16 Ekim 2010 Cumartesi

JAPON SARAYI_Jose Mauro de Vasconcelos

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: Ekim 2009
Sayfa Sayısı: 98

Şeker Portakalı'nı okuyup sevdiyseniz, ondan daha kısa, az ve hafif ama benzer lezzetteki bu öyküden de keyif alacaksınız demektir.

Japon Sarayı, çocukluğundan kalma hayaletleriyle bir pansiyon odasında yaşayan, içinde bulunduğu şehrin sokaklarında düşler kurarak gezen bir ressamın, Pedro'nun hikayesini anlatıyor. Ona hoşgörüyle gülümseyen bir evsahibesi ve atölyede yaptığı resimlere kıymet veren ustasından başka kimsesi olmayan bu genç adam, bir Nisan ikindisinde, her zaman gitmek alışkanlığında olduğu parkın banklarından birinde hayallere dalmışken Japon giysileri giymiş, çekik gözlü bir adamın yanına oturduğunu farkeder..  Yabancı biraz konuştuktan sonra ona, yeryüzünde herkesin göremeyeceği harikalardan biri olan Japon Sarayı'ndan bahsedince ressam, orayı muhakkak görmek istediğini söyler. Pedro ve yeni arkadaşı Japon Sarayı'na doğru yola çıkarlar.. Kitap o güzelim hayal mekanında ressamı bekleyen bir Japon prensi ve onun ilginç güçleriyle gelişen olayların ardından, hüzünlü ama mutlu bir şekilde son bulur.

Biraz mecburiyetten, biraz tesadüfen elime geçen bu kitabı tebessüm ederek okudum. Yaşınızın derdinde değilseniz, uyumadan önce sizi içinde bulunduğunuz alemden alıp götürerek bir parça mutlu edebilecek, güzel bir hikaye Japon Sarayı. Gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.

.

ŞENLİKLİ BİR CİNAYET_Gilbert Adair

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: Haziran 2010
Sayfa Sayısı: 203

Son zamanlarda okuduğum kitaplarla inişli çıkışlı zamanlar yaşıyorum. Nispeten uzunca bir zaman dilimine yayılıp, farklı farklı ruh hallerine denk gelen sayfaların etkisi de başka başka oluyor tabii. Kitabı okumaya başladığım gün çok hastaydım, böylece ilk sayfalar fena halde sinirime dokunmuştu. Klasik polisiyeleri hicvetmeye çalışan bir kitap olduğunu bilsem de, gözüme gözüme batan kurgu karakterlerini bu kadar yapay beklemiyordum sanırım. Mekanları, cinayetin şeklini, ipuçlarını ve ilişkileri, ağrıdan şişmiş kafama dolduracak halde de değildim. Alışma evresini ve beraberinde hastalığı atlattıktan sonra eğlence için yazılmış ve sırf o amaçla okunması gereken Şenlikli Bir Cinayet'i daha bir kendi kefesinde değerlendirerek hızla bitirdim.

Şenlikli Bir Cinayet, Noel tatili için ıssız bir kır köşkünde bir araya gelen misafirlerden birinin kilitli bir oda cinayetine kurban gitmesi ile başlıyor. Kar yüzünden evde mahsur kalan şüpheliler  komşu köşkte oturan emekli bir Başmüfettiş'ten yardım istiyor. Başmüfettiş, evdeki herkesi resmi olmayan bir  soruşturmaya tabi tutuyor, bütün konukların eski defterleri ve maktülle alakaları ortaya dökülüyor. Nihayetinde dedektif romanları yazarı Evadne Mount'un da yardımıyla katilin kim olduğu anlaşılıyor.

Genel olarak polisiye çok iyi yazılmadığı sürece hastası olduğum bir tür değilken benim için, bir de böyle tabiri caizse yazarın eline yüzüne bulaştırdığı bir kitap üzerine iyi şeyler söyleyemeyeceğim. Yer yer fazlasıyla uzayan konuşmalarıyla iç sıkan, çözümleri ve bağlantıları zayıf bir kitap. Kalifiye bir okursanız yanından geçmemenizde fayda var.. :)

.

