23 Ekim 2011 Pazar

ZEHİRİ KİM VERDİ_Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: Nisan 1996
Sayfa Sayısı: 189

Zehiri Kim Verdi, Agatha Christie'nin iyi bilinen romanlarından biri değil ama kendine özgü çok enteresan bir havası var. 

Doğu'da yaptığı polislik görevinden geri dönen Luke, Londra treninde sevgili halasına benzettiği sevimli bir ihtiyar kadınla karşılaşır. Lavinia Fullerton, genç adama, Scotland Yard'a giderek yaşadığı köy olan Ashe'te peşpeşe cinayetler işleyen bir katili ihbar edeceğini söyler. Yaşlı kadına göre katil zekasına fazlaca güvenerek kolaylıkla cinayet işlemekte ve asla yakalanmayacağını düşünmektedir. 
  
Luke ertesi gün gazetede Lavinia Fullerton'un Londra'da bir trafik kazasına kurban gittiğini okuyunca, yaşlı kadının tasvirlediği katilin gerçekten varolduğuna inanmaya başlar ve Ashe köyü'ne gider. Kaza gibi görünen ölümlerin ardındaki esrar perdesini kaldırmak için kolları sıvayan genç adama, köy sakinlerinden, yakın bir arkadaşının kuzeni olan Bridget da yardım edecektir..

Agatha Christie'nin bu kitap için önce bir Hercule Poirot romanı olmasını düşündüğü, daha sonra sevgili dedektifimizin yerine  romantik bir hikaye içine de oturtabileceği Luke Fitzwilliam'da karar kıldığı yazıyor kaynaklarda. Çekilen filmde ise Miss Marple hikayeye dahil oluyor ve böylece romanın seyri bir parça değişiyor.

Rüzgârda uçuşan siyah saçlarıyla güzel bir cadıya benzeyen Bridget ve pamuk gibi yumuşak, sevimli Lavinia Fullerton kitapta en hoşuma giden karakterler. Lord Easterfield'ın böbürlenmeleri ise cidden çok komik. Honoria Flete'in çalıştığı kütüphane, antikacı Sorty'nin Cadılar Tepesi'nde düzenlediği ayinler, katilin kurbanlarına bakarken yüzünde beliren ifadenin tasviri v.b. egzantrik ayrıntılarını seviyorum bu kitabın.

Bir de kitapta geçen şiir var tabii. Agatha Christie, 19. yüzyılın sonlarında doğmuş klasik İngiliz şair Frances Cornford'un Trenden Gördüğüm Şişman Kadın şiirini hoş bir şekilde adapte etmiş kurgusuna. Kırlarda geçen o bölüm, romanın en etkileyici noktası diye düşünüyorum.


Ey hiç kimsenin sevmediği şişman beyaz kadın,
Neden ellerinde eldiven kırlarda dolaşıyorsun?
Gitgide çoğalan bir özlem içinde..

Çimenler bir güvercin göğsü gibi yumuşak
Tatlı bir dokunuşla ürperdiğinde
Neden ellerinde eldiven kırlarda dolaşıyorsun?


Bir kitaba olan sempatinin ve zihinde çizdiği imajın, ilk defa okunduğu kişisel atmosferle, o esnada hissedilenlerle birebir alâkalı olduğuna kanîyim. Zehiri Kim Verdi de öyle sevdiğim bir kitap benim için. Bu defa yine zevkle okudum. Christie'nin kır polisiyelerine güzel ve farklı bir örnek görmek isterseniz tavsiye ediyorum.


22 Ekim 2011 Cumartesi

HOLLOW MALİKANESİ CİNAYETİ_Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2010
Sayfa Sayısı: 335

Kitabı yıllar önce Ceset Katilini Arıyor adıyla ilk okuduğumda, Christie'nin "sanatçı ruhu"nu anlatışına hayran kalmıştım ama o zaman ne denli tercüme kırpığı bir haline sahip olduğumu bilmiyordum. Altın Kitaplar geçtiğimiz yıl bu güzel romanı yeni çevirisiyle basınca yaklaşık iki kat hacmi olduğunu görerek hem şaşırdım hem de sevindim. Kimbilir bilmediğim ne ayrıntılar vardı içinde? Hakikaten görünümünden de anlaşıldığı üzere, öyle Gülten Suveren'in röportajında anlattığı gibi "traşlamak" filan değil, direk bazı bölümlerini uçurmuşlar kitapların.

Hollow Malikanesi bir Hercule Poirot romanı fakat, kendisi fazlasıyla eğreti duruyor kitabın içinde, cinayet sahnesi hariç çok az müdahalesi, rolü mevcut. İşin gerçeği Agatha Christie de bu kitaba Poirot'nun dahil olmasından pek memnun değilmiş.

