17 Mart 2011 Perşembe

DELİFİŞEK_Jose Mauro De Vasconcelos

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: Mayıs 2010
Sayfa Sayısı: 103

Güneşi Uyandıralım'ı okuduğumda yaşadığım hayal kırıklığını üst seviyelere taşıyan kitap. Aslında bu kitabın Şeker Portakalı'nın devamı olduğunu da düşünmüyorum. Gum, Zeze'ye yakın bir karakter ama evlatlık olduğu ailenin bireylerinde anlaşılmaz bir artış ve önceki kitaplara uymayan tuhaf ayrıntılar var.

İkinci kitabın sonunda Zeze yirmili yaşlarına yaklaşıyor ve eğitimini tamamlayarak gerçek ailesinin yanına dönüyordu. Bu kitapta tekrar ablası Gloria ve küçük kardeşi Luis'le birlikte olacağını, onları kaybettiği zamanları anlatacağını düşünürken tamamen alakasız bir hikayeyle karşılaştım.

Delifişek'in önsözünde, yazarın bu kitabını çok sevdiği, hayatında çok ayrı bir yere koyduğundan bahsediliyor. "Devrimci" yönünü anlatıyormuş. Olay bütünlüğü ve hikaye dizimi bile olmayan, sadece baş karakterin tutkularından vazgeçmeye çalışmasını ve bunda muvaffak olamayışından duyduğu sıkıntıyı ve bencilliğini anlatan böylesi zayıf bir romana nasıl bir değer vermiş olabilir, bilmiyorum. Madem böyle bir kitap yayınlayacaktı, bunu Zeze'nin ismi üzerinden yapmasaydı en azından.

Kısaca Şeker Portakalı'nı seviyorsanız Deli Fişek'i okuyup da hiç canınızı sıkmayın diyorum.
.
.

16 Mart 2011 Çarşamba

CHARLAINE HARRIS: DYING FOR DAYLIGHT [Şubat 2011]

Uzun zamandır görüntüleriyle ilham veren, etkileyici bir gizli obje oyunu çıkmıyor piyasaya. 2010 Kasım ayında oynadığımız Mystery Case Files: 13th Skull dan sonra, bir parça tadımlık olsa da Dying for Daylight, diğerlerinden farkını açıkça ortaya koyuyor. Çerez niyetine oynayıp bitirebileceğiniz dört bölümden oluşan oyunun esin kaynağı Charlaine Harris'in vampir temalı kitapları. Serinin ilk oyunu olan Dying for Daylight'ta günışığına korkusuzca çıkmayı sağlayacak bir iksirin peşinden koşan genç ve güzel vampir Dahlia ile kentin esrarengiz mekanlarında dolaşırken, yemek hazırlamaktan dövme yapmaya kadar çeşitli bulmacaları da keyifle çözmeniz mümkün. 

Oyunun imlecinden menülerine kadar birçok yerinde kan unsuru zarifçe kullanılmış. İkinci bölümde karşımıza çıkan tiyatronun figür ve çizimleri de şahaneydi. Tinderbell'in gizli odası, Felix'in kimya laboratuvarındaki karışım ve ölü sekreter Dying for Daylight'ın en beğendiğim kısımları oldu. 

Etkileyici müzikleri ve eflatunî görüntüleri ile tavsiye edilesi bir oyun. 





15 Mart 2011 Salı

GÜNEŞİ UYANDIRALIM_Jose Mauro De Vasconcelos

Yayın Evi: Can Yayınları 
Basım Yılı: Ekim 2010 
Sayfa Sayısı: 271 

Şeker Portakalı 'nın devam kitapları olduğunu öğrendiğimde çok heyecanlanmıştım. Sevgili, tatlı, küçük Zeze'nin biraz daha büyüdüğünde hayatında neler olup bittiğini hemen okumak isteyince, listemdeki okunacak tüm kitapları bir tarafa koyup başladım Güneşi Uyandıralım'a. Aslında içimde bir endişe de vardı. Çok sevilen, kalbinizi sarıp sarmalayan romanların üzerine gittiğinizde o tatlı siluetin toz bulutu gibi bir anda çöküverdiğini  bilmez değildim. Öte yandan merakım okumaya zorluyordu beni. Böyle düşüncelerle kitabın ilk birkaç sayfasını geçtim. 

