Yayın Evi: Pegasus Yayınları
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 510
Kış Bahçesi, çift katmanlı bir roman. Amerika ve Rusya'da geçen iki ayrı zaman dilimine ayrılmış kitap sanki farklı farklı kişiler tarafından yazılmış gibi enteresan bir duruma sahip.
Birbirlerine zıt mizaca sahip iki kızkardeşten Meredith, evlenip babasının işini devralmış, Nina ise dünyayı gezerek muhabirlik yapan ünlü bir fotoğrafçı olmuştur. Babaları Evan'ın kalp krizi geçirip ölmesi üzerine bir araya gelen kızlar, çocukluklarından beri onlara mesafeli davranan anneleri ile başbaşa kalırlar. Anya, Evan'ın vasiyeti üzerine bir çocukluk masalını yeniden, bu defa tam olarak anlatmak zorundadır. Bu gerçek masal, aralarındaki ilişkinin buzlarını çözmeye yardım edecek midir?
Romanı, salt ismi ve kapağının güzelliği yüzünden almıştım. Beğenmediğimi söyleyemem ama Anya'nın hikayesi yani eski Rusya'da geçen zamanlar ne kadar duygu yüklü ve derinse, şimdiki zamanın hikayesi bir o kadar yavan geldi bana. O italik masal bölümleri çıkarılıp toplansa çok daha nefis bir kitap olacağına kanîyim.
Kitabı okurken iyi zaman geçirdim, devamını merak ettim, 500 küsur sayfa çabucak geçti ama bir başka Kristin Hannah okur muyum? Hayır.
11 Ekim 2012 Perşembe
ARADAKİ SİLAH _ Henry Kane
Yayın Evi: Varlık Yayınları
Basım Yılı: 1964
Sayfa Sayısı: 149
Ellery Queen serisinin bir kitabıymış gibi görünen Aradaki Silah, esasen Henry Kane'e ait bir polisiye roman. Dönemin 'popüler isim altında diğerlerini satma' amacıyla basılmış olduğu anlaşılıyor.
Doktor Harry Brown, çok zengin bir hastasının karısıyla ilişki yaşamaktadır. Kurt Gresham adındaki bu adam Harry'e büyük meblağlar teklif ederek, tamamen kendisi için çalışmasını ister. Kirli işler çeviren Kurt'a karşı koyamayan Harry, bir taraftan kendisinden kocasını öldürmesini isteyen Karen'la uğraşmak zorundadır.
Henry Kane'in romanı klişe bir hikaye üzerinden ilerliyor. Okuma zevki veren herhangi bir artısı olduğunu söylemek mümkün değil.
Gerçek ve güzel Ellery Queen kitaplarıyla tanışmak için Mor İzler ve Siyamlı İkizler'i okuyabilirsiniz.
Basım Yılı: 1964
Sayfa Sayısı: 149
Ellery Queen serisinin bir kitabıymış gibi görünen Aradaki Silah, esasen Henry Kane'e ait bir polisiye roman. Dönemin 'popüler isim altında diğerlerini satma' amacıyla basılmış olduğu anlaşılıyor.
Doktor Harry Brown, çok zengin bir hastasının karısıyla ilişki yaşamaktadır. Kurt Gresham adındaki bu adam Harry'e büyük meblağlar teklif ederek, tamamen kendisi için çalışmasını ister. Kirli işler çeviren Kurt'a karşı koyamayan Harry, bir taraftan kendisinden kocasını öldürmesini isteyen Karen'la uğraşmak zorundadır.
Henry Kane'in romanı klişe bir hikaye üzerinden ilerliyor. Okuma zevki veren herhangi bir artısı olduğunu söylemek mümkün değil.
Gerçek ve güzel Ellery Queen kitaplarıyla tanışmak için Mor İzler ve Siyamlı İkizler'i okuyabilirsiniz.
SİYAMLI İKİZLER _ Ellery Queen
Yayın Evi: Hayat Yayınları
Sayfa Sayısı: 159
Basım Yılı: 1965
Mor İzler'i okuduğumda ayrıntılarıyla memnun edecek bir polisiye serisiyle daha tanıştığımı düşünmüştüm. Siyamlı İkizler de bunu doğrular nitalikteydi.
Ellery Queen, Amerikalı kuzenler Frederic Dannay ve Manfred Bennington Lee'nin bir gazetenin roman yarışması için oluşturdukları hayali bir dedektif-yazar. Babası Müfettiş Quenn ile birlikte gizemli cinayetlerin esrârını çözüyorlar.
