25 Nisan 2010 Pazar

İT'S ALL ABOUT LOVE [2003]



İT'S ALL ABOUT LOVE [2003]
{Aşk Hakkında Herşey}

Buz gibi kalpleriyle birbirlerinden uzaklaşmış, 
duyarsız insanlarla dolu bir dünya düşlemiş yönetmen Thomas Vinterberg.. 
Kurduğu fantastik dünyada, insanın "kendine ve herşeye" yabancılaşmasına dair 
anlatmak istediklerini bir aşk hikayesi üzerinden söylemeyi tercih etmiş.

***

Elena ve John'un hikayesi.. 
Ünlü, başarılı bir balerin olan Elena ve şiir öğretmenliği yapan John..
İçinde yaşadıkları zamana uygun olarak birbirlerinden koptuklarını sanan 
 çift bir süredir ayrı yaşamaktadırlar.
 John, boşanma kağıtlarını imzalamasını istemek üzere 
Elena'yı görmeye gittiğinde
onu kalabalık bir yalnızlığın içinde bulur. 
Etrafta normal olmayan bir şeyler dönmektedir.
Genç kadın korku içinde John'a yardım etmesi için yalvarır. 

Ve film onların kaçış hikayesi üzerinden çeşitli alt metinlerle ilerler..

***

İzleyip bitirdiğim dakikadan itibaren 
filmde neyin eksik olduğunu düşünüp duruyorum, 
oyuncu seçimleri, soğuk,karlı enstantaneler, sembolik anlatımlar, 
gerilim öğeleri ve daha bir çok açıdan dört başı mamur bir çalışmaydı diyebilirim 
ama derinlemesine bir metni yoktu maalesef. 
Neyin neden olduğuna dair çok az ipucu barındırıyordu. 
Şüphesiz seyirci bazı eksikleri zihninde tamamlamak ister 
fakat varolmayan bir temel üzerinde neyi nasıl anlayabilirsiniz ki?

***

Yine de sırf, Sean Penn'in sesinden duyulan cümleler için bile izlenebilir..

{Bu yazı 30.04.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}






23 Nisan 2010 Cuma

Les Triplettes De Belleville [2003]


Les Triplettes De Belleville [2003]
{Belleville Üçüzleri}

Mikserle kas yoğurmak, gazeteyle müzik yapmak çok mu sıradışı?  
Bu animasyon film içerdiği göndermelerle aldığı övgülerin bir kısmını hakediyor olabilir, 
ama maalesef bana ciddi bir iç sıkıntısı haricinde bir şey ifade etmedi. 

Filmin renkleri öylesine kasvetli, karakterlerin hatları o kadar keskin ki, 
animasyonun insani ayrıntılarından zevk almanızı bile engelliyor bu durum. 
Işıltılı, renkli bir animasyon beklemiyordum elbette ama kullanılan tonlara hiç ısınamadım. 

***

Champion, büyükannesiyle birlikte yaşayan, 
kendine ait bir bisikletin hayalini kuran küçük bir çocuktur. Bu isteğini öğrenen 
büyükannesi Madam Souza, sadece bir bisiklet almakla kalmaz, 
torununu destekleyerek, iyi bir yarışçı olması için onun antrenörlüğünü de yapar.

Yıllar geçer. Çocuk büyür, büyükanne yaşlanır, 
trenlerle ilgili bir kuyruk acısı olan köpekleri Bruno iyice tombullaşır.

Fransa'da gençler için düzenlenen yarışlara katılan Champion, 
Amerikan mafyası tarafından "bisiklet bahisleri" için kaçırılınca, 
büyükannesi onu kurtarmak için kolları sıvar. 

***

Animasyon, bu kurtarma hikayesi üzerinden 
devam ederek sonuca ulaştığında, 
eğer kara mizah öğelerine gülebilen biri değilseniz, 
elinizde çok fazla bir şey kalmıyor maalesef..

{Bu yazı 27.04.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}







20 Nisan 2010 Salı

HOUSE OF D [2004]


HOUSE OF D [2004]
{Can Dostlar}

Robin Williams filmlerine bakarken denk geldiğim,
 konusunu okuduğumda da hoşuma giden bir filmdi fakat..