Başarılı ve hırslı doktor John Christow, bir haftasonu tatilini geçirmek üzere karısı Gerda'yla birlikte dostları Angkatell'lerin taşradaki malikanesi Hollow'a gelir. Lucy ve Henry Angkatell'in diğer konukları kuzenlerinden oluşmaktadır; bir eski zaman beyefendisi olan Edward, gururlu "küçük" Midge, heykeltraş Henrietta ve hiçbirşeyden memnun olmamasıyla övünen David. Hollow'un pastoral sonbahar havasının verdiği rehavet, o gece John'un  ilk gençlik aşkı, kariyer çatışması yaşadıkları için terkettiği film yıldızı Veronica Cray'ın ziyaretiyle sekteye uğrar. Komşu köşklerden birinde oturan Veronica, kelimenin tam manasıyla John'u almaya gelmiştir. John,Veronica'yı evine bırakmaya gider ve gece 3'te geri döner. 

Ertesi gün, Lucy Angkatell'in yemeğe davet ettiği bir diğer komşusu Hercule Poirot, malikanenin bahçesine girdiğinde havuz başında tuhaf bir sahneyle karşılaşır. John Christow yerde kanlar içinde yatarken, Gerda elinde bir silahla yanıbaşında durmaktadır. O esnada Lucy, Henrietta ve Edward ayrı ayrı patikalardan havuzun bulunduğu açıklığa gelir. Ölmek üzere olan John kendini zorlayarak son bir söz sarfeder; "Henrietta!" Henrietta, gelip Gerda'nın elindeki silahı alır, kazayla havuzun içine fırlatır. Hercule Poirot'nun önce saçma bir şaka sahnesi zannettiği görüntünün gerçek olduğu anlaşılınca, ünlü dedektif için cinayet soruşturması başlar.. 

Kitabın ana konusunun ardında Christie'nin ördüğü bir ilişkiler ağı var. Çalışarak kendi hayatını kazanma gayesinde, gururlu bir genç kız olan Midge, Henrietta'ya ilk gençliklerinden beri romantik duygularla bağlı olan Edward'a aşık. Henrietta ise John Christow'la şiddetli hislerin pençesinde bir ilişki yaşıyor. John Christow, ne Veronica gibi bencil, ne de Henrietta gibi anlaşılmaz olan, aptal ifadesiyle ona adeta tapan Gerda'yla evli ve iki çocuğu var, kendine göre karısını seviyor da.

Herhalde Agatha Christie başka hiçbir kitabında karakterlerini burada olduğu kadar derinlemesine incelememiş, geçmişin üzerlerinde bıraktığı etkiden bunca bahsetmemiştir. Romanın asıl mekanı Hollow Malikanesi, etrafındaki, kızıla boyanmış, güneşte alev alev parlayan sonbahar ormanlarıyla tasvir edilirken, Edward'a miras kalan bir aile evi olan Ainswick'ten de sık sık konu açılır. Henrietta, Edward ve Midge'in çocukluk ve ilk gençlik yıllarının en güzel zamanları orada geçmiştir. Midge'in daha sonra, Edward'ı Ainswick'te hayal ettiği bir kütüphane görüntüsü var ki şimdiye kadar okuduğum en güzel hayal sahnesi diyebilirim;

Henrietta, Christie kitaplarında okumaktan büyük keyif aldığım karakterlerden biri. Onun stüdyo-dairesinde geçen zamanların bir eşi yok benim için. İnsanları idare etmekteki ustalığı, buna karşılık John'u kayıtsız görünen tavrıyla çıldırtması, kederi parmak uçlarından damıtarak heykele dönüştürmesi v.s. Yana yakıla Nausicaa'yı arayıp, şekillendirdikten sonra ölümüne izin verdiği kısım ise bazen aklıma düşer, defalarca dönerek okumuşumdur, öylesine güzeldir.

Ayırdına bu sefer okuyuşumda vardığım bir de Lucy var kitapta. Kafadan çatlak, sevimli halleri, şaşırtıcı olaylara sıradan tepkiler verişi, sürekli çaydanlığı ateşte unutup uykuya dalması, sepetten yumurtladığı silah falan harikaydı.

Hollow, anlatmakla bitmeyecek kadar hoş enstantanelerle dolu bir kitap. Yine bunlardan biri Edward'ın intihara teşebbüs ettiği bölümdür.  Düşüncelerinin netleşmesini adım adım izlerken güzel bir finalle noktalanır hikayesi.

 Agatha Christie'nin genel geçerliliği olmayan kitaplarından biri olan Hollow Malikanesi Cinayeti, cinai açıdan zayıflığına aldırmazsanız derinliğinden keyif alınabilecek, hayli hüzünlü bir o kadar da ilginç bir roman. Bunu göz önüne alarak okumanızı tavsiye ediyorum.




21 Ekim 2011 Cuma

ON KÜÇÜK ZENCİ_Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 1994
Sayfa Sayısı: 191

Çok küçükken radyo tiyatrosu olarak dinlemiştim On Küçük Zenci'yi. Cinayetlerle bağlantılı olarak zenci biblolarının bir bir yokolduğu kısımlar tüylerimi ürpertmişti.  Kitabı defalarca okuduktan sonra bile, hâlâ  o bölümlere gelince aynı tuhaf hissi duyarım.