12 Ekim 2010 Salı

AY VE ALTI PARA_Somerset Maugham

Yayınevi: Can Yayınları
Basım Yılı: 1985
Sayfa Sayısı: 267

Ay ve Altı Para, kütüphanede İngiliz Edebiyatı okumalarına geldiğim sırada sık sık karşıma çıkan, listeye aldığım fakat okuma fırsatı bulamadığım bir kitaptı. Poirot Haftası'nda Agatha Christie'nin Beş Küçük Domuz'unu yeniden okuduğumda bu kitaptan bahseden şu bölüm beni meraklandırdı:

"Poirot onun kararına boyun eğdiğini göstermek istermiş gibi ellerini iki yanına açtı. Gitmek için ayağa kalkarken de, "Size basit bir soru sorabilir miyim?" dedi.
"Neymiş o soru?"
"O felaketten birkaç gün önce bir kitap okuyordunuz değil mi? Somerset Maugham'ın Ay ve altı kuruş adlı kitabını?"
Angela ona hayretle baktı, " Sanırım.. a,evet bu doğru." Belirgin bir merakla Belçikalı dedektifi süzdü. "Bunu nasıl anladınız?" 
Poirot gülümsedi. "Size basit konularda bile bir sihirbazdan farklı olmadığımı göstermek istedim, matmazel. Benim de bana söylenmeden bildiğim bazı şeyler vardır."


Ve Ay ve Altı Para'yı -yeni basımı olmadığı için biraz zorlukla da olsa- bulup okudum.  Niyetim iki kitap arasındaki bağlantının ne olduğunu keşfetmek olduğundan daha bir dikkatle incelediğimi söylememe gerek yok sanırım, fakat Christie'nin kitabındaki Amyas gibi Ay ve Altı Para'nın başkişisi Charles Strickland'ın da çevresine pek aldırmayan bir ressam olması dışında bir ortak payda bulamadım. Kitabın içinde kitabı okuyan (!) Angela gayet muzip, oyunlar yapmaktan hoşlanan genç bir kız ve cinayetin işlenmesinden kısa bir süre önce komşuları olan kimyagerin evinden Kediotu esansı alıyor. Bu yaptığına ilham verecek bir şey olabilir mi Ay ve Altı Para'da diye baktım, onunla da alakası yoktu.Bu gizem bir süre daha sırrını muhafaza edecek gibi görünüyor.*

Kişisel okuma serüvenimi bir kenara bırakıp kitabın konusuna ve tarzına gelirsek, Londra'da evli ve çocuklu bir borsacı olan Charles Strickland'ın tekdüze hayatını ve yakınlarını terkedip Paris'e giderek resim yapmaya başlaması, etrafındakileri hiçe sayan, zarar veren tavırlarına devamla, sanatta bir deha olarak kabul edildiği dönemde Tahiti'ye gidişi ve orada bir yerli kadınla evlenerek ömrünün son yıllarını geçirmesini anlatıyor.

Somerset Maugham kitabını meşhur ressam Paul Gauguin'in hayatından esinlenerek yazmış. Ay ve Altı Para'da sanata dair daha fazla cümle uman biri olarak hayalkırıklığına uğradığımı ifade etmem lazım. Yazar sanat eleştirisi yapacak denli donanıma sahip olmadığını romanın anlatıcı kişisi aracılığıyla da ifade ediyor zaten. Yalnızca, ideali uğruna hiç bir şeyi gözü görmeden, herşeyi yakıp yıkabilecek bir adamın acımasız, duygudan yoksun hikayesini sunuyor bize diyebiliriz.

Ay ve Altı Para, şiirsel ve etkileyici ismini yine yazarın başka bir kitabında geçen "Gökteki ayın hasretiyle yanan, ayağının dibindeki parayı görmez." cümlesinden alırken, üslûbundaki yavanlıkla zamanın gerisinde kalmış bir kitap. Hayli ağır ilerleyişi okuyucuyu bunaltabiliyor maalesef. Yerine okunabilecek çok daha iyi kitaplar varken boşuna vakit kaybetmemek gerek diyorum.