Bu filmi seyredip bitirmek için bir hayli çaba sarfettikten (!) sonra 
"herkes iyi olduğu işi yapmalı" düşüncesinin 
doğru olduğuna bir kere daha kuvvetle inandım. 
Bir ilk film olduğu için çok fazla bir şey söylemek istemiyorum ama 
senaryo da, çekimler de sadece sıkıcı bir taklitten ibaretti.

X Files dizisinin ünlü ajanı Mulder (David Duchovny) kişisel hikayesini, 
doğum büyüdüğü mekanlardan destek alarak
 filme dönüştürmek istemiş, yazmış, yönetmiş, karısıyla birlikte oynamış.
Bunu yaparken de izlemekten zevk aldığı filmleri örnek almış,
 idolü olduğunu sandığım Robin Williams'ı da işin içine kattığında 
iyi bir film çıkacağını düşünmüş olmalı. 

Bu filmden beri 6 sene geçmiş olmasını göz önüne alırsak 
bir çeşit tek atımlık barutmuş onunki, çabuk tükenmiş.

***

Can Dostlar'ın hikayesi 1973 ile 2000'li yıllar olmak üzere 
iki zaman dilimini içeriyor fakat görüntüler 90'ların başlarında çekilmiş gibiydi. 

Zihinsel engelli bir okul hademesi ile 
13 yaşında bir çocuğun dostluğuna dair bir şeyler anlatılmak istenmiş filmde. 
Fakat yönetmen, Robin Williams'a öylesine odaklanmış ki, 
ne onun filmleri gibi bir film çekebilmiş, ne de ayrı bir şeye benzemiş.

Robin Williams'ın, Matt Damon'la başrolü paylaştığı 
Good Will Hunting (Can Dostum) da bir dostluk hikayesini anlatıyordu 
ama sağlam senaryosu izleyiciyi etkiliyor ve keyif veriyordu.

Burda maalesef böyle bir şey yok, parçalar bütün haline gelememiş. 

Film hakkında genelde iyi yorumlar gördüm, 
insanları bu düşüncelere itenin ne olduğunu gerçekten merak ediyorum :)

{Bu yazı 28.04.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}







ZAMANİ BARAYE MASTİ ASBHA aka. "A TİME FOR DRUNKEN HORSES" [2000]


ZAMANİ BARAYE MASTİ ASBHA aka. A TİME FOR DRUNKEN HORSES [2000]
{Sarhoş Atlar Zamanı}

 İranlı yönetmen Bahman Ghobadi,
 İran-Irak sınırındaki karlı, sarp yamaçlara çarpa çarpa
keskinleşmiş Kürt lisanında tersine bir masal anlatıyor bize.
 Bu, ilk uzun metrajlı filmiyle büyük takdir topluyor ve ödüller alıyor.

Film demeğe dili varmıyor insanın,
perdede görünenler öylesine sahici çünkü.
Birçok İran filminde olduğu gibi çocuklar yine başrolde.

Siyah zemin üzerinde iradesiz bir el tarafından yazılmış gibi
titrek hat yazıları geçerken,
öyküdeki aile ferdlerinin kimler olduğunu
 küçük bir kızın sesinden öğreniyoruz.

İkisi kız, biri sakat beş çocuk ve babalarından müteşekkil bir aile.
Anneleri en küçük kardeşlerini doğururken ölmüş,
ablası Rojin'in onun yerini aldığını söylüyor Emine.

Babaları da sınırda kaçakçılık yaparak çocuklarına bakmaya çalışırken
pusuya düşüp ölünce,
ailenin sorumluluğu 10-12 yaşlarındaki Eyüp'ün üzerine kalıyor.

Film boyunca Eyüp, hem kardeşlerini koruyup kollamak,
hem de geçimlerini sağlamak için çabalayıp duruyor.

***

"Amcam 8 tane çocuğu olduğu için bize bakamadı."
diye kıytırık bir mazeret öne sürse de Emine,
sorumluluğu Eyüp'ün küçücük omuzlarına yıkmaktan çekinmeyen amcaları,
 iş Rojin'i,sakat kardeşi Madi'yi ameliyat ettirmeleri karşılığında
Iraklı bir adama vermeye gelince,  evet demek için bir an tereddüt etmiyor.
Bu çelişki içinde itiraz etmeye çalışan Eyüp'e de tokadı yiyip oturmak düşüyor.