"Güneşi Uyandıralım'ın başında Zeze, evinden ayrılıyor ve başka bir kente, eğitimine yardımcı olmaları için evlatlık verildiği ailenin yanına gidiyor. Tüm sevdiği şeylerden uzağa düşen kahramanımız, minik yüreğini dolduracak yeni düşler kuruyor kendine. Adam ismini verdiği, kalbine yerleşen ve ona yoldaşlık eden kurbağası, geceleri odasına gelerek onu bir baba şefkatiyle saran film artisti Maurice Chevalier ve okuldaki koruyucusu, sevgili öğretmeni Fayolle var artık hayatında. Yine her zamanki gibi ele avuca sığmaz halleriyle, bir sarkaç gibi mutluluk ve mutsuzluk arasında gidip gelen Zeze'nin artık yavaş yavaş büyüyüp adam olması gerekiyor. "

Başından bir miktar okuduktan sonra kitapta çakılıp kaldım ve uzun bir müddet okuyamadım. Sanırım Şeker Portakalı'ndaki safiyâne duygu yoğunluğunun devam etmesini beklediğim için karşılaştığım satırlar beni hayalkırıklığına uğratmıştı. Yeni ailesinin Zeze'ye nasıl davrandığı bile muallakken, tamamen Adam, Maurice ve okul üzerinden yürüyen bir hikayeye dönüşmüştü kitap. Sanki sadece yazılması gerektiği için yazılmış, Şeker Portakalı'nda okuyucunun sevdiklerine benzer motifler sayfalara serpiştirilmiş gibiydi. 

Güneşi Uyandıralım'ı bitirdiğimde bu devam kitabından niçin uzun bir zaman haberdar olmadığımı daha iyi anladım. Okuyacaksanız Şeker Portakalı gibi her satırından ayrı keyif alınabilecek bir kitap olmadığını bilmenizde fayda var diyorum.  



14 Mart 2011 Pazartesi

CENAZEDEN SONRA_Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: Şubat 2009
Sayfa Sayısı: 317

Agatha Christie'leri uzun bir zaman geçtikten sonra tekrar okumanın en hoş tarafı katilin kim olduğunu anımsamamak olsa gerek. Böylece yeni bir merakla romanın son sayfasına kadar ilerliyorsunuz. Yalnız benim için işin kötü tarafı sadece daha önce okuduğumda sevmediğim Christie'leri unutuyor olmam. Cenazeden Sonra da bu şekilde çok fazla aklımda yer etmemiş kitaplardandı. Bu defa okuduğumda da fikrim değişmedi.

Çok zengin yaşlı bir adam olan Richard Abernethie öldüğünde, cenaze merasiminin ardından vasiyetnamenin okunması için akrabaları bir araya gelir. Merhumun kızkardeşi Cora, ağabeyinin bir cinayete kurban gittiğini ima eden sözler sarf eder. Ertesi gün yatağında baltayla öldürülmüş halde bulunan kadının sözlerindeki gizemi çözülmesi için ailenin avukatı Bay Entwhisthle Hercule Poirot'ya başvurur.

Kitabın dedektifi meşhur Hercule Poirot'muz fakat kendisi neredeyse kitap bitmeye yüz tuttuğunda sahne alıyor. Cinayetin pek de inandırıcı olmayan bir açıklaması, katilin Agatha Christie'nin daha önce de bir kaç defa kullandığı bir kamufle yöntemi var.

Cenazeden Sonra, sıkı bir Christie severseniz eksiğiniz kalmasın diye okunabilecek bir kitap. Bunun haricinde klasmanında çok daha iyi alternatifler (Elmayı Yılan Isırdı, Tavuskuşu Cinayeti, Üç Yanlış Üç Ceset v.b.) varken okumasanız çok şey kaybetmezsiniz diyorum.

