31 Temmuz 2019 Çarşamba

DAMGA Reşat Nuri Güntekin

Yayın Evi: İnkılap Kitabevi
Basım Yılı: 1988
Sayfa Sayısı: 143

Bir paşa oğlu olan İffet, babasının servetini kaybederek sürgüne gönderilmesi üzerine onunla Midilli adasında bir süre kaldıktan sonra İstanbul’a döner, mebus Cemal Kerim'in evinde, çocuklarına ders vermeye başlar. Mebus'un karısına yakınlığı sebebiyle başına bir felaket gelir ve hırsızlık suçlamasıyla hapse atılır. Hapisten çıktığında geçmişi alnına sürülmüş bir kara leke gibi peşini bırakmayacak, aynı zamanda vicdanî hesaplaşmalarıyla kendini yiyip bitirecektir.. 

Her Reşat Nuri kitabında olduğu gibi Türkçe'sinin şahaneliği muhakkak, hatta İffet'in çocukluk ve ilk gençlik yıllarının anlatıldığı bölümler biraz Çalıkuşu'nun başlangıcını andırdığı için hoşlukla okudum ama devamının aynı şekilde ilgimi çektiğini söyleyemem. Damga'da tasavvur edilen o adanmışlık, kendini bir şeye vakfetme hali fazlasıyla safiyane durduğu için romanın bir parça gerçeklikten uzaklaştığını düşünüyorum. Bu tarafını hiç sevemedim.

Çocukların büyük adamlar gibi gizli dertleri, ehemmiyetle sakladıkları izzetinefs yaraları vardı. [sf 9]

Nitekim onu ben, çok zaman siyah gözlü zannetmiştim. Bir gün konuşurken dikkat ettim. Bu gözlerde sarı ile yeşil arasında, taze zengin renkler vardı. Gözlerinin rengini gördüğünüz zaman, bütün çehre birdenbire değişiyordu. Yüzünün çizgilerinde ümit etmediğimiz gizli güzellikler beliriyor, dudakları canlanıyor, soluk rengi yağmurdan ıslanmış soluk çiçeklere mahsus bir tazelik alıyordu. [sf 38]

Hiç bir bahar, gönlüme bu kar fırtınası kadar tazelik getirmemişti. [sf 110]

30 Temmuz 2019 Salı

GİZLİ EL Reşat Nuri Güntekin

Yayın Evi: İnkılap ve Aka
Basım Yılı: 1976
Sayfa Sayısı: 160

Görünmez bir el göğsüme basıyor, nefesimi kesiyor gibiydi. [Çalıkuşu, sf 149]


Görünmez el mevhumunu pek seven yazar bunu önce Çalıkuşu'nda bir cümlede kullanmış. İki sene sonrasında yayınlanan Gizli El romanını ise önce tamamen farklı bir odak noktası üzerinden; resmi dairelerde nüfuzlu tanıdık imtiyazı ve vurgunculuğu hicvetmek için kurguladığını, bu eleştirel üslûp dönemin sansürüne takılınca da romandaki ufak bir aşk hikayesini ön plana alarak bu eli kocasını farkettirmeden koruyan bir kadın eline dönüştürdüğünü kitabın başına yazdığı önsözde okuyoruz.
Sıkıcı bir memuriyet hayatı süren Şeref, tayin olduğu kasabada yaşlı bir doktorla tanışır. Doktorun ahbabı Aziz Paşa’nın kızı Seniha’ya aşık olur ve onunla evlenir. Karısıyla mutlu ve kayınpederinin işleri ile uğraşarak gitgide zenginleşen bir adamdır artık. Fakat bu yeni hayat Şeref'in dengesini altüst eder ve ummadığı sefahatlere doğru yuvarlanır..

Şimdiye kadar okuduğum Reşat Nuri Güntekin romanlarından Çalıkuşu ve Acımak haricinde hiçbiri hafızamda, kalbimde bariz bir iz bırakmadı. Bu demek değil ki yazarın dili kullanmaktaki maharetleri diğer romanlarında yoktu, sadece konuları ve karakterlerini benimseyememiştim sanırım. Gizli El de öyle, edebi bir lezzet alarak okuduğum ama diğerleri kategorisine giren bir roman oldu. 