***

Yönetmen Bahman Ghobadi, bir sonraki filmi
"Kaplumbağalar da Uçar",
yine çocuklardan oluşan bir ailenin dramını anlatırken
buna kıyasla çok daha koyu bir hikaye üzerinde çalışmış.

Peşpeşe izlenebilir.

***

Filmde, işten eve dönüş yolunda, kamyonetin arkasına doldurulmuş götürülen
çocukların söylediği türküyü
videodan dinleyebilirsiniz. Çok etkileyiciydi.

{Bu yazı 12.06.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}




SARHOŞ ATLAR ZAMANI Kürtçe Türkü (2000) 
Yükleyen Gece Kütüphanesi. - Diğer müzik videolarına göz atın.

19 Nisan 2010 Pazartesi

LA FİLLE SUR LE PONT [1999]


LA FİLLE SUR LE PONT [1999]
{Köprüdeki Kız}

İsmini ilk duyduğumda 
Dostoyevski'nin o güzelim hikayesini hatırlatmıştı bana. 
Köprüde bekleyen yalnız bir kız ve ona yaklaşan adam, sürprizlerle gelişen bir aşk hikayesi, 
"Beyaz Geceler"le ortak noktaları bundan ibaret olsa da 
La Fille Sur Le Pont çok enteresan bir film.

Paldır küldür denilebilecek bir hızla izlemeye başladığım için, 
içeriğine dair hiçbir bilgim yoktu. 
Oynak Türk müziğiyle açılınca ilk sahne, 
kulaklığa bir FM frekansı karıştı herhalde diye düşündüm :)  
Ancak parça, Adele'nin (Vanessa Paradis) cümlelerinin ritmine uyunca
 emin olabildim filme ait olduğundan, o kadar şaşırmıştım.

Uzun uzun konuşmalar içeren filmleri seviyorum, 
bu yüzden bu filmin başlangıcı da hoşuma gitti. 
Adele'nin hayatının belli dönemlerine dair anlattıkları bittiğinde, 
Gabor'la tanıştıkları köprüye gidiyoruz ve hikaye başlıyor.. 

"Sirklerde, tahtaya bağladığı canlı hedeflerine bıçak fırlatarak para kazanan Gabor, 
bu işteki yardımcılarını intihar etmek üzere olan umutsuz insanlardan seçmektedir. 
Köprüde,parmaklıkların öte yanına geçmiş, 
atlamak için cesaretini toplamaya çalışan Adele onun için biçilmiş kaftandır. 
Kıza yaptığı işi anlatarak teklifini sunar ama sonuç beklediği gibi olmayacaktır.."  

Bu sıradışı hikayede,
Gabor'un olgunluk çağındaki erkek tavrıyla, 
kıza sahip çıkıp kendini tanımasına yardım ederken, 
hemen hemen her bulundukları yerde
 "Tamam sen git biraz oyna, gelirsin sonra" der gibi geniş meşrep bir hal sergilemesini 
Fransız serbest ilişki tarzına yormak gerek sanırım. 

***

Adele ve Gabor birbirlerinden uzakta, telepati yoluyla konuşurlarken ;  

{Adele} Her şey önceden nasılsa gene öyle olmaya başladı. 
{Garbor} Neyden önce?
{A} Senden önce.
{G}  Bu doğru değil.
{A} Yine şansım döndü.
{G} Bilirsin, şans gelir ve gider. 
{A} Sende durum nedir?
{G} Pek iyi sayılmaz.
{A} Yırtık banknota inanır mısın?
{G} ne banknotu?
{A} Bütünken çok kıymetli, iki parçayken hiç bir değeri olmayan...

***


Siyah-beyaz, geniş ekran görüntüleri, 
ustaca aralara serpiştirilmiş nostaljik ayrıntıları ile
La Fille Sur Le Pont 20. yüzyılın ilk yarısında çekilmiş klasik filmlere benziyor. 
İlerleyen bölümlerinde Gabor'un İstanbul'a gelmesiyle 
tanıdık mekanlarda geçen sahneler ayrıca ilginç kılıyor filmi.