Dedektif, babasıyla birlikte bir dağ yolundan geçerken çevredeki ormanlara hızla yayılan bir yangın yollarını keser. Geri dönmek istediklerinde o yönü de alevlerin sardığını görerek tepeye tırmanmak zorunda kalırlar. Yolun sonunda bir düzlük ve üzerinde sadece bir ev vardır. Ev sahibi doktor Xavier'in konukseverliğiyle Ellery ve Müfettiş geceyi orada geçirirler. Ertesi sabah çevredeki yangın daha da büyür ve doktorun öldürülmesiyle durum içinden çıkılmaz bir hâl alır. Polis de dahil kimsenin ulaşamadığı malikanede, Ellery ve babası cinayeti soruşturmaya başlar..
Su yerine alevlerle çevrili bir ada atmosferinde, yavaş yavaş dozu artırılan panik hali çok iyi yansıtılmış kitapta. Okurken o boğucu duyguyu evde kalan karakterlerle birlikte yaşıyor gibi oluyorsunuz.Ellery Queen'in delişmen tavırları, babasının sakinliğiyle güzel bir tezat oluşturuyor. Yapışık ikizler ve iskambil kağıtlarından ipuçları da hoş ayrıntılar arasında.
Siyamlı İkizler, keyifle okunan iyi bir polisiye roman diyebilirim.
Sayfa Sayısı: 159
Basım Yılı: 1965
Mor İzler'i okuduğumda ayrıntılarıyla memnun edecek bir polisiye serisiyle daha tanıştığımı düşünmüştüm. Siyamlı İkizler de bunu doğrular nitalikteydi.
Ellery Queen, Amerikalı kuzenler Frederic Dannay ve Manfred Bennington Lee'nin bir gazetenin roman yarışması için oluşturdukları hayali bir dedektif-yazar. Babası Müfettiş Quenn ile birlikte gizemli cinayetlerin esrârını çözüyorlar.
Dedektif, babasıyla birlikte bir dağ yolundan geçerken çevredeki ormanlara hızla yayılan bir yangın yollarını keser. Geri dönmek istediklerinde o yönü de alevlerin sardığını görerek tepeye tırmanmak zorunda kalırlar. Yolun sonunda bir düzlük ve üzerinde sadece bir ev vardır. Ev sahibi doktor Xavier'in konukseverliğiyle Ellery ve Müfettiş geceyi orada geçirirler. Ertesi sabah çevredeki yangın daha da büyür ve doktorun öldürülmesiyle durum içinden çıkılmaz bir hâl alır. Polis de dahil kimsenin ulaşamadığı malikanede, Ellery ve babası cinayeti soruşturmaya başlar..
Su yerine alevlerle çevrili bir ada atmosferinde, yavaş yavaş dozu artırılan panik hali çok iyi yansıtılmış kitapta. Okurken o boğucu duyguyu evde kalan karakterlerle birlikte yaşıyor gibi oluyorsunuz.Ellery Queen'in delişmen tavırları, babasının sakinliğiyle güzel bir tezat oluşturuyor. Yapışık ikizler ve iskambil kağıtlarından ipuçları da hoş ayrıntılar arasında.
Siyamlı İkizler, keyifle okunan iyi bir polisiye roman diyebilirim.
27 Eylül 2012 Perşembe
BİR GARİP AŞK ÖYKÜSÜ _ Carl-Johan Vallgren
Yayın Evi: Metis YayınlarıBasım Yılı: 2006
Sayfa Sayısı: 309
Bir süredir peşpeşe okuduğum yeni yazar ve kitapları beğenirken, sıra bu kitaba geldiğinde kararsız kaldım. Konusu, daha doğrusu baş karakteri hakikaten ilginç fakat, biçimlenişi ve olay örgüsünde öyle çok tanıdık tad var ki romanı kendine has bir özellik kazanmaktan alıkoyuyor.