Agatha Christie'nin başyapıtlarından biri olan kitap, Devon açıklarında, kıyıdan bakıldığında zenci başını andıran bir görüntüsü olduğu için Zenci Adası denilen yere davet edilen sekiz kişinin yolculuklarıyla başlıyor. U.N.Owen adında gizemli bir kişiden gelen mektuplardaki çağrı üzerine yola çıkan konuklar adaya geldiklerinde Zenci Adası'nın bir malikane, küçük bir kumsal ve kayalıklardan ibaret bir yer olduğunu görürler. Onları karşılayan evin uşağı ve hizmetçisi, odalarına yerleşmelerine yardımcı olur ve ev sahibinin yarından önce orada olamayacağını bildirir. Akşam yemeğinden sonra misafirler oturma odasında kahve içerken nereden geldiği belli olmayan bir gramofon sesi, her birinin geçmişlerinde kaldığını sandıkları  korkunç sırları tek tek ortaya dökmeye başlar. Neye uğradıklarını şaşıran konuklar için hazırlanan dehşetengiz oyun henüz yeni başlamaktadır..

Elbette ki On Küçük Zenci'nin en güzel taraflarından biri adını aldığı ve cinayetlerin düzenine göre işlendiği o malum şiir ama bunun haricinde gayet şiirsel bulduğum başka tarafları da var. Mesela Vera'nın hikayesi.. Onu kendi sonuna götürecek kadar hırpalayan acısını yaşarken hiç vicdan azabı çekmemesi çok enteresan.

Anthony'nin Devon yokuşlarından tozu dumana katarak  sahile indiği sahne de Christie'nin kitaplarında en sevdiğim bölümlerden biridir. O tanımlamalar, o birkaç kelime eğreti sözle çizilen bütün bir görüntü..

Kitaptaki seri cinayetler için farklı farklı yöntemleri peşpeşe sıralayan dame Agatha'nın, her biri için ayrı ayrı efor sarfettiği de açıkça görülebiliyor. Yine de içlerinde en korkuncu Rogers'ınki, en naif olanı ise Emily Brent'inkiydi.

Agatha Christie okumaya iyi bir başlangıç olabilecek On Küçük Zenci, onun kitapları arasında diğerlerine hemen hemen hiç benzemeyen bir yapıya sahip.  Bu harikulade eseri mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.





15 Ekim 2011 Cumartesi

SENSİZ BİR İLKBAHAR_Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 238

Varolduklarını öğrendiğim andan itibaren Agatha Christie'nin Mary Westmacott mahlasıyla yazdığı polisiye dışı romanları okumak için yanıp tutuşuyordum. Yabancı dilde okurken her kelimeyi anlama takıntım olduğu, okuyup-anlayıp-geçemediğim için, Burden'ın bir kısmını çevirdiysem de, meşakkatli bir hale gelince yarıda bırakmıştım. Altın Kitapların geçtiğimiz ay başında yayınlanacağını haber verdiği Sensiz Bir İlkbahar benim için çok hoş bir sürpriz oldu bu açıdan. Zaten sevgili Deniz ve bize eşlik etmek isteyen arkadaşlarla beraber Eylül ayını Agatha Christie Okumaları'na ayırmıştık.

Birkaç polisiyenin ardından Sensiz Bir İlkbahar'a başladım ve kısa bir süre okur okumaz kitabın tam da aradığım, beklediğim gibi bir derinliğe sahip olduğunu gördüm. Zaten Agatha Christie'nin zeka mahsulü polisiye kurgularından çok kitaplarındaki insani ayrıntılara ve psikolojik karakter tahlillerine önem verdiğim için sadece kişisel ilişkiler üzerine inşa ettiği bu psikolojik romanı benim gözümde adeta bir hazineydi.

Sensiz Bir İlkbahar'ın baş karakteri Joan orta yaşlı, çocuklarını büyütüp evlendirmiş klasik bir İngiliz kadını. Küçük kızı Barbara doğum yapınca yanına Bağdat'a gidiyor. Bir süre kaldıktan sonra ülkesine trenle geri dönerken Suriye sınırında bir aktarma istasyonunda kötü hava şartları yüzünden tren birkaç günlük bir rötar yapıyor. Joan ıssız bir çölün ortasında, köhne bir hana sahip bu istasyonda kendi başına geçirdiği günlerde iç dünyasına mecburi bir yolculuğa çıkıyor ve bir çok şeyin aslında göründüğü gibi olmadığını farkediyor. Kocası Rodney, çocukları Averil, Tony ve Barbara ile ilişkilerindeki tüm aksaklıkların bir bir önüne serildiği bu bekleyiş sinirlerini iyice gererken, belki de ona hayatının gerçeklerini armağan edecektir..

Bir kadın insani ilişkilerinde nasıl bu kadar kör olabilir? Otoriter, baskıcı kişiliğinin etrafında bıraktığı hasarı farkettiğinde şok geçiriyor tabii. Rodney'in sessiz ve gizli iç dünyasına şahit olmak romanın en etkileyici taraflarından biri. Bilhassa Averil'le kızının kararı konusunda yaptığı bir konuşma var ki nefisti.