Vanessa Paradis, film boyunca güzelliği ile etkiliyor seyirciyi. 
Kısacık kestirdiği saçları, dramatik sahne makyajı ve elbiseleriyle pek hoş.
Daniel Auteuil (Gabor) ise keskin bakışlarının gerisinde 
abartıdan uzak gayet başarılı bir oyun çıkarmış.  

{Bu yazı 03.05.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}








  

QUİLLS [2000]


QUİLLS [2000]
{Düşlerin Efendisi}

THE İNVENTİON OF LYİNG [2009]


THE İNVENTİON OF LYİNG [2009]
{Yalanın Îcadı}

"Kimsenin yalan nedir bilmediği bir dünyada adamın biri 
aslında varolmayan şeyleri söyleyebileceğini keşfeder ve hayatı değişir.."

Aşağı yukarı böyle özetlenebilecek film, 
konu itibariyle ilginç görünse de sadece bir fikir olarak kalakalmış maalesef.  

Filmdeki karakterler yalan söylemeyi bilmiyorlardı, güzel,
ama bu akıllarından her geçeni söylemelerini de gerektirmiyordu.

Merakla izlemeye başladım ama daha filmin başlarında hikaye bitti 
ve geri kalan sıkıcı bir sürü saçmalıkla devam etti görüntüler.

Oyuncuları ve kısır hikayesiyle berbat diyorum. Vakit harcamaya değmez.  


17 Nisan 2010 Cumartesi

DAİ SİNG SİU Sİ aka. "LEAVİNG ME, LOVİNG YOU" [2004]


Dai Sing Sui Si [2004]
{Seni Severken Bırakıp Gittin}

Bilenler bilir, uzakdoğu filmlerine şaşmaz bir sadakatle bağlı olan bendenizi 
bile çileden çıkaracak kadar saçma bir filmdi. :)

Sanki bir deste şarkı yapıp aman da bunları bir filmin üzerine oturtsak da dinleseler demişler 
ve bu absürt şey çıkmış ortaya gibiydi.  Yönetmenin geçmişinde klip veya reklam işleri görünmüyor, lakin tam o havadaydı görüntüler, sahne geçişleri.. 

Zaten bu çekik gözlü arkadaşların duygusal film çekme konusunda, 
dil ve tonlama açısından otomatik dezavantajı var, 
bir de üzerine konusu bile olmayan bir dram çekmeğe çalışınca işte bu feci durumla sonuçlanmış. 

Film kısa bir klipten(!) sonra bir lokantada yemek yiyen ve ayrılığa karar veren çiftimizin görüntüleriyle başlıyor. Bu filmin nadir iyi sahnelerinden biri, başrol kızımızın görüntüsünün sokaktaki kazaya bakarken camdan yansıması.. 

Sonrasında film türlü manasızlıkla dolu, ayrılmalarından sonra doktor olan erkek karakterin kızın posta kutusuna götürüp ilaç bırakmasından tut da herkesin telefonun guguk kuşu gibi çalmasına varıncaya kadar bir sürü abukluk. 

Bütün bunlara sabredip izlemeye devam ederseniz sona yakın bir yerde kız telefonda oğlana benimle konuşmak istiyorsan nerede olduğumu da bulursun gibilerinden bir şey söylüyor.  Zeka küpü(!) esas oğlanın baktığı ilk yer kızın evi!!! Pes dedikten kısa bir süre sonra da film bitiyor zaten. 

NOT; Epey aradıktan sonra film için ekleyebileceğim tek fotoğraf yukardaki oldu, görüntü kalitesi hiç iyi değil ama Faye Wong'un olduğu bir kare olsun istedim. Çok hoştu çünkü. :)

{Bu yazı 08.05.2010 tarihinde www.sivrisinema.com adresinde yayınlanmıştır.}


15 Nisan 2010 Perşembe

21 GRAMS [2003]


21 GRAMS [2003]

Uzun zamandır görmek istediğim filmi, 
birkaç defa elime geçmesine rağmen aksilikler yüzünden izleyememiştim. 
Ağır dram içeriğinden dolayı rastgele bir zamanda seyredilecek bir film olmaması da etkili oldu bunda.

Fakat.. Beklediğime değmiş. Parçaları birbirine mükemmel oturan, çok sağlam bir filmdi. 

(Hakkında yazılacaklar bu kadarla kalmayacak elbette.. :) 



. -

OTHELLO [1995]