*Beş Küçük Domuz'da Meredith, Angela'nın Amyas'ın cüzzamdan ölmesini istediğini söylüyor (sf 121), Ay ve Altı Para'daki Charles da sanatı uğruna ailesini mahveden ve sonunda cüzzama yakalanarak ölen bir ressam olduğu için Poirot böyle bir varsayımda bulunarak kızın o kitabı okuduğunu tahmin ediyormuş.

2 Ekim 2010 Cumartesi

BEYAZ GECELER_Fyodor Mikhaylovich Dostoyevsky

Yayın Evi: Kum Saati Yayınları
Basım Yılı: 2003
Sayfa Sayısı: 123 (Beyaz Geceler öyküsü 71 sf)

Yalnızca ismini duyduğumda bile içimin titrediği bazı kitaplar var hayatımda. Hüzünlü yahut kederli bir zaman diliminde okuduğum, yüreğime çok yakın bulup bağlandığım nahif öyküler.. Ne onları bilmeyen gözlerden saklayacak denli hasis biriyim, ne de sürekli değişen kendimden. Yeri geldikçe bahsetmekten yana bir sıkıntım olmadı hiç fakat böyle kitaplardan biri olan Beyaz Geceler'i beş sene sonra yeniden okuyunca hata ettiğimi anladım. O bildiğim, okuduğum en güzel, saf ve lirik hikayeydi yine, bense başka biriydim artık, ona nüfuz edemeyen, beni sarmasına izin vermeyen.. Anlıyor fakat yabancılıyordum yazılanları.

Bu öykü, onu yazdığında kendisi de Beyaz Geceler'in anlatıcı kişisi gibi 28 yaşında genç bir adam olan Dostoyevski'nin erken dönem eserlerinden. Tıpkı bu uzun hikaye gibi yoğun bir coşku, heyecan ve safiyâne bir anlatıma sahip ilk romanı İnsancıklar'dan kısa bir süre sonra kaleme aldığı Beyaz Geceler, onun belki en yetkin yazıtlarından değil ama usta yazarın perdesiz ruh haline dair çok şey barındırıyor.

"Ancak gençken yaşanabilecek olağanüstü gecelerden biriydi, sevgili okuyucu. Gökyüzünün aydınlığına, yıldızların parıltısına bakıp da "Böylesine güzel bir gökyüzü altında, gerçekten kötü insanlar, öfkeli ve hırçın insanlar nasıl bulunabilir!" diye düşünürsünüz. Bu düşünce yine gençlik düşüncesidir. Dilerim sizin yüreğiniz de olabildiğince uzun bir zaman genç kalsın." diyerek başlayan hikayenin ilk paragrafı benim yukarıda anlatmak istediklerimin tamamına yakınını özetliyor bir bakıma. Bu ancak genç ve üzerine henüz gölgeler düşmemiş bir yüreğin yazabileceği bir hikaye.. Ki mümkünse yine vakit çok geçmeden okunmalı diye düşünüyorum.

Birinci tekil şahıs dilinden hemhal olduğumuz öykü, genç adamın bize hayatını anlatmasıyla başlıyor. Bir hayalperestin iç dünyasına dair sözlerini okuduğumuz ilk birkaç sayfa hikayede en sevdiğim kısımlardandır.  Bilhassa arkadaşlık kurduğu evlere dair söyledikleri, yalnızlığı ve çekingenliğini tanımlayışı, edebi göndermeleriyle çok iyi bir başlangıcı vardır bu güzel hikayenin.

Bu müstesna girişten sonra, St. Petersburg'da yalnızca birkaç saat süren gecenin ardından güneşin yeniden doğduğu yaklaşık 2 aylık bir dönem olan beyaz gecelerden birinde tek başına yaşadığı pansiyona dönerken nehrin üzerindeki köprüde bir genç kıza rastlar kahramanımız. Kız hıçkırarak ağlamaktadır. Zor da olsa genç adamın ona yakınlaşması ve sohbet etmeye başlamalarıyla öyküler içiçe geçerek ilerler..