1800'lerde, Prusya Krallığı'nda bir genelevde bedensel ve ruhsal olarak tuhaf bir çocuk doğar. Sağır-dilsiz olan Hercule'ün insanların düşüncelerini okuma ve isterse onları şekillendirebilme gibi bir yeteneği vardır. Hercule kendisiyle aynı gün, aynı genelevde doğan güzel Henrietta ile birlikte büyür ve aralarında derin bir sevgi bağı oluşur. Sevdiği kızı, içinde yaşadıkları evdeki olası kaderinden korumak isteyen bu garip çocuğun başına olmadık belalar açılacak, zihin okuma yeteneği sebebiyle ölümle defalarca burun buruna gelecektir.. Bir Garip Aşk Öyküsü, Hercule'ün yeteneğinden doğduğu yerin fenalığına, biçimsel ürkütücülüğünden papazlarla ilişkilerine kadar fena halde Patrick Suskind'in Koku romanını anımsatıyor. Jean Baptiste Grenouille gibi istenmeyen bir çocuk, bir cüce bu romanın da baş karakteri. Grenouille'in etkisi ürettiği kokulardayken, Hercule düşüncelerine girerek insanları kontrol altına alıp istediği gibi yönlendirebiliyor. İkisi de değişik sebeplerle de olsa elini kana buluyor. Ayrıntılar farklı fakat temelde anlatılan hikayenin çok benzer bir çizgide ilerlediğini söylemek mümkün.
Koku'da etkileyici olan şey; yazarın zihninde oluşturduğu hayli sıradışı bir hayatın öyküsünü iyi bir edebi dille, baştan sona satır satır heyecanı kaybetmeden anlatabilmesiydi. Bir Garip Aşk Öyküsü'nde ise kurgu aşamasının başlangıç noktası 'Nasıl ilginç hale getirebilirim?' sorusu gibi geliyor insana. Şekilsel bozukluğu olan bir yaratık olsun, olabilecek en fena yerlerden birinde doğsun, Güzel ve Çirkin masalındaki gibi bir sevgiliyi, tam zıttını da karşısına yerleştirince tamamdır. Maalesef böyle özentiler, yazılan romanın özgünlüğünü yitirmesine ve konu ne kadar ilginç olursa olsun okuyucunun sıkılmasına yol açıyor.
Kitapta sadece 149. sayfanın altını çizdim, zîrâ uzun bir paragrafta Hercule'ün edebi zevkini derinleştirmek için hangi yazarları nasıl bir etkiyle okuduğunu anlatıyordu. Hepsi bu.
26 Eylül 2012 Çarşamba
ACI ÇİKOLATA _ Laura Esquivel
Yayın Evi: Can YayınlarıBasımYılı: Ağustos 2011
Sayfa Sayısı: 221
Sahilde Kafka'nın ardından methini çok duyduğum Acı Çikolata da beni hayalkırıklığına uğratmadı. Tabii peşpeşe okuyunca birinin ağırlığından diğerinin havailiğine geçmek biraz tuhaf oldu, o ani hızlanmaya bir süre alışamadım ama güzeldi.
Laura Esquivel'in masalsı roman karakteri Tita, mutfakta dünyaya gelmiş ve büyümüş, yemek yapmaktan büyük zevk duyan bir kadın. Üç kızkardeşin en küçüğü olarak, annesine bakmakla hükümlü olduğu için hiç bir zaman sevgilisi Pedro'yla evlenmesi mümkün görünmüyor. Annesi Elena bu anlamsız töreyi öne sürerek, kızını istemeye gelen genç adamı reddedince, Pedro Tita'ya yakın olabilmek için ablasıyla evleniyor ve genç kız için aynı çatı altında zor günler başlıyor..
Romanın en hoş taraflarından biri mecazların ete kemiğe bürünmesi diyebilirim. Mesela Tita ağladığında gözyaşlarının şelale gibi merdivenlerden akması, yemeklere kattığı duygu ve düşünceleri, gerçeküstü ama hikaye akışına çok güzel uyan ve okuyucuyu eğlendiren olaylar..Acı Çikolata'nın tamamını düşündüğümde ise en sevdiğim yerin Tita'nın tüm gece boyunca tığ ile ördüğü yatak örtüsünün bahsi olduğunu söyleyebilirim. Elbette yemek bölümleri de hayli tutkulu, zengin duygularla yoğrulmuştu ama bu konuya özel ilgisi olanları daha bir sarıp sarmalayacağı muhakkak. Okurken sembolik özdeşleşme ayrı bir güzellik katar diye düşünüyorum. Bu benim, içinde kütüphane ve kitaplardan bahsedilen romanlara duyduğuma benzer bir yakınlık olurdu.
Kâh gülümseyerek, kâh hüzünlenerek okuduğum, tam tadında-kıvamında bir kitap Laura Esquivel'in bu romanı. Daha ziyâde gotik-fantastik türüne yakın Angela Carter'ın o çok beğendiğim büyülü gerçekçi hikayeleri gibi, 'saçmalık' boyutuna varmadan, kendi içinde tutarlılığı olan böyle kitapları seviyorum.