Gizli El 

Mademki aşık değilsin, o halde şairsin... Çünkü o da insanı kır yılanı gibi başıboş derelerde, tepelerde dolaştırır. [sf 21]

Doktor'un müjdesi acaba benim ağzımı aramak için uydurulmuş bir yalan mıydı? Önceleri bu, sık sık aklıma geliyordu. Fakat, sanırım ki, o bunu yapacak adam değildi. Arkadaşlığımız o günden sonra daha başka türlü bir arkadaşlık, bilmem nasıl anlatmalı, bir sır şeklini aldı. Bu mesele üzerine hiçbir şey konuşmamıza imkan yoktu. Fakat, ikimiz de birbirimizin zihninden geçen şeyleri biliyorduk. Ona sokulurken, onunla en ehemmiyetsiz şeyleri konuşurken, âdeta başımı göğsüne yaslıyor, kalbimi çırılçıplak ona teslim ediyor gibi bir rahatlık hissediyordum. Onu bu kadar sık arayışımın sebebi neydi? [sf 53]


Viran duvarlarda kovuklar vardır. Kuşlar bunları bellerler; bütün gün şurada, burada uçtuktan sonra geceleri oraya başlarını sokmaya gelirler. Kuşlarda düşünce bulunacağını zannetmem. Yalnız bu kovula sokulmuş başta tatlı bir sükûnet ve rahatlık tasavvur ediyorum. [sf 59]



26 Temmuz 2019 Cuma

MARIANNE'NIN KALBİ Alfred de Musset

Yayın Evi: İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: Mart 2018
Sayfa Sayısı: 50

Marianne'nin Kalbi, Alfred de Musset'in gençlik yıllarında yazdığı kısa bir trajedi.

Yaşlı bir adamla evli, güzel Marianne’ye aşık olan Célio ve ona ulaşması için yardımcı olacak yakın arkadaşı Octave, oyunun baş karakterlerini oluşturuyor.

Tasvirleri, dili hoş olsa da hikayenin özellikle akılda kalmasını gerektiren bir etkisi yok. Bunda binlerce kez anlatılmış bir konuyu tekrarlamasının payı olduğunu düşünmüyorum çünkü yazarın kuvvetli bir üslûbu olduğunda kendinden önce ve sonra temelde aynı şeyi anlatanların arasından fırlayabiliyor, Shakespeare'da olduğu gibi.

Alfred de Musset'in bu piyesi için; okunduğunda hoşça vakit geçirtecek, okunmadığında ise herhangi bir edebi kaybın olmayacağı bir eser diyebilirim.


CÉLIO
Deli olduğun için ne kadar mutlusun!

OCTAVE
Sen de mutlu olmadığın için ne kadar delisin. Söylesene bana, neyin eksik?

CÉLIO

Bende eksik olan huzur ve kayıtsızlık, insan gamsız olunca hayat bir ayna gibidir; her şey ona bir an için yansıdıktan sonra üstünden kayıp gider. Bir borç bende bir vicdan azabı halini alır. Sizin bir eğlence saydığınız aşk, benim bütün hayatımı altüst eder. Ah dostum, benim gibi sevmenin ne anlama geldiğini asla bilemeyeceksin. [sf 6]

23 Temmuz 2019 Salı

MUTLULUK UYGULAMALARI Ruth A. Baer

Yayın Evi: Olimpos Yayınları
Basım Yılı: Temmuz 2015
Sayfa Sayısı: 379

Mutluluk Uygulamaları kitabını sevgili Eren'in blogunda görüp merak etmiştim. Soyut kavramları somut egzersizler üzerinden tanımlama fikri bana ilginç geldiği için bir çırpıda okudum.

Anı yaşamaya odaklanın, geçmişte olan veya gelecekte yapacağımız bir şeyi takıntı yaparak gereğinden fazla düşünmeyin gibi öğütleri var kitabın.

Kendinizi yıpratıcı şekilde eleştirdiğinizde, sürekli yanlış yapıyorum duygusuna kapılmak ve bunun neticesinde size söylenen olumlu cümlelerin bile iç dünyanızda olumsuz yansıması söz konusu olabilir, diyor mesela.

Kitap, muadillerinden farklı veya yeni bir şey söylemese de bazen insanın bildiklerinin hatırlatılmasına da ihtiyacı olabiliyor, bu gözle okunabilir diye düşünüyorum.

insan kısmî bir misafirhâne / her sabah yeni birisi gelir. / bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik /
aniden farkına varmak bir şeyin / hepsi beklenmedik misafir. / hepsini karşılayıp eyle! /
evini vahşetle süpürüp / bütün mobilyalarını boşaltan / bir kederler kalabalığı bile gelse.  /
her geleni alnının akıyla misafir et. / olur ki yeni bir zevk getirmek için / boşaltırlar evini. /
karanlık düşünce, utanç ve garez, / hepsini gülerek karşıla kapıda / ve buyur et içeri. /
minnettar ol her gelene / kim gelirse gelsin. / çünkü bunların her birisi /öte taraftan bir kılavuz olarak gönderildi. [Misafirhâne, Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hazretleri]

'Bu düşünceler ve hisler geçmişle ilgili. Ara sıra beni ziyaret ediyorlar, zira istedikleri zaman gelip gidebilirler. Ben onları kontrol edemem. Sadece şu an yaptığım işe odaklanmalıyım.' [sf 96]