8 Mart 2011 Salı

AŞK TESADÜFLERİ SEVER [2011]



Seyrettiğim filmin verdiği hisle, anlattığı şeyden daha fazla ilgilendiğimi bilmem daha önce söylemiş miydim? Kurduğu hayal aleminde kaybolup gidebildiğim, bittikten sonra gerçeğe dönmek için bir müddet beklediğim filmleri seviyorum. O süre geçtikten sonra zihnimde eleştirileri dolaşmaya başlasa da büyük bir önem arzetmiyor. “Aşk Tesadüfleri Sever” böyle, önce hoşlanarak pastel bir sisin arkasından gördüğüm, o his dağıldığında ise kusurlarını önemsemediğim bir film oldu benim için.
“Özgür(Mehmet Günsur) ve Deniz’in (Belçim Bilgin) hayatları boyunca birbirine değip uzaklaşan hikayeleri Ankara’da bir hastanede aynı gün doğmalarıyla başlıyor. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarından sonra Deniz, oyunculuk yapmak isteğiyle, Özgür ise kendi fotoğraf stüdyosunu kurmak için İstanbul’a geliyorlar. Bir deneme çekiminden dönerken sokaktaki sergi afişinde kendi çocukluk fotoğrafını gören Deniz, sergiye giderek Özgür’le tanışıyor ve tesadüfler silsilesi halindeki film zamanla geçmişe dönerek yavaş yavaş çözülüyor.”
“Aşk Tesadüfleri Sever”in genel atmosferinden hoşlansam da, anlattığı çocukluktan başlayan aşk hikayesinin sağlam temellere yaslanmadığını ifade etmem lazım. Deniz ve Özgür’ün arasında doğru dürüst bir paylaşım bile yoktu aslında. Karşılıklı konuşur, ağlaşır veya gülüşürlerken iki yabancı gibiydiler. Filmin bu ana hikayesinde daha önce üzerinden defalarca geçildiği için eskimiş aşk sözleri ve hallerini de sıkça görmeniz mümkün.
Öte yandan..


19 Şubat 2011 Cumartesi

AYI YOGİ [2010]


Ayı Yogi filmi üzerine yazmaya "eski dostumuz Yogi" mealinde kelimelerle başlamak isterdim ama daha önce Yogi'nin çizgi filmini hiç izlememiş biri olarak böyle söyleyemem. Çizgi film izlemeyi çok sevmeme rağmen, bu filmi izleyene kadar Ayı Yogi ve sevgili arkadaşı Bobo'yu şeklen ve gıyaben, biraz da oynadığım sepet yakalama oyunundan tanıyordum dersem yerinde olur. 

100 yıllık bir geçmişe sahip, tarihi Jellystone doğa parkında, duvarına "İnim İnim Güzel İnim" levhasını çakarak, içerisinde türlü konforu sağladığı yuvasında arkadaşı Bobo ve onun minik kaplumbağasıyla birlikte yaşayan akıllı ayımız Yogi, tüm enerjisini parka pikniğe gelen insanların yemek sepetlerini aşırmak için harcamaktadır. Zira orman içinde vahşi hayvanlar gibi avlanmak ona göre değilken meyveli pasta ve söğüş et gibi işlemden geçirilmiş yiyeceklere bayılmaktadır. Sepetleri uzaktan kumandalı yöntemlerle elde etmek için çeşitli düzenekler kurması, park korucusu Bay Smith'i zor durumda bırakırken Jellystone Parkı için hain planları olan bir vali sahneye çıkar. Park tarım alanı yapılarak gelir elde etmek için yokedilme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Korucu Smith, Ayı Yogi ve Bobo parkı kurtarmak için planlar yaparken, bir belgesel çekimi için Jellystone'a gelmiş olan Rachel isimli genç bir kadın onlara yardım edecektir..