Beyaz Geceler'in konusuna dair bu kadar anlatmak kafi sanırım. Kitabı okuduktan uzun zaman sonra bir filmi olduğunu öğrendiğimde çok heyecanlanmıştım. 1957 yapımı, İtalyan yönetmen Luchion Visconti'nin yorumuyla Beyaz Geceler'i izlemeden duramadım. Film kendi çapında başarılı bulunmuş ve Beyaz Geceler'in diğer versiyonlarına öncülük etmiş olmasına rağmen, daha önce kitabı okuduğumda zihnimde çektiğim filmle uzaktan yakından alakası yoktu elbette. Yine de hala akıllanmamış olmalıyım ki bu güzelim hikayeyle bir şekilde bağ kuran diğer filmleri araştırdım ve enteresan bir liste çıktı önüme."Battı balık yan gider" mantığıyla kendilerini izlemek niyetindeyim:

-1971 Cafer Bey: İyi Fakir Kibar (Ahmet Üstel'in uyarlamasından, Feyzi Tuna yönetmenliğinde)
-1971 Qoatre nuits d'un reveur_Bir Düşçünün Dört Gecesi (yönetmen Robert Bresson)
-2003 Shabhaye Roshan (İran yapımı yönetmen Ferzat Motaman)
-2003 İyarkai (Tamil filmi, S.P. Jananathan yönetmenliğinde)
-2007 Saawariya (Hint filmi, Sanjay Leeia Bhansali yönetmen)

Sevgili kitabımı henüz okumamış olanlar için tavsiye ederken, Beyaz Geceler'in izinde giderek hikayeyi anlayabilmek ayrıcalığına halihazırda erişmiş olanların da yorumlarını bekliyorum. Bu arada (ilk gözağrım olarak :) resimde görülen ve Kum Saati Yayınları'ndan çıkan yerine Can Yayınları'nda basılan Beyaz Geceler'i edinirseniz sağlam bir önsöz ve sunuşla hikayeyi daha zengin bir şekilde okuma fırsatı bulacağınızı da eklemek isterim.

29 Ağustos 2010 Pazar

BİR TUHAF TURTA DAVASI_Alan Bradley

Yayın Evi: Domingo
Basım Yılı: Şubat 2009
Sayfa Sayısı: 343

Uzun zamandır "Bir Tuhaf Turta Davası"nda olduğu kadar enteresan bir okuma süreci geçirmemiştim bir kitapla. İlk 10-15 sayfasını hızla okudum, müthiş eğlendim ve beğendim, sonra birden yavaşladı kitap sıkılmaya başlar gibiydim fakat kısa süre sonra tekrar ivme kazandı, merakla devam edip bitirdim. Kapağı kapatıp vedalaşmadan evvel son kanım da gayet iyi bir kitap olduğu yönünde idi.

Romanın baş kişisi Flavia de Luce itinayla oluşturulmuş çok yönlü bir karakter. Kendisi, bu ilginç polisiye romanın dedektifi, onbir yaşında, kimya ilmine tutkun, keskin zekalı, biraz huysuz ama çok eğlenceli ve doğal olarak (!) hayli meraklı bir kız. Babası ve iki ablası Ophelia ve Daphne ile İngiliz kırsalında aileden kalma, eski bir malikanede yaşıyorlar.

Evlerinin kapısı önünde, ağzında Penny Black posta puluyla ölü bir çulluk bulunmasıyla başlayan olaylar silsilesi, bahçede salatalıkların arasında son nefesini veren meçhul bir adam ve Flavia'nın babasının tutuklanmasıyla devam ediyor.