Bir kitap böyle nasıl her yönüyle zevkime uyar, hâlâ bunun şoku içerisindeyim. Christie'nin şiirlerden esinlenmesini oldum olası çok severim. Bu kitap da Shakespeare'ın 98. sonesinden ismini alıyor;

Sensizdim bütün bahar yaşadım senden ırak;
Nisan bu allı pullu giyinmiş süslenmiş de
Her şeye gençlik ruhu aşılamış şen şakrak
Gülüp oynuyor durgun Saturnus bile işte.
Ama cânım kuşların söylediği şarkılar
Elvan elvan çiçekler burcu burcu alaca
Bana bir yaz
masalı anlattıramadılar
O soylu çiçekleri ben kesemem haraca.
Zambakta beyazlığa şaşmıyorum bir türlü
Güldeki kızıllığı övmek gelmez içimden;
Doğrusu hepsi güzel bir içim su büyülü
Hepsi senin resmindir hepsinin örneği sen.
Ama sen olmayınca kış sürdü biteviye:

Bunlarla oyalandım senden gölgeler diye.

Romanın bu ana şiiiri haricinde konuşmaların içine yedirilen başka güzel şiirler de var. 
Çok boğucu, agorafobik bir mekan duygusu olmasına karşın, geçmişe dönüşlerle Joan'ın zihninde yaptığımız gezintiler Sensiz Bir İlkbahar'ın ilgiyle okunmasını sağlıyor. Zaten Agatha Christie'nin vermek istediği şey de bu diye düşünüyorum. 
Son olarak söyleyebilirim ki, hareket, heyecan v.s. unsurlar arayan bir okuyucuysanız uzak durmanız gereken bir kitap Sensiz Bir İlkbahar. Sukûnetle arkanıza yaslanıp, beyin ve kalbin kıvrımlarında yavaş yavaş dolaşmaya sabrınız ve alakanız varsa okuyun.

9 Ekim 2011 Pazar

AGATHA CHRİSTİE KOLEKSİYONU [Ekim 2011]






Beyoğlu Sahaf Festivali'nde Agatha Christie Polisiyeleri'min son eksik parçası Meçhul Düşman'ı da bulduğumda derin bir "oh!" çekmiştim. Tabii, Christie'nin polisiyedışı romanları (Sensiz Bir İlkbahar hariç), tiyatro oyunları ve şiir kitabı henüz bende yok ama külliyatın büyük bölümünü koleksiyonuma katmış olmanın mutluluğunu yaşıyorum. (Maşallah diyelim :)

Kütüphanemdeki Christie'lerin bazıları şeffaf kapla korunmuş olduğu için fotoğrafta parlak çıkmış ama sanırım hepsini derli toplu görebiliyoruz. Mümkün olduğunca büyük ebatta fotoğraflar ekledim, zira ben de bu tarz fotoğrafları gördüğümde tek tek incelemeye bayılıyorum. 

Burada sayıca normalden fazla kitap var çünkü bazı Christie'lerin iki ayrı basımını da edinmiş durumdayım. 15 senelik bir zaman zarfında birikti kendileri. Beyazıt, Kadıköy ve Bakırköy'deki sahaflar didik didik edilip, her bir Christie incelenerek, sahteler ayıklandı, farklı isimler farklı basımlar tespit edildi v.s. En son birkaç tanesini de internet sahafı Nadir Kitap'tan aldım. 5 sene evvel keşfettiğim cinairoman'daki Agatha Christie Eser Listesi bu süre zarfında harikulade bir kaynak oldu benim için. Belli bir amaç uğruna kitapların peşinden koşmak çok güzeldi.

Ordu Caddesi üzerindeki Karadeniz Kitabevi'nin sahibine de ayrıca teşekkür etmem gerek. Bıraktığım listeden yola çıkarak etrafında bulabildiği tüm Christie'leri toplayıp çok yardımcı oldu. En sevdiğim Christie'lerden biri olan Gece Yarısı Cinayeti'ni de orada bulmuştum. Tahmin edersiniz ki her bir kitabın ayrı ayrı bulunma hikayeleri var. Bunları zaman zaman Gece Kütüphanesi'ndeki Christie yazılarında paylaşıyorum. 

 Christie düşkünlükleri için ayrıca sevdiğim, böyle tüm koleksiyonu tamamlamayı arzu eden arkadaşlarıma darısı başınıza diyorum.

Not: Koleksiyonun tamamını görmek isteyerek bu yazıyı hatırlamama vesile olan sevgili Euphoric 'e, beraber okumalarımızla Christie zevkimi ikiye katlamamı sağlayan sevgili Deniz'e, müthiş bir süratle peşpeşe Christie'ler okuyup Eylül ayında kitap bloguna sık sık uğramamı sağlayan sevgili Aslı'ya da ayrıca teşekkürler. 



30 Eylül 2011 Cuma

MEÇHUL DÜŞMAN_Agatha Christie

Yayın Evi: Ak Kitabevi
Basım Yılı: 1963
Sayfa Sayısı: 224



NTV Yayınlarından Gizli Düşman ismiyle bir de çizgiromanı yayınlanmış olan kitap, Christie'nin meşhur dedektiflerinden Tommy ve Tuppence Beresford'un ilk macerası olma özelliğini taşıyor.