12 Şubat 2011 Cumartesi

GÖRME BİÇİMLERİ_John Berger

Yayın Evi: Metis Yayınları
Basım Yılı: Ekim 2010
Sayfa Sayısı: 155

Beklediğim bir resim yorumlama kitabıydı, John Berger'a ait bu kitapta çeşitli klasik resimler ve reklamlar üzerine yorumlar, genel karşılaştırmalar mevcut fakat okuyucusunu tam manasıyla doyurmaktan uzak kaldığını düşünüyorum.

Kitabın ilerleyen kısımlarında bir çok sayfa boyunca sadece resimler koyup, siz bundan ne mana çıkarırsanız çıkarın demesi de biraz tuhaftı açıkçası.

Önyüzünde yazdığı üzere BBC televizyonu için çekilen bir programdan derlenen görüşleri içeren Görme Biçimleri fazlasıyla dağınık bir kitap ve düşünceleri çeşitlendirme açısından hayli fakir denilebilir. Bahsi geçen resim ve fotoğrafların kitaba siyah-beyaz ve minik boyutlarda eklenmesi ayrı bir handikap diye düşünüyorum. Yine de bir göz atmaya değer.


20 Ocak 2011 Perşembe

ŞEKER PORTAKALI_Jose Mauro De Vasconcelos

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2001
Sayfa Sayısı: 207

Ölüm mukadder olmasa hayatın değeri ne olurdu? Sevgili Deniz, Virginia Woolf'un en sevdiğim kitabı Jacob'un Odası üzerine yazarken "Arka kapağı okuduğunuz an Jacob'un öleceğini öğreniyorsunuz. Bu duygu ile okumaya başladığınız için, içinize kocaman bir hüzün yerleşiyor. İlk sayfalarda çocukluğunu okuduğunuz bu gencin hayatına şahit olurken ölümüne nasıl adım adım yaklaştığını biliyorsunuz ama elinizden bir şey gelmiyor. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Öleceğimizi bile bile aşık oluyoruz, mutlu oluyoruz, deliler gibi eğleniyoruz, kahkahalarla gülüyoruz." demişti. Geçenlerde Şeker Portakalı'nı yeniden okurken onun bu sözlerini hatırladım sık sık, çünkü kitabın önsözünde adların sıralandığı bir "Ölülerime" ithaf bölümü var.  O kısmı okuyunca Vasconcelos'un kendi hikayesini anlattığı Şeker Portakalı bambaşka bir hal alıyor. Ablası Gloria 24 yaşında intihar etmiş ve çok sevdiği küçük kardeşi Luis de genç yaşta hayatını kaybetmiş. Bunları öğrendikten sonra Şeker Portakalı'nı okurken Gloria'nın minik Zeze'yi herkese karşı koruyup kollaması, Luis'in ona olan hayranlığı ve sevgisi daha fazla yüreğinize dokunuyor.

Arkakapak yazısında Jose Mauro de Vasconcelos oniki günde yazdığı kitabı için; "Onu yirmi yıldan fazla taşıdım yüreğimde." diyor. 48 yaşındayken, çocukluğuna dair bunca ayrıntıyı, duyguyu ve olayı böyle canlı bir dille yazabilmesi için hakikaten kitabın içinde bahsi geçtiği ölçüde çok kuvvetli bir hafızaya sahip olması gerek. Öyle güzel anlatıyor ki..

Şeker Portakalı'nın en sevdiğim tarafı, küçük bir çocuğun, Zeze'nin hikayesini anlatırken bunu sömürüye kaçmayan bir duygusallıkla yapmasının yanısıra hayli gerçekçi bir bakış açısıyla yansıtması. Aile içinde, kardeşler arasında olup bitenler, kavgalar-tartışmalar, iyilik ve kötülükler birbiri ardına sıralanıyor. Bazen birbirinden nefret ettiğini sanacak kadar şiddetli duygular hissetsen de aslında nasıl da derinden, sarsılmaz-kopmaz bağlarla sarılı olduğun anne-baban, abin, ablan ve kardeşlerin..