Acı verseler bile duygularımız faydalı amaçlara hizmet etmek için varlardır. Bize önemli bilgiler verir, başkalarıyla iletişim kurar ve yapıcı bir şekilde hareket etmemiz için motive ederler, tabii bunun için sağlıklı bir şekilde yönlendirilmeleri gerekir. [sf 130]

Ne yazık ki güzel bir hayat yaşamak için duygusal ve fiziksel acılara maruz kalmayı da kabul etmek gerekir. İnsanlar incinecekleri şeylerden kaçmaya çalışırken hayatlarını ciddi ölçüde kısıtlamış olurlar. Mutluluk ve canlılık gitgide solarken memnuniyetsizlik, sıkıntı ve kaybedilen fırsatlara duyulan pişmanlık gibi yeni sıkıntılar baş gösterir. [sf 166]

9 Ekim 2018 Salı

LEYLA İLE MECNUN Burak Aksak



Yayın Evi: Küsurat Yayınları
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 270

Haddinden çok görülmüş, çok duyulmuş her kitaba, diziye, filme mesafeli durmak, sadece edebiyatın ve sinemanın hasına zaman ayırmak isteyen okuyucu/seyirci için olağan bir durum. Leyla ile Mecnun dizisi de bu minvalde ilgimi çekecek bir seri değildi ama dizi yayınlanırken bir yerlerde Dolls filminden bahsettiğini okudum. Pek bilinmeyen, izlense bile değeri anlaşılıp sevilmeyen bu en sevdiğim filme gönderme yapan Leyla ile Mecnun bölümünün o kısmını bulup seyrettim, diziye algım değişti bu arada tabii. Fakat sonrasında müptelası oldum, tamamen izledim diyemem, birileri bakarken denk geldikçe birkaç sahne gördüm sadece. Diyaloglarına biraz aşinaydım.

Kitaba gelirsek, yayınlandığını görünce ne anlatıyor acaba deyip biraz merak etmiştim. Ama herhalde bana kalsa hiçbir zaman alıp okumazdım. Yiğenim tatile giderken aldığı kitabı bitirdikten sonra ‘Dizisiyle alakası yok, karakterler aynı ama başka bir hikaye. Okumak istersen sana vereyim.’ deyince benimle eve geldi. :)

Leyla ile Mecnun, bir senaryo-roman gibi. Hızlıca okunup biten, hoş bir hali var. İster istemez okurken dizideki oyuncular gözlerinizin önüne geliyor ama bu açıdan bir sakıncası yoktu benim için. Sonuçta her karaktere kendinize ait yeni bir hayal oluşturmayı gerektiren, buna değecek bir ‘edebi roman’ değildi, biraz absürt, biraz duygusal, eğlenceli bir hikayeydi sadece.

Konuşmasına izin vermedim. Arkama bile bakmadan yürüdüm gittim. Ben de herkes gibi ne kadar büyük bir kaybeden olduğumu düşünmeden, küçük zaferler peşinde koşuyordum. Son sözü söyleyenin tartışmayı kazandığı, daha çok bağıranın haklı görüldüğü, daha çok rağbet edilenin başarılı sayıldığı bir dünyada yaşıyorum. Elbette son lafı sokmuş olmanın keyfini çıkaracaktım. Yalnız ufak bir sorunum vardı. [sf 151]

Çok fena koyuyormuş adama arkadaşım dediğin bir insanın ihaneti. Hayat dediğin uzun bir yol. Ve bu yolda seninle beraber yürüyen insanlar var, yolda kaldığın zaman yardım edebilmek için. Yolda rastladıkların var, yanındakilerin kıymetini daha iyi anlayabilmen için. Yoluna taş koyanlar var, yürüdüğün yolu zehir etmek için. Bir de seni yarı yolda bırakanlar var, kendi başının çaresine bakabilmeyi öğrenebilmen için. Herkesin kendi doğrusu var ve herkes kendine göre haklı bu hayatta. Bu yüzden sonuca varmıyor hiçbir tartışma. 
[sf 185]

24 Eylül 2018 Pazartesi

BÜYÜK SİHİR Elizabeth Gilbert

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 258

Uzun zamandır bu kadar zevkle bir kitap okumamıştım. İnsanı üretmek için gayrete getiren, heyecan verici, yalın bir dille yazılmış, güzel bir kitap, Büyük Sihir.

Alıntılarda da görebileceğiniz üzere, hemen hemen her bölüm genellikle iktibas edilip yazar tarafından çözümlenmiş bir öz fikir ve onun detaylandırılması üzerinden ilerliyor.

Elizabeth Gilbert’ın başka hiçbir kitabını okumamıştım, kurmacaları, çoksatan kitabı vs. dahil. Ama temelde kendi yazar kimliğinden yola çıkarak genel sanat üretimine dair geliştirdiği fikirleri, deneyimleri ve önerilerini anlattığı Büyük Sihir çok hoşuma gitti. Adındaki gerçeküstü havanın aksine kitapta son derece akılcı yaklaşımlar var.

