdiği uzaklık hissi..  Onun romanlarını okurken geleneksel bir Japon romanı okuyor gibi hissettirmediği doğru,  karakterlerine yansıttığı müzik ve edebiyat zevkleri de batı tarzında olduğu ve bunlardan ağırlıklı olarak bahsettiği için aynı hikayeler alınıp Avrupa ya da Amerika'ya yerleştirilse yadırganmazdı diye düşünüyorum. (Tabii bu Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu için geçerli değil, kitabın kendine ait gerçeküstü bir dünyası var.) Bu unsur bir okuyucu olarak beni rahatsız etmiyor,  katıksız 'Japon' romanı okunmak istenirse, birçok iyi örneği var zaten yazılmış, Murakami'den bu beklentiyi anlaşılır bulmuyorum. Öbür yandan bir romana veya roman karakterine meraklanmak için yakın hissettiğin bir hikaye veya kişi olması gerekmiyor.

Sahilde Kafka'dan önceki kitapları İngilizce'den çevrilmiş olduğu için anlam kayıpları olduğu da düşünülüyor. Bu kitaplardan Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında ve Yaban Koyununun İzinde'yi okudum, yanlış kelime kullanımları, imlâ hataları ikisinde de bolca mevcuttu ama  okuma zevkini etkileyecek derecede de değildi. İlkini beğenip, ikincisinden fazla hoşlanmamıştım.

Not: Kitapta altını çizdiğim satırlar çok olmasına rağmen yazıya eklemek istedim, daha sonra dönüp okumak hoşuma gidiyor çünkü. Yalnız henüz kitabı okumadıysanız, aşağıdaki cümleler hikayenin dönüm noktalarına ve gizemlerine dair fazla ayrıntı içerebilir, benden söylemesi. :)


Uzunca bir süre tek kelime etmeden yüzüne baktım. Yüzünün bana bir şeyler anımsatmaya çalıştığı hissine kapılmıştım. Ondaki bir şeyler, bilincimin derinliklerine gömülmüş yumuşak, beşik gibi bir şeyi usul usul sallıyordu sanki. Fakat ben, bunun ne anlama geldiğini bilemediğim gibi, sözcüklerim de uzaklardaki bir karanlığa gömülüp gitmişti. [sf 55]

Koltuk seçiminin, sahibinin kalitesini gösterdiğine –bu tamamen bir önyargı sanırım– eminim. Koltuk hafife alınamaz; başlı başına bir dünyadır. Fakat bunu iyi bir koltukta oturarak yetişmiş insanlardan başkası anlayamaz. İyi kitap okuyarak büyümekten hiç farkı yoktur bunun. İyi bir koltuk, bir diğer iyi koltuğu doğurur, kötü bir koltuk, başka bir kötü koltuğu doğurur. [sf 60]

Pek anlayamadığımı söyledim. Çoğunlukla dürüst bir insanımdır. Anladığım zaman anladım, anlamadığım zaman da net olarak anlamadım derim. İkircikli ifadeler kullanmam. Sorunların büyük kısmının ikircikli ifadeler yüzünden çıktığına inanırım. İnsanların çoğunun ikircikli ifadeler kullanmasını, onların aslında içten içe, bilinçsizce de olsa, sorun çıkmayı arzu etmelerine bağlarım. Başka türlü düşünebilmem mümkün değil. [sf 66]

“Benim yüreğim var, o kızınsa yok. O yüzden ben onu ne kadar seversem seveyim, elime hiçbir şey geçmez. Öyle mi demek istiyorsun?”
“Evet, öyle” dedi yaşlı adam. “Sürekli kaybedersin yalnızca. Senin de söylediğin gibi, o kızın yüreği yok. Benim de yok. Hiç kimsenin yok.”
“Fakat sen bana karşı çok şefkatli davranıyorsun. Benim için endişeleniyor, uyumadan bana bakıyorsun. Bu yüreğin bir ifadesi değil midir?”
“Hayır, yanlış. Şefkat ve yürek tamamen farklı şeylerdir. Şefkat bağımsız bir işlevdir. Daha net söylemek gerekirse, yüzeysel bir işlevdir. Bu yalnızca bir alışkanlıktır, yürekten farklıdır. Yürek dediğimiz daha derin, daha güçlü bir şeydir. Üstelik her şeyle de çelişir.” [sf 220]

“Yürek yok” dedi yaşlı adam. “Fakat zamanla senin yüreğin de silinip gidecek. Yüreğin silinip gittiğinde yitirmişlik hissi de kalmaz, çaresizlik de. Gidecek yeri olmayan aşk da kaybolur gider. Geriye yaşam kalır. Sessiz ve durgun bir yaşam. Sen kızdan hoşlanırsın, o da senden hoşlanır. Dilediğin buysa, senindir. Elinden kimse zorla alamaz.”
“Garip” dedim. “Benim henüz yüreğim var, ama buna rağmen, arada sırada yüreğimi hissedemediğim
zamanlar oluyor. Hayır, belki de hissedemediğim zamanlar çok daha fazla. Fakat bir zaman gelip de yerli yerine döneceğine güvenim öylesine sağlam ki, o güven varlığımı ayakta tutuyor. O yüzden, insanın yüreğini kaybetmesinin nasıl bir şey olduğunu, hayalimde doğru dürüst canlandıramıyorum.” [sf 221-222]