Kitaptan önce yazarı üzerine çok fazla şey okumamıştım, hal böyle olunca roman boyunca bilgi birikimine ve bunu kurgunun içine ustaca yerleştirmesine hayran kaldım. Ariadne Oliver gibi bir düşkünlüğü olduğunu varsaydığım yazarın, bilhassa elma üzerine benzetmeleri çok başarılıydı. "Ağzında buz erimez bir eda" gibi tasvirleri, derinlemesine karakterleri okudukça elimdeki kitabın bir ilk roman olduğuna inanasım gelmiyordu. Edebi sanatların yerli yerinde, etkileyici bir şekilde kullanılması polisiye yazınında sık rastlanan bir şey değildir. Ticari değil de iyi bir şey yazmak için bir parça kaygıları varsa, buna çabalasalar da çoğunlukla yapmacık durmak suretiyle ters teper. Her cümlesi sağlam ve sıkıca örülmüş "Bir Tuhaf Turta Davası"nın yazarı Alan Bradley'in yaşına ve hayatına dair öğrendiklerimde bütün sorularımın cevabını da bulmuş oldum daha sonra.

Flavia'nın yeni maceralarını yazmakta olduğunu duyduğum yazarın kitaplarını merakla bekliyorum ve ömrünün vefa etmesini umuyorum bu küçük kızın büyümesi için. Alan Bradley'in dedektifinin yaşını küçük tutmasından uzun vadeli planları olduğu da anlaşılıyor. Agatha Christie'nin Poirot'yu emekli bir adam olarak ortaya çıkardığına yıllar geçtikçe pişman olmasından ders almış olmalı ki onun gibi bir hataya düşmemiş. Kitapta polisiyenin kraliçesine dolaylı ve doğrudan göndermeler de mevcut zaten.

Romanın sonlarına doğru Flavia'nın aşçı Mrs. Mullet'e turta ile ilgili yaptığı konuşma ve kadının verdiği cevaplar, o karşılıklı komik söz düellosu beni çok güldürdü,kitabı genel olarak beğendiysem, o kısma bayıldım desem yeridir.

Bu "turtanın içi gibi tatlı" romanı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.
.
.
.
.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

ALİCE HARİKALAR DİYÂRINDA [2010]


Kurduğu harikalar diyârının nefâsetine rağmen, Tim Burton başkalarının masallarına müdahale etmek yerine, Corpse Bride ve Nightmare Before Christmas gibi kendi harikulâde masallarını anlatmaya devam etse çok daha yerinde olur diye düşünüyorum. Muhakkak böyle bir film yapması, Alice'in hikayesini kendine göre anlatması lâzımsa, Johnny Depp ve Helena Bonham Carter'ın oynadığı, Lewis Carroll'un birbirinden enteresan karakterlerinin etrafta dolaştığı bu filmin hali hazırda olandan çok daha iyi bir senaryosu ve arkası dolu karakterleri, daha özenli diyalogları olması gerekirdi.

Filmin hem çok hoşuma giden, hem de hiç anlam veremediğim tarafları var. Çılgın Şapkacı'nın (Johnny Depp) çay partisinde Alice'e elleriyle elbise kesip biçerken bir diğer Tim Burton klasiği olan Edward Makaseller'i anımsatması, o tatlı, pis sırıtışıyla belirip kaybolan tombul Cheshire kedisi ve güllerden tırtıla, kraliçelerden Tumbadik ve Tumbadız'a varıncaya kadar tüm animasyon çizimleri, hatta bitiş jeneriğindeki rengarenk mantarlar çok hoştu ama (..)





  

22 Ağustos 2010 Pazar

TELL TALE [2009]


Hakkında "Edgar Allen Poe'nun hikayesinden esinlenilmiş film, kalp nakli yapılmış bir adamın, yeni kalbinin asıl sahibine ait intikam duygularını hissetmesi üzerine gelişiyor.." denildiğini duyunca, karşıdan bakıldığında hayli ilgi çekici duruyor Tell-Tale. Daha önce Broken'daki steril oyunculuğunu beğendiğim Lena Headey'ın başrolde olması, gri-karanlık kasvetli atmosferi izlemeye karar vermem için yeterliydi. Fakat maalesef bölük pörçük senaryosuyla tam hayalkırıklığı olan bir filmle karşılaştım. 