Üretici içgüdünüz korkunuzu her zaman tetikleyecek, çünkü o sizden belirsiz sonuçlar diyarına gitmenizi talep eder ve korku da belirsiz sonuçlardan nefret eder. [sf 32]

Olanları daha ayrıntılı düşündüğüm zaman, Ann Patchett’la aramda geçenlerin çoklu keşif denen olgunun sanatsal versiyonu olabileceğini düşündüm - bilim çevrelerinde kullanılan bir terimdir bu. Dünyanın farklı yerlerinden iki ya da daha fazla sayıda bilim insanı aynı zamanda aynı fikirle ortaya çıktığında buna çoklu keşif denir. (...) Bunun nasıl gerçekleştiğinin mantıklı bir açıklaması yok. Birbirinin çalışmalarını hiç duymamış olan iki insan, aynı tarihi anda nasıl aynı bilimsel sonuçlara varabiliyorlar? Ama sandığınızdan çok daha sık gerçekleşiyor bu. [sf 68]

Bütün kalbinizle çalışın, çünkü -size söz veriyorum- günler boyunca hiç vazgeçmeden çalışmaya devam ederseniz, bir sabah aniden çiçeklenebilirsiniz. [sf 69]

Yazın hayatımın çoğu, dürüst olmak gerekirse, acayip, eski zamanlardan kalma, vudu tarzı Büyük Sihir’le geçmedi. Yazın hayatımın çoğu sıkıcı, disiplinli çalışmadan ibarettir. Masama oturup ırgat gibi çalışırım, işlerimi böyle hallederim. Çoğunlukla çalışmalarımda peri tozundan eser yoktur.
Ama bazen peri tozu da karışır işin içine. Bazen, yazma eyleminin ortasında, kendimi birden büyük havaalanlarındaki yürüyen bantlardan birinin üstünde gibi hissederim; uçuş kapısına hâlâ çok yolum vardır ve bavullarım çok ağırdır ama dışsal bir gücün beni nazikçe desteklediğini duyumsarım. Bir şey -güçlü ve cömert bir şey- beni taşır ve bu şey ben değilimdir. 
Bu duyguyu biliyor olabilirsiniz. Harika bir şey yaptıktan sonra geri dönüp baktığınızda size, ‘Bunu nasıl yaptım, ben bile bilmiyorum’ dedirten şeydir bu. [sf 72]

Aklıma İngiliz makale yazarı Katharine Whitehorn’un şu harika deyişi geliyor: ‘Başkaları için yaşayan insanları, söz konusu başkalarının yüzlerindeki korkulu ifadeden tanıyabilirsiniz.’ [sf 101]

W.C. Fields’in söylediklerini hatırlayın: ‘Önemli olan size ne dedikleri değil, sizin neye cevap verdiğinizdir.’ [sf 122]

Röportajımız sırasında Waits, doğmaya çalışırken şarkıların nasıl farklı şekillere girdiğini tarif etmişti. Bazı şarkıların ona neredeyse saçma denebilecek bir rahatlık ve kolaylıkla geldiğini anlatmıştı: ‘Bir pipetle emilen hayaller gibi.’ Bazı şarkılar içinse epey çaba harcaması gerekiyordu: ‘Toprağı kazıp patatesleri çıkarmak gibi.’ Bazı şarkılarsa yapışkan ve tuhaftı:’Eski bir masanın altına yapıştırılmış sakızı kazımak gibi.’ Bazılarıysa çaktırmadan yaklaşılması gereken yabani kuşlar gibiydi, kaçıp gitmesinler diye ürkütmeden yakalaması gerekiyordu onları. [sf 131]

Nobel ödüllü şair Seamus Heaney’nin bu devam etme içgüdüsü hakkında oldukça zarif bir yorumu var - insanın şiir yazmayı öğrenirken, hemen iyi olmasını beklememesi gerektiğini söyler. Acemi şair kovasını kuyunun yarısına kadar sallandırıp durur, kova her çekişinde boş çıkar kuyudan. Tahammül edilmez bir durum olsa da, devam etmek gerekir.
‘Yıllar boyunca alıştırma yaptıktan sonra’ diyordu Heaney, ‘kovanın zinciri birden gerilir - sizi baştan çıkaracak sulara nihayet ulaşmışsınızdır. Kendi havuzunuzun sularına işte böyle ulaşırsınız.’ [sf 147]

Yalnızca ne tür bir berbatlıkla başa çıkmaya gönüllü olduğunuza karar vermeniz gerekir. Dolayısıyla sorulması gereken şey, ‘Tutkun nedir?’ sorusu değildi. Asıl soru şuydu: ‘Yeterince tutku duyduğun ve uğruna en hoşa gitmeyen şeylerle bile uğraşmayı göze alabileceğin şey nedir?’ [sf 149]

Yapılmış iş bitmemiş iyi işten daha iyidir. [sf 171]