 “Yorgunluk nasıl bir şey acaba?” diye sordu.
“Duyguların birçok kısmı bulanıklaşıyor. Kendine acıma, başkalarına karşı öfke, başkalarına acıma, kendine yönelik öfke... Böyle şeyler işte.”
“Bunların hiçbirini tam olarak anlayamıyorum.
“Sonunda her şey anlaşılmaz hale gelir. Üzerinde birçok farklı renk olan bir topacı çevirmek gibidir. Devir hızlandıkça, renkleri ayırmak da o ölçüde güçleşir, sonunda ortaya kaos çıkar.” [sf 232]

“Yürek denilen şeyi sen bile tam olarak anlayamıyor musun?”
“Bazı durumlarda” dedim. “Üzerinden çok uzun zaman geçtikten sonra anlayabildiğim durumlar olduğu gibi, o an artık iş işten geçmiş de olabiliyor. Çoğu durumda, biz kendi yüreklerimizi tam olarak netleştiremeden harekete geçmeyi seçeriz. Bu da herkesin aklının karışmasına yol açar.”
“Bana yürek dediğin şey çok eksiklikleri olan bir şeymiş gibi geliyor” dedi kız, gülümseyerek.
Ay ışığı altında ceplerimden çıkardığım ellerime baktım. Ay ışığıyla rengi beyazlaşan ellerim o küçük dünyada tastamam durdukları halde, konulacak yeri kaybolmuş bir çift heykel gibiydi.
“Ben de aynı kanıdayım. Çok fazla eksiklikleri var” dedim. “Fakat iz bırakıyor. Biz de o izleri sonradan takip edebiliyoruz. Karın üzerine düşen ayak izlerini takip edermiş gibi.”
“İzler bir yere ulaşıyor mu?”
“Kendimize” dedim. “Yürek öyle bir şey işte. Yürek olmadan hiçbir yere ulaşamazsın.”
Başımı kaldırıp aya baktım. Kış ayı tezat yaracak şekilde berrak ışıklar saçarak, yüksek surlarla çevrili şehrin göğünde asılı duruyordu. [sf 241-242]

“Tam olarak anımsamıyorum. Sanki o an hiçbir şey hissetmemiş gibiyim. Anımsadığım tek şey yağmurlu bir sonbahar akşamında bana sarılmaya kimsenin gelmemiş olması. Bu sanki benim için dünyanın sonu gibiydi. Karanlık, acı içerisinde, gelip sarılacak birilerini beklerken, hiç kimsenin
sana sarılmaya gelmemesini anlayabilir misin?” [sf 300]

“Fakat aşk olmasa, dünyanın hiçbir anlamı yok” dedi tombul kız. “Aşk olmasa, her şey pencerenin dışından geçip giden rüzgârdan farksız hale gelir. Dokunamaz, kokusunu hissedemezsin." [sf 300]

"Sen bana bu şehirde savaş, nefret ve ihtiras olmadığını söyledin. Ne güzel. Gücüm yerinde olsa alkış tutmak isterim. Fakat savaş, nefret ve ihtirasın olmaması demek, bunların zıddının da olmaması demektir. Bunların zıddı sevinç, mutluluk ve aşktır. Ancak ihtiras, yok oluş, üzüntü olursa, sevinç  var olabilir. Umutsuzluk olmadan, mutluluk hiçbir yerde var olamaz. Bu benim sözünü ettiğim doğa işte. Şu senin sözünü ettiğin kütüphaneci kız için de durum aynı. Sen gerçekten de onu seviyor olabilirsin. Fakat bu duygun hiçbir yere ulaşmaz. Çünkü o kızın bir yüreği yok. Yüreğini yitirmiş insanlar hareket eden hayallerden farksızdır. Öyle bir şeyi elde etmenin ne anlamı olacak ki?" [sf 464]

“İnsanın içinde uyanan hisleri kendine özgü sözlerle ifade etmesi çok zor bir iştir” dedim. “Herkes bir şeyler hisseder, ama bunu düzgün bir şekilde sözcüklere dökebilen pek fazla insan yoktur.” [sf 484]

Raflarda dizili sayısız kafatasının içinde uykuya dalan eski ışıklar şimdi uyanmıştı işte. Kafatasları sırası, sanki ışığı parçacıklara bölen sabah denizi gibi sessizce ışıldıyordu. Fakat gözlerim onların ışığı karşısında kamaşmamıştı. O ışıklar bana huzur veriyor, yüreğimi eski anıların sıcaklığıyla dolduruyordu. Gözlerimin iyileştiğini hissedebiliyordum. Artık hiçbir şey gözlerimi acıtamazdı. [sf 515]

2 yorum :

  1. Çok sevdiğim bir kitap olmuştu bu benimde, özellikle o karlı, büyülü atmosferden insan hiç çıkmak istemiyor...:)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Sonlara doğru kütüphanede olanlar çok hoşuma gitti benim de, dediğin gibi o dünya çok güzeldi :)

      Sil

Burası sukûnetin hakim olduğu, tenha bir kütüphane. İçinden geçenleri fısılda ki orada olduğunu bileyim.