Okunacak bir sürü kitabın arasından göz kırparak öne çıktığı için çok memnun oldum. Acı Çikolata bir şekilde okuma listenize girerse hiç ertelemeyin derim.
Daha önce aldığı haberin böylece doğrulandığını duyan Tita, birdenbire tüm vücudunu kışın sardığını ve soğuğun bir kırbaç gibi vücuduna çarptığını hissetti. Bu, öyle kasıp kavurucu ve kuru bir soğuktu ki, yanakları alev alev yandı ve önünde duran elmalar gibi kızardı, kıpkırmızı kesildi. (sf 24)
Bağrında kara bir delik açılmıştı sanki ve sonu gelmez bir ayaz doluyordu içine. (sf 25)
Tita için hiçbir dert, nefis bir Noel tortası'na karşı direnemezdi. Ama bu kez öyle olmadı. Tam tersine, Tita'nın içini bir bulantı hissi kapladı. (sf 28)
25 Eylül 2012 Salı
SAHİLDE KAFKA _ Haruki Murakami
Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2010
Sayfa Sayısı: 651
'Sahilde Kafka, bir istisna..'
Bu kitaplarının büyük çoğunluğunun etrafında bir kaşık suda koparılmaya çalışılan fırtınalar olduğu bârizken, çoksatmış romanlara karşı önyargı oluşmaması mümkün değil. Ama Sahilde Kafka'nın ilk 10-15 sayfasını okuduğumda öyle bir edebi lezzet hissettim ki, onun bir istisna olduğunu düşündürdü bana. Şimdi son sayfayı kapamışken aynı şeyi tekrar söylüyorum.
Kendine verdiği adla Kafka Tamura, babasının evindeki yalnız ve mutsuz hayatından kaçmayı uzun zamandır planlamaktadır. Onbeş yaşına geldiğinde aklına koyduğunu yapar ve başka bir şehre giderek bir otele yerleşir. Günlerini yakındaki bir özel kütüphanede okuyarak geçirmeye başlar. Komura Kütüphanesi'nin danışma görevlisi Oşima ve müdire Saeki de Kafka'nın yeni hayatını kurmasına yardım edecektir..
Bu kadar uzun bir kitap yazıp, başından sonuna zevkle okunmasını sağlayabilmek büyük bir başarı diye düşünüyorum. Buna sebep olan, romanın felsefi-kültürel derinliği ve ilginç-fantastik karakterleri elbette.
Haruki Murakami'nin anlatımı, Yasunari Kavabata ve Yukio Mişima'nın naif romanlarından sonra hayli modern ve akılcı göründü gözüme. Bir kitaptaki satırları bu kadar çok çizmeyeli uzun zaman olmuştu.
Sahilde Kafka'nın popülerliğine aldırmamak gerek.Tüm övgüleri hakediyor. Murakami'nin diğer kitaplarını da muhakkak okumak istiyorum.
'O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın.' [sf 11]
'Bir tür tamamlanmamışlık barındıran eserler, o tamamlanmamışlıklarından ötürü güçlü bir cazibeye sahip olurlar.'
[sf 154]
'Hayal gücünden korkuyorsun. O yüzden rüyalardan da korkuyorsun. Rüya sırasında başlayacak sorumluluklardan çekiniyorsun. Ancak uykusuz kalamazsın ve uyuduğun anda da rüyalar başlar. Uyanıkken hayal gücünü bir şekilde bastırabilirsin. Ama rüyaları bastırabilmen mümkün olmaz.' [sf 194]
Yanlışı kendiliğinden kabul edebilme cesaretin varsa, geri dönebilirsin. Fakat hayal gücünden yoksun, sığ ve hoşgörüsüz bir yaşam, parazitlerinkinden farksızdır. [sf 256]
'Havada uçan bir kelebeği kanadından usulca yakalar gibi, sanki bir rüyadaki sözcükleri yakalar gibi. Sanatçı dediğin, muğlaklığın üstesinden gelebilen insandır. [sf 340]
'Kısacası, âşık olmak böyle bir şeydir işte, Kafka Tamura. Nefesin kesilecek kadar kendini iyi hisseden de, derin bir karanlıkla boğuşan da sen olursun. Vücudun ve ruhunla, buna dayanman gerekir. [sf 488]
Basım Yılı: 2010
Sayfa Sayısı: 651
'Sahilde Kafka, bir istisna..'