Bir takım gizli evraklar taşıyan genç ajan, bindiği gemi torpil atılarak sabote edilince, filikalarla kurtarılacaklardan biri olan Jane Finn adında genç bir kıza paketi teslim eder ve İngiltere büyükelçiliğine ulaştırmasını ister. İngiltere'de karaya ayak bastığı andan itibaren, evrakları ele geçirmek isteyen büyük haydut çetesi genç kızın peşine düşünce, Jane için zor bir serüven başlar. Tommy ve Tuppence para kazanmak için verdikleri "her türlü tehlikeli işiniz yapılır" ilanına karşılık Tuppence'ın Jane Finn rolünü oynaması için bir teklif alarak işin içine karışırlar..

Dedektif çiftimiz, genellikle Gizli Servis ve casusluk maceralarında boy gösterdikleri, bu tür de ilgimi çekmediği için pek tercih ettiğim karakterler değiller ama ilk maceralarındaki acemi hallerini ve aşklarının başlangıcını okumak hoştu.

Ayrıca Meçhul Düşman, Agatha Christie koleksiyonumun final kitabı olarak ayrı bir yere sahip bende. Beyoğlu Sahaf Festivali'nde karşıma çıkınca hazine bulmuş gibi sevinmiştim. Farklı basımlardan yine Christie'ler almaya devam edebilirim ama bu kitapla beraber Türkçe'de basılmış roman ve hikaye kitaplarından bir eksiğim kalmamış oldu.


29 Eylül 2011 Perşembe

KIRIK AYNA_Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 1964
Sayfa Sayısı: 208

Ayna boydan boya kırıldı,
Lady Shalott "Felaket üzerimize çöktü!.." diye bağırdı.


Agatha Christie'nin Kırık Ayna(Ve Ayna Kırıldı) kitabı Tennyson'un şiirinden alınan bu etkileyici mısra üzerine kurulmuş.

Yazarın 70 küsur yaşlarındayken yazdığı Kırık Ayna, Miss Marple ve köy polisiyelerinin de sonuncusu. Romanın bu açıdan hüzünlü bir başlangıcı var. St. Mary Mead'de yaşamaya devam eden Miss Marple artık çok yaşlı ve kolaylıkla yürüyemiyor. Köy merkezinin biraz ilerisine bir Yeni Şehir kurulmuş, modern apartmanları ve genç nüfusu ile yılların getirdiği değişimi gözler önüne seriyor. Miss Marple'ın yeni yardımcısıyla da başı dertte ve kitabın onunla ilgili kısımları hakikaten çok eğlenceli. Nefret ettiği Mrs. Knight isimli hastabakıcısıyla kendi gizli yöntemlerini kullanarak başetmesinin yanısıra orta hizmetçisi Cherry'i kayırması da bir parodi gibi neşeyle okunuyor.

Bizim sevimli ihtiyarcık çok sıkıldığını söyleyince, emektar doktoru Haydock'tan yine bir cinayetin çözümüyle uğraşmanın kendisine iyi geleceğine dair bir reçete alıyor. Köy sakinlerinden, Marple'ın arkadaşı Mrs. Bantry (kendisini Cesetler Merdiveni kitabından, kütüphanesinde bir ölü bulunmasıyla hatırlıyoruz) kocası ölünce Gossington Hall isimli malikanesini ve bir kısım araziyi ünlü bir sinema sanatçısı olan Marina Gregg'e satmış. Marina Gregg'in evinde bir dernek yararına verilen partide, davetlilerden Mrs. Badcock zehirlenerek öldürülünce Miss Marple'ımızın ihtiyacı olan bilmece de açığa çıkmış oluyor..

Uzun zamandır hiçbir Christie kitabını okurken bu kadar merakla kıvranmamıştım. Kırık Ayna'yı daha önce okumuş olmama rağmen Marina Gregg'in davetlilerini karşılarken gözünü bir noktaya dikerek orada çok dehşetli bir şey görmüş gibi bakmasının nedenini hatırlayamadım. Ne gördüğünü anlaması zor değilse de onda niçin böyle bir his uyandırmış, onu anlamak için kitabın sonuna gelmek gerekiyor.

Agatha Christie, kitaplarında sevdiği şair ve yazarlardan sık sık alıntılar yapmasa, bazen bu kitapta olduğu gibi tüm hikayesini bir mısra yahut cümle üzerine kurmasa onun yazdıklarından bu denli keyif alamazdım diye düşünüyorum. Bu şekilde yazdıklarını derinleştirmesini çok seviyorum.

Kırık Ayna, kolay anlaşılır bir kurguya sahip olmasına rağmen, dramatik ve nostaljik yönleriyle iyi bir kitap. Miss Marple külliyatının sonlarına doğru okumanızı tavsiye ediyorum.

27 Eylül 2011 Salı

CİNAYET REÇETESİ_Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 1982
Sayfa Sayısı: 190

'Ne olacaksa belli, 
İyi kötü herşey yazılmış, 
En başından gereği düşünülmüşken her şeyin, 
Neden boşuna uğraşır, dertlenir insan?' 