Ne olursa olsun, kendinizi meşgul edin. Robert Burton’un bilgece söylediği gibi, ‘Yalnız kalma, boş durma.’ [sf 241]


21 Eylül 2018 Cuma

HAYATTAN KEYİF ALMAK İÇİN AT, KURTUL, FERAHLA Marie Kondo

Yayın Evi: Epsilon Yayınları
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 296

Marie Kondo'nun 'Japon toplama ve düzenleme sanatında ustalık dersleri' olarak nitelendirdiği ikinci kitabı At-Kurtul-Ferahla, ilk kitap olan Derle-Topla-Rahatla'ya göre daha olgun, daha az didaktik ve verimli bir kitap. Yine düzenleme konusunda profesyonel olarak yardım ettiği kişilerin ev toplama süreçlerinden sıkça misal verirken kendi kişisel deneyimlerini de paylaşıyor. Konmari düzenleme metodunu daha detaylandırarak anlattığı, aşamaları biraz daha kapsamlı bir şekilde açıkladığı için de 'ustalık' ibaresini kullanmayı uygun görmüş.  

Bu kitaptaki önerileri ve anlatımı daha çok beğendim ama yine de hem anlamsız hem de çelişkili yerler yok değildi. Mesela:

Yarısına kadar okuduğunuz ve henüz okumadığınız kitapların hepsinden kurtulun. [sf 139]

Gayet kibirli, soğuk ve net bir emir gibi değil mi? Neyse ki 'En sevdiğiniz kitaplar veya şu anda ihtiyacınız olan kitaplar elbette güvenle saklanabilir.' diye devam edip içimizi rahatlatıyor (!). Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir düzen delisi dedi diye sevdiğimiz veya gerçekten ihtiyacımız olan kitapları (veya nesneleri) elden çıkaracağımıza inanıyor olabilir mi? Peki ya o kitapları sadece sıkıldığımız için bırakmamışsak? Vaktimiz müsait olmadığı için devam edemedik diyelim veya o dönem ruh halimize uygun düşmedi ama aslında dönüp okumaya değecek bir metin ise?

Birkaç sayfa sonra yine o çok önem verdiği 'keyif' hissini hatırlayarak durumu şöyle yumuşatıyor: 'Sizde keyif hissi uyandıran birçok kitabınızın olması büyük bir mutluluktur. Eğer onları tek tek alıp kesinlikle sizde keyif hissi uyandırdığına karar verdiyseniz; o zaman onları güvenle saklayın ve el üstünde tutmaya özen gösterin. [sf 143] İyi ki okumaya devam etmişiz, çünkü biraz önce 'Atın onları!' dediğinde robotik bir şekilde itaat etmiş de olabilirdik. :) Belki de -kitapları sıklıkla düzenleyip gerekmeyenleri elden çıkarmak dahilinde de olsa- bir kütüphanenin değeri ve fikrinden pek anlamadığı için bu gibi düşüncelerini gayet itici bulmuş olabilirim, sonuçta hassas konu.

Bu kitapta düzenlemeyi öğretme konusunda hatasız olduğuna inandığını ve yardım alan kişilerden biri 'geri tepme' dediği başa dönmeyi yaşadığında (271) duyduğu büyük hayalkırıklığını anlatan Marie, gittiği ekmek kursunda hata yapmaktan ölesiye korktuğunu söyleyerek karakterinin mükemmeliyetçi yanından da bahsediyor. Düzen konusunda da rahatsızlık derecesinde takıntılı, evdeki çekici atıp çivileri eski bir tavayla çakmak zorunda kalmak gibi ekstrem durumlarda yaşayan bir kadın söz konusu. 

Kısacası, At-Kurtul-Rahatla için, ilk kitaba kıyasla insanı düzen konusunda gayrete getiren güzel önerilerin biraz daha arttığını söyleyebiliriz ama nihayetinde bu fikirler, tavsiyeler kitabı yazan kişinin kişisel zevkleriyle doğru orantılı ve bakış açısıyla kısıtlı. Yine de yazıda bahsettiğim nokta hariç keyifle okuduğumu söyleyebilirim.

Eğer bir şeyin sizi mutlu ettiğinden eminseniz bir başkası ne derse desin saklayın. [sf 7]

Evinizi başarılı şekilde düzene sokmanızda ihtiyacınız olan iki beceri var: Size keyif veren şeyleri saklarken diğerlerinden kurtulmak ve saklamayı seçtiğiniz şeyleri nerede tutacağınıza karar verip her zaman yerine geri koymak. [sf 8]

Düzenlemeyi bitiremeyen çoğu insanın bir özelliği atmadan herşeyi depolamalarıdır. Eşyalar kaldırıldığında ev düzenli görünür ama saklama alanları gereksiz şeylerle dolu olursaonları düzenli tutmak imkansız hale gelir düzenleme işi kaçınılmaz bir şekilde geri teper. [sf 15]

