Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: Mayıs 2010
Sayfa Sayısı: 103
Güneşi Uyandıralım'ı okuduğumda yaşadığım hayal kırıklığını üst seviyelere taşıyan kitap. Aslında bu kitabın Şeker Portakalı'nın devamı olduğunu da düşünmüyorum. Gum, Zeze'ye yakın bir karakter ama evlatlık olduğu ailenin bireylerinde anlaşılmaz bir artış ve önceki kitaplara uymayan tuhaf ayrıntılar var.
İkinci kitabın sonunda Zeze yirmili yaşlarına yaklaşıyor ve eğitimini tamamlayarak gerçek ailesinin yanına dönüyordu. Bu kitapta tekrar ablası Gloria ve küçük kardeşi Luis'le birlikte olacağını, onları kaybettiği zamanları anlatacağını düşünürken tamamen alakasız bir hikayeyle karşılaştım.
Delifişek'in önsözünde, yazarın bu kitabını çok sevdiği, hayatında çok ayrı bir yere koyduğundan bahsediliyor. "Devrimci" yönünü anlatıyormuş. Olay bütünlüğü ve hikaye dizimi bile olmayan, sadece baş karakterin tutkularından vazgeçmeye çalışmasını ve bunda muvaffak olamayışından duyduğu sıkıntıyı ve bencilliğini anlatan böylesi zayıf bir romana nasıl bir değer vermiş olabilir, bilmiyorum. Madem böyle bir kitap yayınlayacaktı, bunu Zeze'nin ismi üzerinden yapmasaydı en azından.
Kısaca Şeker Portakalı'nı seviyorsanız Deli Fişek'i okuyup da hiç canınızı sıkmayın diyorum.
.
.
jose mauro de vasconcelos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jose mauro de vasconcelos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Mart 2011 Perşembe
15 Mart 2011 Salı
GÜNEŞİ UYANDIRALIM_Jose Mauro De Vasconcelos
Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: Ekim 2010
Sayfa Sayısı: 271
Şeker Portakalı 'nın devam kitapları olduğunu öğrendiğimde çok heyecanlanmıştım. Sevgili, tatlı, küçük Zeze'nin biraz daha büyüdüğünde hayatında neler olup bittiğini hemen okumak isteyince, listemdeki okunacak tüm kitapları bir tarafa koyup başladım Güneşi Uyandıralım'a. Aslında içimde bir endişe de vardı. Çok sevilen, kalbinizi sarıp sarmalayan romanların üzerine gittiğinizde o tatlı siluetin toz bulutu gibi bir anda çöküverdiğini bilmez değildim. Öte yandan merakım okumaya zorluyordu beni. Böyle düşüncelerle kitabın ilk birkaç sayfasını geçtim.
"Güneşi Uyandıralım'ın başında Zeze, evinden ayrılıyor ve başka bir kente, eğitimine yardımcı olmaları için evlatlık verildiği ailenin yanına gidiyor. Tüm sevdiği şeylerden uzağa düşen kahramanımız, minik yüreğini dolduracak yeni düşler kuruyor kendine. Adam ismini verdiği, kalbine yerleşen ve ona yoldaşlık eden kurbağası, geceleri odasına gelerek onu bir baba şefkatiyle saran film artisti Maurice Chevalier ve okuldaki koruyucusu, sevgili öğretmeni Fayolle var artık hayatında. Yine her zamanki gibi ele avuca sığmaz halleriyle, bir sarkaç gibi mutluluk ve mutsuzluk arasında gidip gelen Zeze'nin artık yavaş yavaş büyüyüp adam olması gerekiyor. "
Başından bir miktar okuduktan sonra kitapta çakılıp kaldım ve uzun bir müddet okuyamadım. Sanırım Şeker Portakalı'ndaki safiyâne duygu yoğunluğunun devam etmesini beklediğim için karşılaştığım satırlar beni hayalkırıklığına uğratmıştı. Yeni ailesinin Zeze'ye nasıl davrandığı bile muallakken, tamamen Adam, Maurice ve okul üzerinden yürüyen bir hikayeye dönüşmüştü kitap. Sanki sadece yazılması gerektiği için yazılmış, Şeker Portakalı'nda okuyucunun sevdiklerine benzer motifler sayfalara serpiştirilmiş gibiydi.
Güneşi Uyandıralım'ı bitirdiğimde bu devam kitabından niçin uzun bir zaman haberdar olmadığımı daha iyi anladım. Okuyacaksanız Şeker Portakalı gibi her satırından ayrı keyif alınabilecek bir kitap olmadığını bilmenizde fayda var diyorum.