Josh Lucas'ın canlandırdığı Terry Bernard kalbinden hastadır. Kendi halinde, küçük kızıyla bir yaşam sürerken, ona uygun bir kalp bulunur ve bir ameliyat geçirir. Terry iyileştikten sonra anlam veremediği hisler duymaya ve yaşamadığı bazı şeyleri hatırlamaya başlar. Ödünç aldığı kalbin sahibi, karısıyla birlikte hunharca işlenen bir cinayete kurban gitmiştir. Genç adam katillerin izini sürmeye ve intikam duygularıyla yanıp tutuşmaya başlar. Bu esnada yanında olan tek kişi bir süredir duygusal bir ilişki içerisinde olduğu, kızının doktoru Elizabeth'(Lena Headey)tir. 

Film ile ilgili nette çok fazla bilgi bulunmadığı için bilhassa üzerine birkaç kelâm yazmak istedim. Tell-Tale ile vakit kaybetmek yerine, kalbin hafızası üzerine çok daha iyi bir film olan 21 Grams'ı izlemenizi tavsiye ediyorum.  




VAVİEN [2009]




 Yeni dönem Türk filmleri içinde, kalitesiyle öne çıkan iyi bir film Vavien. Engin Günaydın'ın senaryosunu yazdığı ve başrol Celal kıyafetinde oynadığı, Durul-Yağmur Taylan Biraderler'in yönettiği film Tokat Erbaa'da çekilmiş. İzleyeli uzun zaman oldu ama hafızamda iz bırakan özellikle filmdeki ailenin komşularıyla birlikte pikniğe gittikleri Düden Şelaleleri'nin güzelliğiydi. 

Sağanak yağmurla rengi gri-maviye dönen filmin piknik sahnesi, Sevilay rolündeki Binnur Kaya'nın duru ve doğal tavırları, sahici mekanlar-renkler-çekim açıları çok iyiydi. Zorlama gibi duran tek nokta, Serra Yılmaz'ın ses tonu ve tonlamalarıydı bana göre ki kendisi sevip takdir etmediğim bir oyuncu da değildir esasında. 

Filmle ilgili yazıların hemen tamamında bulunan "vavien" açıklamasını tekrarlamaya gerek yok sanıyorum ama Celal'in hayatını iki yönlü idare edemeyişine gayet güzel oturmuş bu tanım. Kara mizah öğeleri, şaşkın karakterleri, gerilimi, sakinliği ve ironisiyle Vavien izlemeye değer filmlerden.     



9 Ağustos 2010 Pazartesi

MYSTERY CASE FİLES 5; RETURN TO RAVENHEARST [2008]


Lanetli Ravenhearst köşkünde, tüyler ürpertici bir gezintiye hazır mısınız?

Oyun, bahçe kapısının yanında esrarengiz ışıltılarla yanıp sönen çalılıklarda başlıyor.. Kapılar açıldığında, genç bir kadının hayaleti, Ravenhearst’a hapsolmuş ruhları yeniden özgürlüklerine kavuşturmanız için yardım isteyecek ve onu takip ederek merdivenli patikayı tırmanacaksınız.

Göğün envai çeşit gri tonlarına büründüğü, ıslak ve kasvetli bir gün.. Ravenhearst Köşkü tüm gizemleriyle karşınızda..


Köşkün etrafında biraz dolaştıktan sonra, evin yarı-yıkık ve tozlu mutfağına girdiğinizde , pencerenin önünden bir gölgenin geçtiğini görecek, ayak sesleri yankılanırken, raftaki birkaç gerekli eşyayı alıp derhal oradan kaçmak isteyeceksiniz..

Verandada sizi bekleyen katmerli, mor gülü bahçenin derinliklerindeki taş kesilmiş kadına verdiğinizde, salondaki şöminenin ardındaki gizli geçidin anahtarı; ay figürü elinizde olacak.