Temizlik yaparken ellerimiz çalışır ve zihnimiz boşalır ama derleyip toparlamak neyi elden çıkaracağınızı, neyi tutacağınızı ve nereye koyacağınızı düşünmenizi gerektirir. Derlemek toparlamak zihni çalıştırırken, temizlemek arındırır. [sf 26]

Şikayet etmek aslında o insanın devam etmek için hala enerjisi olduğunun kanıtıdır. [sf 43]

Nesnelerin çekiciliklerinde üç ortak unsur: Objenin kendi güzelliği (özünde olan çekicilik), objeye aktarılan sevgi miktarı (kazanılmış çekicilik) ve ne kadar geçmişi olduğu veya değer biriktirdiği (tecrübeye dayanan değer). [sf 55]

Neden rengin benim için bu kadar önemli olduğunu düşünürdüm; birgün bunun annemin pişirdiği yemeklerden geldiği kafama dank etti. Her zaman, her öğün için çeşit çeşit yemekler hazırlardı ve sonuç her zaman çok renkli olurdu. Haşlanmış tavuk ve dulavratotu; sotelenmiş et ve mantar; patlıcanlı miso çorbası ve üzerinde deniz yosunu salatası olan soğutulmuş tofu gibi tek bir rengin hakim olduğu yemekler olduğunda annem masaya bakıp, 'Çok fazla kahverengi. Daha fazla renge ihtiyacı var.' derdi ve bir tabak doğranmış domates eklerdi. Şaşırtıcı olarak, o bir tabak masayı canlandırır ve yemeğimizi çok daha keyifli bir hale getirirdi. Evlerimiz de buna benzer. Eğer oda çıplak görünüyorsa, tek bir çiçek o odayı neşelendirebilir. [sf 59]

Evinizi sevdiğiniz eşyalarla süslemek, size keyif veren şeylerden mahrum kalacak kadar çıplak kalmasından çok daha önemlidir. [sf 60]

Boşlukları doldurma isteği insan doğasının bir parçasıdır.Eğer yüzde yetmiş doluluk veya 'ferahlık' hedeflersek, yalnızca klik noktamızı ıskalamakla kalmaz; bize keyif vermeyen eşyalar biriktirmeye başlar, yeni saklama parçaları alır ve sonuç olarak tekrar kendimizi başladığımız noktada buluruz. [sf 74]

Kitap başlıklarının ve içindeki kelimlerin enerjisi çok güçlüdür. Japonya'da 'kelimeler gerçekliğimizi oluşturur' deriz. Gördüğüüz veya temas ettiğimiz kelimeler benzer yapıdaki olayları çekerler. O anlamda sakladığımız kitaplara uygun bir kişi haline geliriz. Kitaplığınızdaki kitaplar olmayı arzu ettiğiniz kişiyi yansıtıyor mu? Bunu temel alarak hangi kitapları saklayacağınızı seçerseniz, hayatınızdaki olayların akışının dramatik şekilde değiştiğini farkedeceksiniz. [sf 143]

Eşyalarda var olan ruhların üç yönü vardır: O eşyanın yapıldığı maddenin ruhu, onu yapmış olan insanın ruhu ve onu kullanan insanın ruhu. Eşyayı yapanın, özellikle, o eşyanın kişiliğine büyük bir etkisi vardır. (...) Yine de sonunda, o nesnenin nasıl bir aurası olacağını (Japoncada kukikan olarak geçer ve tam anlamıyla 'havadaki his demektir) belirleyen, onu kullanan kişinin duyguları ve ona nasıl davrandığıdır. (...) Zihniniz sahip olduğunuz herşeyin değerini belirler. [sf 292]

20 Eylül 2018 Perşembe

BENİM ADIM AGATHA CHRİSTİE Ferran Alexandri

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 64

Çocuklara tarihteki ünlü yazarları, bilimadamlarını, komedyenleri, ressamları v.b. tanıtmak için hazırlanmış, Benim Adım.. serisi geçtiğimiz günlerde Altın Kitaplar tarafından yayınlandı. Bu seriden elbette ilgimi çeken Agatha Christie oldu ve ona bakmak istedim.

Sevdiğim yazarın hayatına, kitaplarına ve meşhur roman karakterlerine dair birkaç sayfalık yazılar bulunan bu kitabın illustrasyonlarına bayılmama rağmen hazırlanan metin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Malumunuz polisiye romanlarda katilin kim olduğunu bilmemek onu ilk defa okuyacak kişi için okuma zevki ve heyecanı açısından önemlidir. Agatha Christie romanlarında da dedektif veya olayı çözen kişi bulduğu sonuçları son sayfalarda açıklar veya cinayetin sırrı bir mektup vasıtasıyla aydınlatılır.