Brezilya'da çok çocuklu yoksul bir ailenin oğlu Zeze, kocaman bir yüreğe ve kabına sığmayan haşarı düşüncelerle dolu bir  kafaya sahip.  Onun hayatın kendisi gibi hüzün ve sevinçlerle dengelenen hikayesini mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.  Jose Mauro de Vasconcelos'un harikulade kitabı Şeker Portakalı'nın devamı için Güneşi Uyandıralım ve Delifişek kitaplarına da bakabilirsiniz.

EYYVAH EYVAH 2 [2011]



Perdeye yansıyanla kimyanız uyuşuyor, sizde müspet bir his uyandırıyorsa onun kuvvetli veya zayıf yönlerinin farkında olmanız bu hissi değiştirmiyor. Konu bir komedi filmiyse benzer bir mizah anlayışınız olması gerek onu sevmeniz için. 

Ata Demirer'in espri anlayışı, işin kolayına kaçarak küfür v.b. klişeleri peşpeşe kullanmak yerine seyircisine saygı duyan, oturup emek verilerek yazılmış metinler içerdiği için değer kazanıyor. Tek Kişilik Dev Kadro'su bu anlamda tam adına yakışır nitelikteydi. Oyuncu olarak yer aldığı birkaç filmin (Neredesin Firuze, Kısık Ateşte 15 Dakika, Osmanlı Cumhuriyeti) ardından hikayesini kendisi yazdığı Eyyvah Eyvah, 2010 yılında vizyona girdiğinde çığlık çığlığa bir tanıtım yapılmamasına aldırmadan ciddi bir izleyici kitlesi tarafından izlenmiş ve çok beğenilmişti. Her zamanki Ata Demirer şirinliğinde, hem tanıdık hem de yeniydi. 

İlk filmde, Çanakkale-Geyikli'de dedesi ve anneannesiyle yaşayan Hüseyin, babasını arayıp bulmak için İstanbul'a gidiyor ve  memleketten tanıdıkları olan terzi Ramiz'den yardım istiyordu. Bu esnada ünlü bar şarkıcısı Füruzan (Demet Akbağ)'la tanışıyor, onun da yardımıyla, birlikte türlü maceralar yaşadıktan sonra babasına kavuşuyor, film nihayete eriyordu. Görüp görebileceğiniz en sevimli mimiklere sahip baş karakter Hüseyin Badem'in hikayesinin Eyyvah Eyvah 2'de aynı komik aksiyonuyla devam ettiğini söyleyebiliriz. Konuya gelince.. 






18 Ocak 2011 Salı

GÜZEL SANATLARIN BİR DALI OLARAK CİNAYET_Thomas De Quincey

Yayın Evi: İletişim Yayınları
Basım Yılı: 2007
Sayfa Sayısı: 145

İsminden yola çıkan tüm önyargılarımı bir kenara bırakarak okumaya başladım kitabı.  Üç uzun denemeden ilk ikisindeki vicdanen kendini haklı göstermeye çalışarak teorilerini  (cinayetin işleniliş tarzında bulduğu estetik anlamı) anlatmasını dişimi sıkarak bitirdim ama üçüncüye sıra geldiğinde, cinayete övgüden çıkıp vahşetle işlenmiş cinayetleri betimlemeye dönüştü konu ve midem bulanmaya başladı.

Borges ne denli övgüler dizerse dizsin hakkında, Thomas De Quincey sapkın fantezilerini ahlaken kabul edilebilir şekilde anlatmaya çalışan bir uyuşturucu bağımlısından öteye gidemiyor bu kitap bağlamında. Şimdilerde sıradışı insanlar için yüceltme anlamıyla kullanılan "anormal"liğin de bir sınırı olmalı. Başka canlara kastetmenin, kanın ve şiddetin zevkini ballandıra ballandıra anlatmanın hiçbir mazur görülecek tarafı yok. Durup durup "Ben bunları tasvip etmiyorum aslında" demek pisliği temizlemiyor.
Kitabı dediğim gibi tiksintiyle bitirdim. Böyle bir sanat ve estetik anlayışını kesinlikle kabul etmiyorum.