Bu kitaplarının büyük çoğunluğunun etrafında bir kaşık suda koparılmaya çalışılan fırtınalar olduğu bârizken, çoksatmış romanlara karşı önyargı oluşmaması mümkün değil. Ama Sahilde Kafka'nın ilk 10-15 sayfasını okuduğumda öyle bir edebi lezzet hissettim ki, onun bir istisna olduğunu düşündürdü bana. Şimdi son sayfayı kapamışken aynı şeyi tekrar söylüyorum.
Kendine verdiği adla Kafka Tamura, babasının evindeki yalnız ve mutsuz hayatından kaçmayı uzun zamandır planlamaktadır. Onbeş yaşına geldiğinde aklına koyduğunu yapar ve başka bir şehre giderek bir otele yerleşir. Günlerini yakındaki bir özel kütüphanede okuyarak geçirmeye başlar. Komura Kütüphanesi'nin danışma görevlisi Oşima ve müdire Saeki de Kafka'nın yeni hayatını kurmasına yardım edecektir..Bu kadar uzun bir kitap yazıp, başından sonuna zevkle okunmasını sağlayabilmek büyük bir başarı diye düşünüyorum. Buna sebep olan, romanın felsefi-kültürel derinliği ve ilginç-fantastik karakterleri elbette.
Haruki Murakami'nin anlatımı, Yasunari Kavabata ve Yukio Mişima'nın naif romanlarından sonra hayli modern ve akılcı göründü gözüme. Bir kitaptaki satırları bu kadar çok çizmeyeli uzun zaman olmuştu.
Sahilde Kafka'nın popülerliğine aldırmamak gerek.Tüm övgüleri hakediyor. Murakami'nin diğer kitaplarını da muhakkak okumak istiyorum.
'O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın.' [sf 11]
'Bir tür tamamlanmamışlık barındıran eserler, o tamamlanmamışlıklarından ötürü güçlü bir cazibeye sahip olurlar.'
[sf 154]
'Hayal gücünden korkuyorsun. O yüzden rüyalardan da korkuyorsun. Rüya sırasında başlayacak sorumluluklardan çekiniyorsun. Ancak uykusuz kalamazsın ve uyuduğun anda da rüyalar başlar. Uyanıkken hayal gücünü bir şekilde bastırabilirsin. Ama rüyaları bastırabilmen mümkün olmaz.' [sf 194]
Yanlışı kendiliğinden kabul edebilme cesaretin varsa, geri dönebilirsin. Fakat hayal gücünden yoksun, sığ ve hoşgörüsüz bir yaşam, parazitlerinkinden farksızdır. [sf 256]
'Havada uçan bir kelebeği kanadından usulca yakalar gibi, sanki bir rüyadaki sözcükleri yakalar gibi. Sanatçı dediğin, muğlaklığın üstesinden gelebilen insandır. [sf 340]
'Kısacası, âşık olmak böyle bir şeydir işte, Kafka Tamura. Nefesin kesilecek kadar kendini iyi hisseden de, derin bir karanlıkla boğuşan da sen olursun. Vücudun ve ruhunla, buna dayanman gerekir. [sf 488]
24 Eylül 2012 Pazartesi
DALGALARIN SESİ _ Yukio Mişima
Yayın Evi: Hürriyet Yayınları
Basım Yılı: 1972
Sayfa Sayısı: 178
Yukio Mişima'nın Uta-Jima Adası'ndaki küçük bir balıkçı köyünde geçen dokunaklı bir aşk hikayesini anlattığı Dalgaların Sesi, çağdaşı yazar Kavabata'nın şehir romanlarından sonra hayli değişik ve güzel geldi bana.
'Bu bir roman değil, insan ilişkileri denen hazineleri bize bağışlayan yüce bir eserdir.' diye saf bir şekilde tanımlanıyor kitap, arka kapak yazısında. Sanırım Japon Edebiyatı'nda en hoşuma giden şeylerden biri de bu kavramlardan bahis açılması. Kötülük başgösterdiğinde vicdanının sesini bastırmayan karakterler, bir çeşit ahlak ve terbiye anlayışı, belirli sınırlar dahilinde yaşananlar..
Dalgaların Sesi'nde Mişima sadece iki gencin hikayesini anlatmıyor elbette. O küçük sahil köyünde, sünger avcılığı yapan kadınlar, balığa açılan erkekler, köy gençlerinin gece eğlenceleri v.s. çok canlı, çok gerçekçi bir hayat var. Shinji'nin ne hissedip düşündüğünü anlatırken de aynı net bakış açısını görmek mümkün. Yani delikanlının ufuk ölçüsü dışına çıkılmıyor.