20 Ocak 2011 Perşembe
ŞEKER PORTAKALI_Jose Mauro De Vasconcelos
Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2001
Sayfa Sayısı: 207
Ölüm mukadder olmasa hayatın değeri ne olurdu? Sevgili Deniz, Virginia Woolf'un en sevdiğim kitabı Jacob'un Odası üzerine yazarken "Arka kapağı okuduğunuz an Jacob'un öleceğini öğreniyorsunuz. Bu duygu ile okumaya başladığınız için, içinize kocaman bir hüzün yerleşiyor. İlk sayfalarda çocukluğunu okuduğunuz bu gencin hayatına şahit olurken ölümüne nasıl adım adım yaklaştığını biliyorsunuz ama elinizden bir şey gelmiyor. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Öleceğimizi bile bile aşık oluyoruz, mutlu oluyoruz, deliler gibi eğleniyoruz, kahkahalarla gülüyoruz." demişti. Geçenlerde Şeker Portakalı'nı yeniden okurken onun bu sözlerini hatırladım sık sık, çünkü kitabın önsözünde adların sıralandığı bir "Ölülerime" ithaf bölümü var. O kısmı okuyunca Vasconcelos'un kendi hikayesini anlattığı Şeker Portakalı bambaşka bir hal alıyor. Ablası Gloria 24 yaşında intihar etmiş ve çok sevdiği küçük kardeşi Luis de genç yaşta hayatını kaybetmiş. Bunları öğrendikten sonra Şeker Portakalı'nı okurken Gloria'nın minik Zeze'yi herkese karşı koruyup kollaması, Luis'in ona olan hayranlığı ve sevgisi daha fazla yüreğinize dokunuyor.
Arkakapak yazısında Jose Mauro de Vasconcelos oniki günde yazdığı kitabı için; "Onu yirmi yıldan fazla taşıdım yüreğimde." diyor. 48 yaşındayken, çocukluğuna dair bunca ayrıntıyı, duyguyu ve olayı böyle canlı bir dille yazabilmesi için hakikaten kitabın içinde bahsi geçtiği ölçüde çok kuvvetli bir hafızaya sahip olması gerek. Öyle güzel anlatıyor ki..
Şeker Portakalı'nın en sevdiğim tarafı, küçük bir çocuğun, Zeze'nin hikayesini anlatırken bunu sömürüye kaçmayan bir duygusallıkla yapmasının yanısıra hayli gerçekçi bir bakış açısıyla yansıtması. Aile içinde, kardeşler arasında olup bitenler, kavgalar-tartışmalar, iyilik ve kötülükler birbiri ardına sıralanıyor. Bazen birbirinden nefret ettiğini sanacak kadar şiddetli duygular hissetsen de aslında nasıl da derinden, sarsılmaz-kopmaz bağlarla sarılı olduğun anne-baban, abin, ablan ve kardeşlerin..
Brezilya'da çok çocuklu yoksul bir ailenin oğlu Zeze, kocaman bir yüreğe ve kabına sığmayan haşarı düşüncelerle dolu bir kafaya sahip. Onun hayatın kendisi gibi hüzün ve sevinçlerle dengelenen hikayesini mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Jose Mauro de Vasconcelos'un harikulade kitabı Şeker Portakalı'nın devamı için Güneşi Uyandıralım ve Delifişek kitaplarına da bakabilirsiniz.
Basım Yılı: 2001
Sayfa Sayısı: 207
Ölüm mukadder olmasa hayatın değeri ne olurdu? Sevgili Deniz, Virginia Woolf'un en sevdiğim kitabı Jacob'un Odası üzerine yazarken "Arka kapağı okuduğunuz an Jacob'un öleceğini öğreniyorsunuz. Bu duygu ile okumaya başladığınız için, içinize kocaman bir hüzün yerleşiyor. İlk sayfalarda çocukluğunu okuduğunuz bu gencin hayatına şahit olurken ölümüne nasıl adım adım yaklaştığını biliyorsunuz ama elinizden bir şey gelmiyor. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Öleceğimizi bile bile aşık oluyoruz, mutlu oluyoruz, deliler gibi eğleniyoruz, kahkahalarla gülüyoruz." demişti. Geçenlerde Şeker Portakalı'nı yeniden okurken onun bu sözlerini hatırladım sık sık, çünkü kitabın önsözünde adların sıralandığı bir "Ölülerime" ithaf bölümü var. O kısmı okuyunca Vasconcelos'un kendi hikayesini anlattığı Şeker Portakalı bambaşka bir hal alıyor. Ablası Gloria 24 yaşında intihar etmiş ve çok sevdiği küçük kardeşi Luis de genç yaşta hayatını kaybetmiş. Bunları öğrendikten sonra Şeker Portakalı'nı okurken Gloria'nın minik Zeze'yi herkese karşı koruyup kollaması, Luis'in ona olan hayranlığı ve sevgisi daha fazla yüreğinize dokunuyor.
Arkakapak yazısında Jose Mauro de Vasconcelos oniki günde yazdığı kitabı için; "Onu yirmi yıldan fazla taşıdım yüreğimde." diyor. 48 yaşındayken, çocukluğuna dair bunca ayrıntıyı, duyguyu ve olayı böyle canlı bir dille yazabilmesi için hakikaten kitabın içinde bahsi geçtiği ölçüde çok kuvvetli bir hafızaya sahip olması gerek. Öyle güzel anlatıyor ki..