Hayyam, 51. Rubai (The Moving Finger, Fitzgerald)

Eylül ayı Christie okumalarımıza tesadüfen üstüste iki Miss Marple kitabıyla başladım. Cinayet Reçetesi, bunlardan ilkiydi. Gerçi sevimli yaşlı teyzemiz son sayfalarda (yaklaşık on sayfa kadar) görünüp cinayetin çözümüne yardım etmekten başkaca bir varlık göstermedi.

Agatha Christie'nin haklarında çok da fazla bilgi vermediği iki genç; bir uçak kazasında yaralanan pilot Jeremy Burton, şık ve havalı kızkardeşi Johanna ile birlikte İngiliz taşrasına, küçük, sakin bir köy olan Lymstock'a gelerek nekahat dönemi için bir ev kiralar. Oranın sukûnetinde dinlenerek iyileşmeyi planlamaktadır ama işler umduğu gibi gitmez. Hoşgeldin kabulleri ve iade-i ziyaretlerin ardından, bir süredir köy halkına postalanan, zehirli bir dille yazılmış imzasız mektuplardan onlar da nasiplerini alırlar. Köyün tanınan avukatı Mr. Symmington'ın karısına da yine böyle bir mektup gelir ve kadın intihar eder. Avukatın tuhaf tabiatlı üvey kızıyla alakadar olan Jeremy, bir yandan da polisle irtibat halinde, mektupları yazan kişiyi araştırmaktadır. Bu esnada yeni bir cinayet işlenir ve Symmington'ların orta hizmetçisi öldürülür. Lymstock'ta, arkadaşı olan rahibin karısı Mrs. Dane Caltrop'a ziyarette bulunan  Miss Marple'ın olaylara karışma vakti gelmiştir..

Cinayet Reçetesi, nedense bana biraz klostrofobik bir romanmış gibi geldi. Yani anlatmak istediği şeye kesin olarak odaklanmış, bunun bir milim dışına çıkmayan bir olay örgüsü var. Demin de dediğim gibi iki kardeşin geçmişleri yok adeta.

Öte yandan kitapta en çok hoşuma giden Jeremy ve Johanna'nın yaptığı ev ziyaretlerinden birinde, Mr. Pye ile konuştukları sayfalardı. Bu, "Mr. Pye tombul, hanım hanımcık bir adamdı." diye tasvirlediği bir karakter Christie'nin.  Onun gizli temayüllerini incelikle açıkladığı nadir tiplerden. Mor İzler'in Horatio'su gibi tamamen kendi dünyasında yaşayan, zevk, estetik ve güzellik takıntılı bir adam Mr. Pye.

Christie'nin bir egzantrik kadın karakteri daha açığa çıkıyor bu kitapta: Megan. Kılığına kıyafetine ne olduğunu hiç umursamayan, aptal görünümünün arkasına gizlenmiş gayet aklı başında bir kız. Agatha Teyze'miz onunla alakalı ufak bir Külkedisi masalı oluşturduktan sonra cesaretini ve zekasını kanıtlaması için de ayrıca bir şans veriyor. Megan'ı onun da severek yazdığını sanıyorum.

Romanda bir de Koltuktaki Ölü'nün Mary'sine çok benzettiğim başdöndürücü güzellikte bir mürebbiye var: Elsie Holland. Yazarın onu Jeremy'nin sözleriyle tarif edişi çok ilginç. Konuştuğunda tüm büyünün bir anda kaybolması filan.. Mary'nin trajik kaderini paylaşmıyorsa da, Elsie kitap içerisinde kısa sürede, iz bırakmadan yokolup gidiyor.

Eskiden, Christie'leri ilk okuduğum zamanlarda St. Mary Mead gibi ufak köylerde geçen polisiyeler hatta Miss Marple feci şekilde içimi sıkardı. Yaşlı kadınların çay içerek uzun uzun konuşmaları, sözlerdeki katmanlar vesaire hiç ilgimi çekmiyordu. Cinayet Reçetesi'ni de öyle bir dönemde(14-20 yaş arası) okumuş olmalıyım ki pek bir şey hatırlamıyordum kitapla alakalı. Bu defa ise hayli beğendim ve fikirlerimin değişmiş olduğunu görerek mutlu oldum.

Bu arada yazmazsam olmaz, Cinayet Reçetesi ismi nasıl bir alakadır romanla? Kitapta kısaca bir ilaçtan bahsetmesinin dışında reçeteyle alakalı hiç bir ayrıntı yok. The Moving Finger, Daktilodaki Parmak haliyle çok daha anlamlı basılmış.

Eylül'de Agatha Christie okumalarımız devam ederken, Beyoğlu Sahaf Festivali'nde aldıklarım ve Altın Kitaplar'ın bu ay yayınladığı duygusal Christie romanı Sensiz Bir İlkbahar da eklendi okuduklarıma. Eylül'ü bu keyif ve güzellikle bitirebilmeyi umuyorum.. Diğer yazılarda görüşmek üzere.

15 Eylül 2011 Perşembe

BEYOĞLU SAHAF FESTİVALİ [2011]

Bazen gün geceden ayrılmaz, nasıl bir ruh halindeyseniz öyle devam eder ya, sahaf festivaline gittiğimiz serin Eylül akşamı da bu minvalde bir zaman dilimiydi benim için. Uykusuz, yedi saatlik derin bir muhabbetin ardından (zihinsel enerjimi tamamen sarfettiğim için) bitap düşmüş bir haldeydim.