Kitap için; elimden bırakmak zorunda kaldığımda devam etmeyi sabırsızlıkla beklediğim bir romandı diyebilirim. Duru ve akıcı bir anlatıma sahipti.
Yukio Mişima'nın diğer kitaplarını da okumak niyetindeyim.
Basım Yılı: 1972
Sayfa Sayısı: 178
Yukio Mişima'nın Uta-Jima Adası'ndaki küçük bir balıkçı köyünde geçen dokunaklı bir aşk hikayesini anlattığı Dalgaların Sesi, çağdaşı yazar Kavabata'nın şehir romanlarından sonra hayli değişik ve güzel geldi bana.
Shinji, annesi ve küçük kardeşi ile yaşayan fakir bir balıkçı delikanlıdır. Bir sabah sahildeki sandalları suya iten balıkçılar arasında daha önce hiç görmediği kadar güzel bir kızla karşılaşır. Köyün ileri gelenlerinden birinin kızı olan Hatsue başka bir adada büyümüş ve denizden ekmeğini çıkarmayı orada öğrenmiştir. Birbirlerine görür görmez vurulan Shinji ve Hatsue, aralarındaki aşılmaz gibi görünen engellerin üstesinden gelebilecek midir?
'Bu bir roman değil, insan ilişkileri denen hazineleri bize bağışlayan yüce bir eserdir.' diye saf bir şekilde tanımlanıyor kitap, arka kapak yazısında. Sanırım Japon Edebiyatı'nda en hoşuma giden şeylerden biri de bu kavramlardan bahis açılması. Kötülük başgösterdiğinde vicdanının sesini bastırmayan karakterler, bir çeşit ahlak ve terbiye anlayışı, belirli sınırlar dahilinde yaşananlar..Dalgaların Sesi'nde Mişima sadece iki gencin hikayesini anlatmıyor elbette. O küçük sahil köyünde, sünger avcılığı yapan kadınlar, balığa açılan erkekler, köy gençlerinin gece eğlenceleri v.s. çok canlı, çok gerçekçi bir hayat var. Shinji'nin ne hissedip düşündüğünü anlatırken de aynı net bakış açısını görmek mümkün. Yani delikanlının ufuk ölçüsü dışına çıkılmıyor.
Kitap için; elimden bırakmak zorunda kaldığımda devam etmeyi sabırsızlıkla beklediğim bir romandı diyebilirim. Duru ve akıcı bir anlatıma sahipti.
Yukio Mişima'nın diğer kitaplarını da okumak niyetindeyim.
23 Eylül 2012 Pazar
BİN BEYAZ TURNA _ Yasunari Kavabata
Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 1969
Sayfa Sayısı: 123
Bereketli Kiraz Çiçekleri kitabımın içinden çıkan üçüncü kitap Bin Beyaz Turna, Kavabata'nın Nobel ödülü almış romanlarından biri.
Esasen Kavabata'nın en şeytani karakterlerinden biri; Chikako, bu kitabı bir hayli ilginç kılıyor. Kikuji ise roman boyunca kadınlar üzerinde saltanatını sürdürmekle beraber, zaman zaman yaptıklarının bedelini de ödüyor.
Kavabata için olay örgüsü bir araçtan öteye gitmiyor her halukârda. Yine, Bin Beyaz Turna'nın en güzel tarafı; gizemli fısıltılar gibi etrafta dolaşan ruhlar, eşyanın karakterine dair anlatılanlar ve çay seremonilerinin etkileyici ayrıntıları diyebilirim.
Okuduğum dört kitabı; Karlar Ülkesi, Kiraz Çiçekleri, İzu'lu Dansöz ve Bin Beyaz Turna üzerinden söyleyebilirim ki Yasunari Kavabata, Japon Edebiyatı'nın iyi ve sağlam taşlarından. Aldığı ödülleri böyle gerçekten hakeden çok az yazar var.
Basım Yılı: 1969
Sayfa Sayısı: 123
Bereketli Kiraz Çiçekleri kitabımın içinden çıkan üçüncü kitap Bin Beyaz Turna, Kavabata'nın Nobel ödülü almış romanlarından biri.
Bir çay törenine katılmak üzere babasının eski arkadaşlarından Chikako Kurimoto'nun evine giden Kikuji, orada Chikako'nun onu evlendirmek istediği genç bir kızla tanışır. Son derece güzel bir kız olan İnamura, elinde beyaz turnalarla süslü pembe ipekten küçük bir mendil tutmaktadır.