Maalesef Benim Adım Agatha Christie kitabının en büyük handikapı bu sonlardan bazılarını açıklamak olmuş. Aslında kitabın başında yazarın kendisi de o gizem duygusunun çok önemli olduğuna değiniyor fakat sonradan bu fikrini unutmuş gibi görünüyor. Christie'nin en güzel romanlarından Fare KapanıOn Küçük Zenci, Doğu Ekspresinde Cinayet 'in katillerini açık açık, Ölüm Sessiz Geldi kitabının failini ise ima yoluyla yazmış. Tüm külliyatı bitirmiş biri için sorun olmaz tabii ama bu kitabı henüz Christie'nin romanlarıyla tanışmamış çocuk ve gençlerin okuyacağını düşünürsek bu pek hoş bir durum değil.

Kitapta ayrıca Agatha Christie'ye dair söylenen yanlış bilgiler de var. Mesela sahte ipuçları vererek okuyucuyu yanılttığından bahsediliyor. Evet, okurun zekasını sınar, ona çok çeşitli olaylar anlatır, birçok kişilerden bahseder, bazı noktalar üzerinde durur fakat aynen gerçek hayattaki bir gizemi çözmekte olduğu gibi bunları ayıklamak ve doğru sonuca ulaşmak da sizin elinizdedir, çözüm için gerekli her türlü bilgiyi vermeye özellikle dikkat ettiğini, polisiye kurallarına bu açıdan sadık kaldığını biliyoruz. Bu açıdan 'sahte' kavramı göreceli denilebilir.

'Hercule Poirot, en sevdiğim dedektif' başlıklı bir bölüm var; o yumurta kafalı, kedi gibi yemyeşil gözlü, minik adamı biz okuyucuları çok seviyoruz, evet ama Agatha Christie ona sinir olduğunu ve aslında yazdığı birkaç roman sonrasında Belçikalı'yı tamamen kitaplarından çıkarmak istemesine rağmen hayranlarının talepleriyle devam ettiğini hem otobiyografisinde hem de kendi prototipi olan yazar Ariadne Oliver'in bulunduğu kitaplarda uzun uzun anlatıyor.

Ve sanki onun kitaplarını hiç okumamış, en azından hakkında kısa bir araştırma yapmamış biri yazmışcasına, metinde yine yanıltıcı bilgiler var: Doğu Ekspresinde Cinayet'te Rachett, Poirot'nun arkadaşı değil, Armstrong'un karısı intihar etmedi, Uyuyan Ölüm'de 'çiftimiz evi alıp içinde yaşamaya başladıklarında içeride onlara eşlik eden tanımadıkları bir kadınla' karşılaşmazlar ve son olarak şimdiye kadar Agatha Christie'nin çocuk hikayeleri yazdığını hiçbir yerde okumadım, bu kitap hariç :)

Nihayetinde bu kitap kime tavsiye edilebilir açıkçası bilemiyorum, Christie'nin tüm kitaplarını okumuş çocuklara mı ?!!! Hazırlayan kişiler biraz daha özenli davranıp, bilmedikleri ayrıntıları uydurmamış olsalar ne güzel olurmuş.
 

16 Eylül 2018 Pazar

DON QUİJOTE OKUMALARI [15-30 Eylül 2018]


Son birlikte okumamızdan beri sanırım 
bir sene geçmiş. Eylül ayının ikinci yarı-
sında, sevgili Deniz’le roman sanatının 
temel yapıtaşlarından birini, tam metin 
olarak okuyoruz. Bize katılmak isterseniz   
#donquijoteylul instagram etiketimize 
fotoğraflarınızı ekleyebilirsiniz. 

Keyifli okumalar.

Biblio

♥♥♥

*2010 yılından beri yaptığımız diğer
okumalarımıza bakmak için
Okuma Odası'na gidebilirsiniz.

3 Eylül 2018 Pazartesi

KAR ÇİÇEĞİ VE SIRLAR YELPAZESİ Lisa See

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2005
Sayfa Sayısı: 363

Kar Çiçeği ve Sırlar Yelpazesi, 1800'lü yıllarda Çin'de doğan iki küçük kızın hayatları boyunca sürecek dostluklarının hikayesi olarak özetlenebilir.

Dönemin geleneği olarak kızların küçük yaşta ayakları bağlandıktan sonra, aileler bir çöpçatan kadın yardımıyla iyi bir damat adayı bulmak için uğraşıyor ve bunun yanısıra kendilerinden daha üst konumdaki bir ailenin kızıyla da laotong (ruh eşi) adı verilen bir kızkardeşlik antlaşması yapılabiliyor. Bir kızın 'altın zambaklar'ının yani ayaklarının küçüklüğü, yapacağı evlilik için çok önemli ve onun tüm geleceğini etkiliyor. 