Sonra çok düşünceli, çok tatlı birinin elinden bir fincan Türk kahvesi içtim ve çıkıp gittik.

Festival alanı harikuladeydi tabii. Bizim gibi kitap delileri için yaklaşık 70 sahaf dükkanı az şey mi? Her ne kadar ellerindeki kitapların cüzi bir kısmını getirebilmiş olsalar da dükkanlar tıkabasa doluydu.

Cebimde usûlen yazdığım birkaç kalemlik bir liste vardı ama asıl derdim koleksiyonumun tek eksiği olan Agatha Christie'yi, yani Meçhul Düşman'ı bulmaktı. Sora sora 5-6 sahaf kadar ilerledikten sonra bir yerde Paul-Jacques Bonzon romanları görünce durdum. Kitapları karıştırırken, daha ne aradığımı soramadan sahaf beyefendi telefonla biteceğe hiç benzemeyen bir konuşmaya başladı. Arapça kelimelerin hoş tınılarını dinlerken bir süre bakındım ama oyalanacak vakit yoktu maalesef. Sahaf, bir duraksama anında beklediğimi farkedince döndü, Agatha Christie olup olmadığını sordum, yok dedi. Biraz ilerlemiştim ki ardımdan bir çocuğun seslendiğini duydum. "Var, var gel abla." :) Geri döndüm, "Kusura bakmayın ben demin telefonla konuşurken anlamamışım ne sorduğunuzu. Bunlar var.." dedi sahaf ve  bir deste Christie çıkardı. Tamamı Ak Yayınevi, eski basım kitapların en üstte olanını gördüğümde sevinçten kalbim duracaktı neredeyse. Tertemiz, düzgün ciltli bir Meçhul Düşman.. Daha önce sevgili Deniz le konuştuğumuzda -onu ve belki de kendimi teselli için- söylediğim gibi oracıkta hakikaten bekliyordu işte. Fiyat filan hiç umurumda olmadı tabii. Ağzımı kulaklarımdan geri toplamaya çalışarak kitabı aldım. Öyle bir şok geçirmişim ki diğerlerine doğru dürüst bakmadım bile. Halbuki şimdi düşünüyorum da içlerinde o basımını da isteyeceklerim olabilirdi, sadece Daktilodaki Parmak kitabını hatırlıyorum Ak Yayınları'nın içinde, öbürlerine bakıp görmemişim :)

Gecenin başrolü böylece sahneye çıktıktan sonra, Can Yayınları'nı sebil etmiş bir sahaftan Peride Celal'in Deli Aşk'ını, yine klasikleri 3 TL'den satan, aradığımız çocuk kitaplarını tepemizden yağdırmak suretiyle çok yardımsever ve iyi niyetli bir dükkan sahibinden  (o gün arkadaşımla konuştuğumuz için aklıma düşen) Faust'u aldım. Faust'un da çok tuhaf bir yeri vardır bende, onu kitabı okuyunca anlatırım inşallah.

Sonra bir yerde Ayrıntı Yayınları'nı görünce aniden zihnimde bir ampül yandı. Aşk Vesaire'yi okumak isteyip de ilk kitabının basımı olmadığı için almadığım bir Julian Barnes kitabı vardı: Seni Sevmiyorum. Birkaç sahaf ilerleyince onu da görerek bir kez daha sevindim.

En son çıkışta bir tezgahta yine tüm kitaplar 5 TL'ydi ve Christie'ler de vardı. Uyuyan Ölüm ve Beş Küçük Domuz'un almak istediğim baskıları var mı diye bakarken Kırmızı İşaret'e rastgeldim. Christie'nin bir öykü derlemesi olan kitaptaki bazı hikayelerin bende olmadığını farkedince, o kitabı da aldıklarıma ekledim. Uyuyan Ölüm'ün istediğim baskısı vardı ama feci şekilde yıpranmıştı, onu alamadım maalesef.

Bu sene 5.si düzenlenen Sahaf Festivali'nden, geçen sene bittikten sonra haberdar olmuş ve üzülmüştüm. Bu defa çok istesem de  ancak son günlerinde gitme ihtimalim var gibi görünüyordu.  Bazı güzel insanlar devreye girince 3. günü gittik ve daha bir kısım tezgahlar bile açılmamıştı.

Öyle güzel ki, tek sefer ve kısıtlı bir zaman diliminde gitmek yetmiyor maalesef. Belki de böyle olması çılgın gibi kitap almama engel olması açısından hayırlı olmuştur kimbilir. Zaten okunacak yığınla kitap varken, onlara yenilerini eklemeden evvel yükü biraz azaltmak lazım diye kendi kendime telkin ediyorum sürekli. Sonra zaten festivale gelen sahaflardan bazılarının dükkanına da gitmeyi planladığım için şimdilik bu kadar yeter.