Kikuji, aynı toplantıda babasının eski metresi Bayan Oota ve kızı Fumiko'yu da görür. Ev sahibesi Chikako'nun tüm uzaklaştırma çabalarına rağmen Bayan Oota'yla konuşmak için dayanılmaz bir istek duyar..
Esasen Kavabata'nın en şeytani karakterlerinden biri; Chikako, bu kitabı bir hayli ilginç kılıyor. Kikuji ise roman boyunca kadınlar üzerinde saltanatını sürdürmekle beraber, zaman zaman yaptıklarının bedelini de ödüyor.
Kavabata için olay örgüsü bir araçtan öteye gitmiyor her halukârda. Yine, Bin Beyaz Turna'nın en güzel tarafı; gizemli fısıltılar gibi etrafta dolaşan ruhlar, eşyanın karakterine dair anlatılanlar ve çay seremonilerinin etkileyici ayrıntıları diyebilirim.
Okuduğum dört kitabı; Karlar Ülkesi, Kiraz Çiçekleri, İzu'lu Dansöz ve Bin Beyaz Turna üzerinden söyleyebilirim ki Yasunari Kavabata, Japon Edebiyatı'nın iyi ve sağlam taşlarından. Aldığı ödülleri böyle gerçekten hakeden çok az yazar var.
22 Eylül 2012 Cumartesi
İZU DANSÖZÜ _ Yasunari Kavabata
Yayın Evi: Altın KitaplarBasım Yılı: 1969
Sayfa Sayısı: 31
İzu Dansözü, ya da diğer adıyla İzo'lu Dansöz, Yasunari Kavabata'nın uzun bir hikayesi. Kiraz Çiçekleri'ni okurken yazarın diğer kitaplarını da edinmeye karar vermiştim. Sahaftan aldığım kırmızı kitabın içinde İzu'lu Dansöz'ü de görmek çok hoş bir tesadüf oldu benim için.
Yirmi yaşlarında bir delikanlı, İzu'ya doğru bir yolculuğa koyulmuştur. Konakladığı kaplıcalardan birinde gezgin çalgıcılarla karşılaşır. Yanlarında genç bir dansöz kız da vardır. Genç adam kızdan çok etkilenir ve yolun kalanına beraber devam ederler..
İzu'lu Dansöz'de Kavabata, yine çok büyük sözler etme kaygısı duymadan, sıradan insanların gündelik hayatına dair bir kesiti anlatıyor. Çalgıcı ailenin birbirleriyle ilişkileri ve onlarla bir şekilde tanışan genç adamın yakınlaşma çabalarıyla birkaç günlük bir yol arkadaşlığının öyküsü diyebiliriz.
Kesin son da dahil herşeyi bildiğini iddia eden yazarlar ne kadar iticiyse, Yasunari Kavabata belirsizlikleriyle o ölçüde rahatlatıcı. Yavaş yavaş okuyucusunu saran yazınında irkiltici, huzursuz edici bir nokta bulmak olası görünmüyor.
21 Eylül 2012 Cuma
KİRAZ ÇİÇEKLERİ (Kyoto) _ Yasunari Kavabata
Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 1969
Sayfa Sayısı: 191
Kavabata'dan ilk olarak Karlar Ülkesi'ni okumuştum. Romandaki muğlak ifadeler okurken zorlasa da Yasunari Kavabata kolay vazgeçeceğim bir yazar değildi benim için. Zîrâ belli belirsiz, birkaç kelime/cümleyle çiziliverilen tasvirleri, herşeyi apaçık göz önüne seren anlatımlardan çok daha fazla severim. Ayrıca kalemindeki sükûnet, Kavabata ile yolumun uzamasına sebepti.
Kiraz Çiçekleri'ni, romanlar (ve oyunlar) konusunda paralel zevklere sahip olduğum bir blogger arkadaşımın, sevgili Eren'in yazısıyla farketmiş, güzel anlatımının da etkisiyle çok merak etmiştim. Kavabata okurken ikinci tercihim bu kitap oldu böylelikle.
Takiçiroo'nun aile dostlarından dokumacı Soouske'nin oğlu Hideo, Çieko'ya ilgi duymaktadır. Fakat kızdan beklediği karşılığı göremeyince, bir festivalde karşılaştığı Naeko'ya evlenme teklif eder. Bu esnada Şiniçi'nin ağabeyi, Çieko'nun babasına işlerinde yardımcı olmakta,yavaş yavaş aileye girmeye hazırlanmaktadır.