Şeker Portakalı'nın en sevdiğim tarafı, küçük bir çocuğun, Zeze'nin hikayesini anlatırken bunu sömürüye kaçmayan bir duygusallıkla yapmasının yanısıra hayli gerçekçi bir bakış açısıyla yansıtması. Aile içinde, kardeşler arasında olup bitenler, kavgalar-tartışmalar, iyilik ve kötülükler birbiri ardına sıralanıyor. Bazen birbirinden nefret ettiğini sanacak kadar şiddetli duygular hissetsen de aslında nasıl da derinden, sarsılmaz-kopmaz bağlarla sarılı olduğun anne-baban, abin, ablan ve kardeşlerin..
Brezilya'da çok çocuklu yoksul bir ailenin oğlu Zeze, kocaman bir yüreğe ve kabına sığmayan haşarı düşüncelerle dolu bir kafaya sahip. Onun hayatın kendisi gibi hüzün ve sevinçlerle dengelenen hikayesini mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Jose Mauro de Vasconcelos'un harikulade kitabı Şeker Portakalı'nın devamı için Güneşi Uyandıralım ve Delifişek kitaplarına da bakabilirsiniz.
16 Ekim 2010 Cumartesi
JAPON SARAYI_Jose Mauro de Vasconcelos
Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: Ekim 2009
Sayfa Sayısı: 98
Şeker Portakalı'nı okuyup sevdiyseniz, ondan daha kısa, az ve hafif ama benzer lezzetteki bu öyküden de keyif alacaksınız demektir.
Japon Sarayı, çocukluğundan kalma hayaletleriyle bir pansiyon odasında yaşayan, içinde bulunduğu şehrin sokaklarında düşler kurarak gezen bir ressamın, Pedro'nun hikayesini anlatıyor. Ona hoşgörüyle gülümseyen bir evsahibesi ve atölyede yaptığı resimlere kıymet veren ustasından başka kimsesi olmayan bu genç adam, bir Nisan ikindisinde, her zaman gitmek alışkanlığında olduğu parkın banklarından birinde hayallere dalmışken Japon giysileri giymiş, çekik gözlü bir adamın yanına oturduğunu farkeder.. Yabancı biraz konuştuktan sonra ona, yeryüzünde herkesin göremeyeceği harikalardan biri olan Japon Sarayı'ndan bahsedince ressam, orayı muhakkak görmek istediğini söyler. Pedro ve yeni arkadaşı Japon Sarayı'na doğru yola çıkarlar.. Kitap o güzelim hayal mekanında ressamı bekleyen bir Japon prensi ve onun ilginç güçleriyle gelişen olayların ardından, hüzünlü ama mutlu bir şekilde son bulur.
Biraz mecburiyetten, biraz tesadüfen elime geçen bu kitabı tebessüm ederek okudum. Yaşınızın derdinde değilseniz, uyumadan önce sizi içinde bulunduğunuz alemden alıp götürerek bir parça mutlu edebilecek, güzel bir hikaye Japon Sarayı. Gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.
.
Basım Yılı: Ekim 2009
Sayfa Sayısı: 98
Şeker Portakalı'nı okuyup sevdiyseniz, ondan daha kısa, az ve hafif ama benzer lezzetteki bu öyküden de keyif alacaksınız demektir.
Japon Sarayı, çocukluğundan kalma hayaletleriyle bir pansiyon odasında yaşayan, içinde bulunduğu şehrin sokaklarında düşler kurarak gezen bir ressamın, Pedro'nun hikayesini anlatıyor. Ona hoşgörüyle gülümseyen bir evsahibesi ve atölyede yaptığı resimlere kıymet veren ustasından başka kimsesi olmayan bu genç adam, bir Nisan ikindisinde, her zaman gitmek alışkanlığında olduğu parkın banklarından birinde hayallere dalmışken Japon giysileri giymiş, çekik gözlü bir adamın yanına oturduğunu farkeder.. Yabancı biraz konuştuktan sonra ona, yeryüzünde herkesin göremeyeceği harikalardan biri olan Japon Sarayı'ndan bahsedince ressam, orayı muhakkak görmek istediğini söyler. Pedro ve yeni arkadaşı Japon Sarayı'na doğru yola çıkarlar.. Kitap o güzelim hayal mekanında ressamı bekleyen bir Japon prensi ve onun ilginç güçleriyle gelişen olayların ardından, hüzünlü ama mutlu bir şekilde son bulur.
Biraz mecburiyetten, biraz tesadüfen elime geçen bu kitabı tebessüm ederek okudum. Yaşınızın derdinde değilseniz, uyumadan önce sizi içinde bulunduğunuz alemden alıp götürerek bir parça mutlu edebilecek, güzel bir hikaye Japon Sarayı. Gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.
.
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)