Bu arada bu yazı yayınlandığında festival devam ediyor olacak. İstanbul'daysanız, 25 Eylül'e kadar Tepebaşı'nda TRT binasının arkasına kurulan Sahaf Festivali'ne gidip, 3-4-5 TL'den başlayan fiyatlarla muhteşem kitaplar alabilir, toz-küf-kağıt kokularıyla sarmaşıp kendinizden geçebilirsiniz. Bazı dükkanları ise durup sadece seyretseniz bile değer diyorum.


14 Eylül 2011 Çarşamba

MOR İZLER_Ellery Queen

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 1964
Sayfa Sayısı: 240

Fazla kanlı ve dozajı aşmış şeyler sevmediğim için Agatha Christie'nin yazdıklarına benzeyen, hatta onun da okumayı sevdiği polisiye kitapları tercih ediyorum. Yeni polisiye denemelerine devam ederken John Dickson Carr'dan sonra okumak istediğim ikinci yazar Ellery Queen'di. Yazarın birçok kitabı var ama cinairoman'ın referansıyla Mor İzler'den başladım, çok da iyi etmişim.

Vaktiyle ihtiyar bir kadın vardı, ayakkabıda yaşardı,
Çocuğu o kadar çoktu ki ne yapacağına şaşardı,
Onlara ekmeksiz çorba verir, kamçıyla güzelce pataklardı,
Sonra da hepsini yatırmaya kalkardı. 


Bu tuhaf çocuk tekerlemesiyle açılıyor kitap. Tekerlemede bahsedildiği gibi ayakkabıya benzeyen bir evde oturan zengin "yaşlı kadın"; Cornelia Potts'un üçü ilk kocasından olmak üzere altı çocuğu var. Üzerlerine ayrı ayrı titrediği büyük çocukları Thurlow, Horatio ve Louella dengeleri pek yerinde olmayan tuhaf insanlar. Halihazırdaki kocasından doğurduğu küçüklere (ikiz oğulları Robert ve Maclyn, kızı Sheila) ise pek iltifat etmiyor Cornelia.

Annesinin gözbebeği; Thurlow, aile şerefine hakaret ettikleri iddiasıyla sürekli birileriyle mahkemelik olmaktan zevk alırken, kardeşi Robert'in bir lafı üzerine onu düelloya davet ediyor. O sırada ailenin avukatı Charles Paxton'un davetlisi olarak evde bulunan -meşhur Müfettiş Queen'in oğlu- Ellery, bir facia olmaması için tabancadaki kurşunu gizlice çıkarıp yerine boş bir kapsül koymayı teklif ediyor. Dediği gibi yapıyorlar fakat şafak vakti yapılan düelloda Robert kanlar içinde yere seriliyor. Birkaç gün sonra Maclyn de öldürülünce Ellery Queen görünenin ardındaki katili bulmak için işe girişiyor..

Mor İzler, hem dehşetengiz hem de bir yönüyle dokunaklı bir roman. Kocaman bir aile gibi görünen Potts'ların evinde olup bitenler, Cornelia'nın gencecik oğulları ölürken umurunda bile olmaması çok enteresan. Körcesine sevdiği büyük çocuklarını korumaya çalışırken diğerlerini ezip geçen bir anne, insanın tüylerini ürpertiyor.

Bana Christie'nin Michael Garfield'ını anımsatan, güzellik aşığı Horatio ise ayrı bir âlem. Bahçede kendine kurduğu "şekerleme ve pasta"dan evinde, etrafında olup bitenden tamamen uzak, şiirlerini yazan çocuk ruhlu adamın dünya yansa umurunda değil. Cinayetleri kimin işlediğini öğrenmektense, dallara takılan uçurtmasını nasıl kurtaracağı onun için çok daha büyük bir problem teşkil ediyor.

Horatia müsamahayla güldü. "Sevgili Charley. Ölüm bir hayaldir, hepimiz ölüyüz, hepimiz yaşıyoruz. Büyüdüğümüz zaman ölürüz. Çocukken yaşarız. Sen çoktan öldün Charley. Yalnız bunu bilmediğin için yere yatıp, seni gömmelerine müsaade etmiyorsun. Siz de öyle , efendim." Horatio, Ellery'e göz kırptı. "Yatın da sizi gömüversinler!"

"Yoruldum. Herşey sona erdiği için o kadar memnunum ki.." Mor İzler'in acımasız katilinin ağzından dökülen bu cümleyi bir kitapta daha aynı kelimelerle okumuştum ama hangisi olduğunu anımsayamıyorum bir türlü.

Mor İzler'in son sayfalarına gelindiğinde, tam herşey açıklandı derken bütünüyle farklı şekilde bitmesinin hayli dramatik ve güzel olduğunu düşünüyorum. Shakespeare'ın Iago'suna yapılan gönderme enfesti.

Açıkçası yazar ve dedektif Ellery Queen'in farklı hikayelerini okumayı çok istiyorum. Mizah anlayışı, kelimelerindeki heyecan ve coşku, çocuksuluk çok hoşuma gitti. Anlaşılmaz bazı noktaları olsa da (Thurlow'u neden tutuklamadıkları gibi) Mor İzler, güzel bir kitaptı. Mahkeme duvarı gibi asık suratlı, tekniğinin içinde boğulan polisiyeleri oldum olası sevmemişimdir zaten. Kusurlu ama içten olsun yeter.