Romanın anlatıcı-kişisi Zambak, çok çocuklu bir çiftçi ailesinin üç kızından biri. Annesi çok zahmetli, düzgün yapılmadığında ölüme kadar götürebilen bir süreç olan ayak bağlama işlemini başarılı bir şekilde tamamlayınca, çöpçatan Madam Wang Zambak'ın nüfuzlu ailelerin yaşadığı Tongkou köyüne gelin gitmesini ayarlamadan önce onun için aynı köyden bir laotong edinilmesinin işleri kolaylaştıracağını söylüyor. Önerdiği kız çocuğu, ataları arasında bir Jinşi bilgini bulunan, Zambak ile aynı gün, aynı saatte doğmuş Kar Çiçeği. İki kızın ilk karşılaşmalarıyla birlikte romanın ana hikayesi de başlıyor.. 

Kitapta anlatılan son derece acımasız, insanı dehşete düşüren, köklü cehaletlerin eseri gelenekler var. Fakat bunun yanısıra sadece kadınların bildiği ve kendi aralarında yazışmak için kullandıkları nu-şu dili; Zambak ve Kar Çiçeği'nin üzerine fırça ile yazılar yazarak birbirlerine verdikleri mektup-yelpaze; Bahar Mehtabı, Şakayık, Güzel Ay gibi kız isimleri; Kız Çocuk Günleri, Saç Tokalama Günleri, Pirinç ve Tuz Günleri, Serin Rüzgârı Yakalama Festivali, bir kız evden gelin çıkmadan önce yapılan Keder ve Tasa Günleri, Sessizce Oturma Günleri, Oturup Şarkı Söyleme Günleri gibi ritüellerden bahseden bölümleri okumak son derece ilginçti.

Dedeleri Çin'den göç etmiş, Los Angeles'ta yaşayan ve kendini yarı Çinli olarak tanımlayan yazar Lisa See'nin birçok romanı var ama kitapları nedense bizde fazla ilgi görmemiş. Kar Çiçeği ve Sırlar Yelpazesi'nin de yeni basımı yok maalesef ve bir dönem D&R Can Yayınları kampanyasında bile görülen kitap, artık sahaflarda el yakıyor. Lisa See'nin yayın hakları zannederim Epsilon Yayınları'nda, yakında diğer kitaplarla beraber bu kitabın da yeni baskılarını yapsalar güzel olur.

Neyse ki çok uzağa gitmemiz gerekmedi. Kar Çiçeği, elimden çekerek, nakış malzemeleri satan küçük bir dükkâna soktu beni. 

'Kız Çocuk Günleri'ni geçiren iki kızız,' dedi Kar Çiçeği; ipliklerin renkleri gözlerinden gökkuşağı gibi yansıyordu. 'Evlenene kadar kadınlar odasında oturarak, birbirimizi ziyaret ederek, birlikte nakış yaparak, fısıldaşarak zaman geçireceğiz. Alacaklarımızı dikkatle seçersek, yıllar boyu birlikte üretebileceğimiz anılarımız olur.'

Nakış dükkânında hep aynı fikirde olduk; aynı renkleri seviyorduk, ama çok beğenmediğimiz halde, bir yaprağın detayını veya bir çiçeğin gölgesini yapmaya yarayacağını düşündüğümüz birkaç rengi de seçtik. Paramızı ödedik ve ellerimiz satınaldıklarımızla dolu, tahtırevana döndük. [sf 77-78] 

Yeniden dışarıya, çok güzel bir havaya çıktık ve nakış ipliklerinin satıldığı dükkâna gittik. Oniki yıldır yaptığımız gibi, aklımızdaki desenleri en iyi anlatacağını düşündüğümüz renkleri seçtik. Kar Çiçeği, incelemem için bir dizi yeşil iplik uzattı bana; bahar kadar parlak yeşiller, ölgün çimenler kadar kuru yeşiller, yaz sonunda yaprakların görünüşü gibi toprak rengine kaçan yeşiller, yağmurdan sonra yosunların aldığı tonda canlı yeşiller, sonbaharda sarılar ve kırmızılar başlamadan hemen önce oluşan donuk yeşiller vardı aralarında. 

'Yarın,' dedi Kar Çiçeği, 'eve dönerken ırmağın kıyısında duralım. Oturup bulutların üzerimizden geçmesini izler, suyun taşları yıkamasını dinler, nakış işler, birlikte şarkı söyleriz. Böylelikle, oğullarımız zarif ve ince beğenilerle donanmış olarak dünyaya gelirler. [sf 199]   

Seni orada düşünüp ağlıyorum. Yaşamında bu kadar çirkinlik olmasını haketmeyecek kadar iyisin. Birbirimizi görmemiz gerek. Lütfen, Kuşları Kovalama Festivali için öz evime gel. Oğullarımızı da yanımıza alırız. Yeniden mutlu oluruz. Sen dertlerini unutursun. Biliyorsun, kuyunun yanında duran insanlar susamazlar.    Bir kızkardeşin yanında olunca umutsuzluğa kapılmazsın. Yüreğimde, sonsuza kadar senin kızkardeşinim. [sf 221]