16 Nisan 2017 Pazar

MUTLULUĞUN MİMARİSİ Alain de Botton

Yayın Evi: Sel Yayıncılık
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 301

Son zamanlarda okuduğum en zevkli kitaplardan biri bu. Alain de Botton'un kitaplarını sürekli görüyor, zaman zaman birkaçını sepete ekleyip çıkarıyordum ama Mutluluğun Mimarisi'ni farkedince önce bunu okumalıyım dedim.

Estetik algısı üzerine yazılmış, kolay okunabilir olmasına karşılık ifadesi derin bir kitap. Mimari güzellik konusunda insanın perspektifini genişleten, üslup ve kültürün binalardaki yansımalarını, yuva hissini veren unsurları anlatan, mekanın dilini anlamaya dair ipuçları sunan dolu dolu bir içeriği var. Kitapta bahsedilen bina ve yerlerin -siyah-beyaz da olsa- fotoğrafları bulunması da çok yerinde bir tutum olmuş.

Büyük bir merak ve keyifle okudum, çok beğendim.

Güzel nesneler duygularımızı ve siyasi yaşamı değiştirmek konusunda ne kadar yetersiz kalırsa kalsin, güzelliğin -kusursuz dünyaların, hani bir zamanlar, hayatımızın sonuna kadar sahip çıkacağımızı iddia ettiğimiz idealleri bize yeniden hatırlatan o kusursuz yerlerin- önemine ilişkin daha ılımlı bir değerlendirme yapmak gerekir. Daha incelikli şeylere, örneğin bir goblene, bir Korint sütununa, güzel yer karolarına ya da bir lambaya karşı görsel bir duyarlılık geliştirebilmemiz için önce hayatın sunduğu trajik renklere alışmalı gözlerimiz. Durup tuğladan örülmüş eski bir duvarı ya da hole doğru yumuşak bir eğimle inen merdivenin trabzanlarını hayranlıkla seyretmek genç aşıklara göre değildir. [sf 24]

Bu modern evlerin bazılarında da başka bir Japon geleneğine, maddi dünya kusurlarını gizlememe, tam tersi görünür kılma eğilimine gönderme yapılmıştı. Orneğin, Tokyo'dan birkaç saat uzaklıktaki yazlık evin demirden yapılmış kaba dış duvarları  yağmur yüzünden pas tutmuş, yosun bağlamıştı. Ev  sahiplerinin, bu pas lekelerini temizlemek, yağmurun duvarlara çarpmasını engelleyecek yağmur olukları döşemek gibi bir çabaları olmadığı anlaşılıyordu. Belli ki burada yaşayanlar doğanın insan yapısı nesneleri yok etmeye çalışmasını izlemekte keyif alıyordu. Eski çay evlerinin mimarları da aynı sebepten ötürü ahşabı cilalamaz, onun yaşlandığını görmekten hoşlanırdı çünkü geçen yılların ahşap üzerinde bıraktığı izler her şeyin geçici olduğunu hatırlatıyordu insana. Cuniçiro Tanizaki Gölgelere Övgü (1933) kitabında Japonların kusurları niçin bu kadar güzel bulduğunu şöyle açıklıyor: 'Biz Japonlar pırıl pırıl parlayan nesneleri kullanmayı sevmiyoruz. Batılılar gümüş, çelik, nikel kaplama çatal bıçak takımları kullanıyor, bunları parlatmak için saatlerce uğraşıyor. Biz buna karşıyız. Evet, bazen biz de gümüş çaydanlıklar, sürahiler, fincanlar kullanıyoruz ama bunları asla parlatmıyoruz. Tam tersi, ancak parlaklığı yok yerleri olup rengi kararınca, üzerinde lekeler oluşunca o nesneyi kullanmaktan keyif almaya başlıyoruz.' Budist yazılara göre, insanın ahşap ya da taş üzerindeki kusurlara tahammül edemeyişi, onun insan yaşamına özgü zorlukları kabullenemeyişinden kaynaklanır. İnsanın yaşadığı hayal kırıklıklarının, çöküşlerin aksine mimaride kullanılan malzemelerin (geçmişte ahşap ve taşın, günümüzde ahşap ve betonun) üzerinde oluşan kusurlar o malzemenin yavaş yavaş ve onurundan, zarafetinden bir şey yitirmeksizin yaşlandığını gösteren izlerdir. Bu malzemeler cam gibi kırılıp binlerce parçaya ayrılmaz, kâğıt gibi yırtılmaz, yalnızca melankolik ve asil bir edayla renk değiştirir. Işte ziyaret ettiğim yazlık evde de aynı şey oluyordu. Evin pas lekeleriyle kaplı duvarları arasında yaşlılığa, ölüme dair düşünceler mucizevî biçimde kâbus olmaktan çıkıyor, keyifli bir etkinlik haline geliyordu. [sf 263]

Ortaçağda yaşamış Japon şairler ve Zen rahipleri, kiraz çiçekleri, yamuk yumuk çömlekler, tırmıkla düzeltilmiş çakıl taşları, yosunlar, yaprakların üzerindeki yağmur damlaları, sonbaharda gökyüzü, çatıdaki kiremitler ve cilasız ahşap gibi, Batılıların pek de önemsemediği, hatta farkına bile varmadığı şeyler üzerinde durmuş, Japon ulusunun dikkatini bunlara çekmişti. Derken ortaya wabi diye bir sözcük çıktı. Batı dillerinden hiçbirinde tam bir karşılığu bulunmayan bu sözcük iddialı olmayan sade, tamamlanmamış, gelip geçici şeylerdeki güzelliği anlatmak için kullanılıyordu. Ormanda bir kulübede yalnız başına oturup yağan yağmurun sesini dinlemek wabi'ydi örneğin. Birbiriyle uyumsuz parçalardan oluşan bir çanak takımında, alelade bir su kovasında, kirli duvarlarda; güneşin, toprağın ve suyun etkisiyle aşınmış, yosun ve liken kaplI bir taşta da wabi vardı. Wabi'yi en çok, gri, siyah ve kahverengi gibi renklerde bulabilirdi insan. [sf 292]

1900'lerde yaşamış Japon romanci Natsume Soseki bir ara Ingiltere'yi ziyaret etmiş, kendisinin güzel bulduğu şeylerden pek azının Ingilizlere hitap ettiğini anlayınca ne kadar şaşırdığını gezi notlarında şöyle dile getirmişti: 'Birini yağan karı seyretmeye davet ettim, bana güldüler. Bir başka sefer, Ay'ın Japonların duygularını ne kadar derinden etkilediğini söyledim, beni dinleyenlerin yüzünde bir şaşkınlık ifadesi belirdi... lskoçya'da görkemli bir evde kaliyordum. Bir gün evin sahibiyle bahçede yürürken, iki yanı ağaçlarla kaplı patikaların kalın bir yosun tabakasıyla kaplanmış olduğunu fark ettim. İltifat olsun diye 'bu patikaların ne kadar hoş, yaşlanmış bir hali var,' dedim. Evin sahibi ise en kısa zamanda bir bahçıvana bu yosunları temizleteceğini söyledi.' [sf 294]

Hiç yorum yok :

Yorum Gönderme

Burası sukûnetin hakim olduğu, tenha bir kütüphane. İçinden geçenleri fısılda ki orada olduğunu bileyim.