Gizli dehlizde karşınıza çıkacak kapılardan geçip terkedilmiş kasabaya ulaşacaksınız.



Eski kuaför dükkanında, derin bir nefes alın ve duş perdesini çekin. Karşılaştığınız şey kanınızı donduracak!

Bu büyüleyici kasabanın küçük bir okulu ve oyuncakçı dükkanı da var.. Hansel ve Gretel masalından fırlamış gibi duran Zencefilli Çörek Evi’nde her biri birbirinden güzel porselen bebeklerin çay sofrasına davetlisiniz..

Gizli geçitteki son kapı açıldığında, oradaki vagona binerek daha evvel uzaktan gördüğünüz yamaçtaki misafir evine gidin..


Burada oyunun “en” dramatik mekanlarından olan kütüphaneyi de görme fırsatınız olacak..




Daha sonra tekrar Ravenhearst’a dönerek görevleri tamamlayın ve dükkanlarından birindeki asansörle yeraltı mağarasına ulaşın.. Kalp şeklindeki 10 mücevheri duvardaki panele yerleştireceksiniz ve.. Oyun sona erecek..

Mystery Case Files serisinin 5. ve en başarılı oyunu olan Return To Ravenhearst, tüm gizli obje, macera ve zeka bulmacası gereksinimlerinize cevap verirken, etkileyici müzikleri, efektleri ve çizimleriyle estetik duyularınıza da hitap ediyor..

KEYİFLİ OYUNLAR!

8 Ağustos 2010 Pazar

*ALİCE HARİKALAR DİYARINDA VE AYNADAN İÇERİ* Lewis Carroll

Yayın Evi: İthaki Yayınları
Basım Yılı: 2010
Sayfa Sayısı: 275

Yıllar önce -sanırım- sadeleştirilmiş haliyle okuduğum "Alice Harikalar Diyarında" kitabından aklımda sadece küçük kızın bahçede otururken bir tavşan görüp peşinden gittiği ve o sıra düştüğü delikten ulaştığı odada üzerinde "Ye beni", "İç beni" yazan yiyecek ve içeceklerle büyüyüp küçüldüğü kalmıştı. Hal böyle olunca Alice'i ikinci bölümüyle birlikte yeniden okumak istedim. "Alice Harikalar Diyarında ve Aynadan İçeri" kitabım elime ulaştığında önce ciltli olduğunu görerek bir hayli memnun oldum. Çok hoş bir tasarımı vardı. Titizlikle çalışılmış çevirisine dair cümleleri sunum kısmında okuyunca daha da sevindim. Sonra başladım kitaba..

Hikaye boyunca Alice'in patavatsız halleriyle çok eğlendiğimi söylemem lazım. İçerdiği felsefi diyaloglar, durumlar ve anlamsız gibi görünen konuşmaların ardındaki sözleri bulmaya çalışmak ayrıca bir keyif oldu benim için.

Cheshire Kedisi ve nargile içen Tırtıl sözü sohbeti dinlenir kimseler idiyse de kitabın en güzel yeri bana göre Alice'in Şapkacı, Mart Tavşanı ve Fındık Faresi'yle çay içtiği "Delilerin Çay Saati" adlı bölümdü. O kısımdaki konuşmalara bayıldım. Günleri gösteren saat esprisini ise, onsekiz yaşında kocaman bir bebek olan yeğenime okuduğumda dilimize dolanıp durdu ve bizi hayli güldürdü bir süre.

"Aynadan İçeri" kısmından ilk kitap kadar hoşlandığımı söyleyemeyeceğim ama yine de okunmaya değerdi. İthaki yayınlarından Kıymet Erzincan Kına'nın çevirisiyle basılmış, bu derli toplu, şık "Alice" kitabını şiddetle tavsiye ediyorum. Kitap her yaşta okunabilecek nitelikte. "Çocuk kitaplarını da büyükler yazmıyor mu?" nihayetinde..



Tea Party (Sanatçı: Anne Bachelier)