Esasen konusunu toparlamak zor, kitap boyunca önemli olan ne olup bittiği de değil zaten. Söze dökülmeyen konuşmalar, o güzelim kiraz çiçeklerinin süslediği bahçelerde dolaşmak, Kyoto'nun hiç bitmeyen festivalleri, kimono desenleri tasarlayan Takiçiroo'nun bunalımları, basit ve içten ev hayatı, dokuma atölyeleri v.b.. Roman, adeta içsel bir yolculuk gibi, sessiz, sakin, huzurlu.
Okurken sık sık durdum ve 'bu, işte tam istediğim gibi bir kitap' dedim kendi kendime. Kelimelerle tarifi olmayacak kadar çok beğendiğimi söylemeliyim. Fakat öyle nevi şahsına munhasır bir roman ki, mutlaka okuyun veya tavsiye ederim gibi cümleleri genele kurmak mümkün değil. Yazının ruhuyla benzer bir haliniz varsa sever, hareket ve macera kaygısındaysanız nefret edebilirsiniz.
Basım Yılı: 1969
Sayfa Sayısı: 191
Kavabata'dan ilk olarak Karlar Ülkesi'ni okumuştum. Romandaki muğlak ifadeler okurken zorlasa da Yasunari Kavabata kolay vazgeçeceğim bir yazar değildi benim için. Zîrâ belli belirsiz, birkaç kelime/cümleyle çiziliverilen tasvirleri, herşeyi apaçık göz önüne seren anlatımlardan çok daha fazla severim. Ayrıca kalemindeki sükûnet, Kavabata ile yolumun uzamasına sebepti.
Kiraz Çiçekleri'ni, romanlar (ve oyunlar) konusunda paralel zevklere sahip olduğum bir blogger arkadaşımın, sevgili Eren'in yazısıyla farketmiş, güzel anlatımının da etkisiyle çok merak etmiştim. Kavabata okurken ikinci tercihim bu kitap oldu böylelikle.
Çieko, kumaş tüccarı olan babası Takiçiroo ve annesi Şigeyle, Kyoto şehrinde yaşayan genç bir kızdır. Kiraz çiçeklerinin açmaya başladığı mevsimde çocukluk arkadaşı Şiniçi'yle birlikte kentin park ve bahçelerinde dolaşırlar. Aralarında hafiften bir çekim de yok değildir.
Gezmeyi ve doğayı keşfetmeyi çok seven Çieko, gittiği bir dağ köyünde kendisine çok benzeyen bir kızla tanışır. Naeko isimli genç kız, bulunmuş bir çocuk olan Çieko'nun daha önce hiç görmediği ikizidir. Çieko'nun ailesi, Naeko'yu da kendi kızları gibi bağırlarına basmaya hazır olduklarını söylerler. Naeko ise böyle bir teklifi kabul etmeyecek kadar gururludur, kızkardeşini çok sevmesine rağmen ona karşı bile mesafesini korur.
Takiçiroo'nun aile dostlarından dokumacı Soouske'nin oğlu Hideo, Çieko'ya ilgi duymaktadır. Fakat kızdan beklediği karşılığı göremeyince, bir festivalde karşılaştığı Naeko'ya evlenme teklif eder. Bu esnada Şiniçi'nin ağabeyi, Çieko'nun babasına işlerinde yardımcı olmakta,yavaş yavaş aileye girmeye hazırlanmaktadır.Esasen konusunu toparlamak zor, kitap boyunca önemli olan ne olup bittiği de değil zaten. Söze dökülmeyen konuşmalar, o güzelim kiraz çiçeklerinin süslediği bahçelerde dolaşmak, Kyoto'nun hiç bitmeyen festivalleri, kimono desenleri tasarlayan Takiçiroo'nun bunalımları, basit ve içten ev hayatı, dokuma atölyeleri v.b.. Roman, adeta içsel bir yolculuk gibi, sessiz, sakin, huzurlu.
Okurken sık sık durdum ve 'bu, işte tam istediğim gibi bir kitap' dedim kendi kendime. Kelimelerle tarifi olmayacak kadar çok beğendiğimi söylemeliyim. Fakat öyle nevi şahsına munhasır bir roman ki, mutlaka okuyun veya tavsiye ederim gibi cümleleri genele kurmak mümkün değil. Yazının ruhuyla benzer bir haliniz varsa sever, hareket ve macera kaygısındaysanız nefret edebilirsiniz.
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)






