haruki murakami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haruki murakami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2021 Çarşamba

UYKU Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap 
Basım Yılı: Şubat 2016
Sayfa Sayısı: 90

Görünürde sıkıcı, metaforlarını çözmeye başladığınızda hayranlık uyandıran bir hikaye olarak bahsedilen, Murakami'nin ilginç öykülerinden biri. 

Uyku, birdenbire uyuyamaz hale gelen fakat günler geçmesine rağmen bununla ilgili hiçbir sıkıntı hissetmeyen evli, çocuklu bir kadının hayatından bir kesiti anlatıyor. 

Yemek hazırlama sahneleri, tekdüze evlilik hayatı v.b. yanlarıyla bana biraz Zemberekkuşu'nun Güncesi'ni hatırlattı. 

Artık uyuyamaz hale geldiğim ilk geceyi çok net hatırlıyorum. O gece kötü bir rüya gördüm. Çok karanlık, insanın tenine yapışıp kalan bir rüya. Rüyanın içeriğine varana kadar anımsamıyorum. Hatırladığım, telimde bıraktığı uğursuz dokunuş hissiydi. Bir rüyanın en önemli yerinde uyandığım. Rüyanın içerisinde biraz daha kalacak olursam, geri dönmem mümkün olmayacağı tehlikeli noktada, gizli bir el tarafından geri çekilivermiş gibi, gözlerimi aniden açıverdim. Uyandıktan sonra bir süre sesli sesli soluk alıp verdim. Ellerim, ayaklarım uyuşmuş, doğru düzgün hareket etmiyordu. Bir süre kımıldamadan durdum. Sanki bir mağaranın boşuna asılı duruyor gibiydim. Yalnızca kendi soluklarım yankılandı durdu. [sf 25]

Acaba en son ne zaman bir kitabı baştan sona okuyabildim? Bir de, acaba hangi kitaptı okuduğum? Ne kadar düşündüysem de o son kitabın adı aklıma gelmedi. İnsanın yaşamı nasıl oluyor da böylesine değişip, tam tersi bir hal alabiliyor, dedim içimden. Bir zamanlar tutkuyla, durmaksızın kitap okuyan o eski ben nereye gitmişti acaba? O yılların, o anormal denebilecek şiddetteki tutkunun anlamı neydi benim için? [sf 40]

Koltuğa oturup, kaldığım yerden Anna Karenina’yı okumaya başladım. Tekrar okuyunca anladım ki belleğimde Anna Karenina'da anlatılanlarla ilgili neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Karakterleri, sahneleri, neredeyse hiç anımsamıyordum. Tamamen farklı bir kitap okuduğum hissine kapıldım. Ne tuhaf, dedim içimden. İlk okuduğumda çok etkilendiğimden şüphem yoktu, ama sonuçta, aklımda hiç yer etmemişti. Yaşamış olmam gereken duygulanımlar, içimi titreten, kabaran hisler belli ki tamamen silinip gitmişti. [sf 45]

Kocamın uykuya daldığından emin olunca, oturma odasındaki koltuğa oturup kitabımı açıyordum. İlk bir hafta boyunca Anna Karenina‘yı üst üste üç defa okudum. Tekrar tekrar okudukça yepyeni şeyler keşfediyordum. Bu dev roman çok farklı keşifler, çok farklı gizemlerle doluydu. İçiçe geçirilmiş kutular gibi, dünyanın içinde küçük başka bir dünya, o küçük dünyanın içinde daha da küçük dünyalar vardı. Dahası bu dünyalar birbirine geçmiş halde başlı başına bir evreni oluşturuyordu. Bu evren kadim zamanlardan beri oradaydı ve okurun keşfetmesini bekliyordu. Bir zamanlar ben, bu evrenin hepi topu küçük bir kırıntısını kavrayabilmiştim. Fakat artık, net olarak görüyor ve anlıyordum. Tolstoy adlı yazarın orada ne anlatmaya çalıştığını, okurların bu kitaptan ne kapmasını istediğini, vermeye çalıştığı mesajı nasıl da organik bir şekilde kristalleştirerek bir roman haline getirdiğini ve bu romandaki nelerin sonuçta yazarın ötesine geçtiğini… Artık görebiliyordum. [sf 70] 

Hangi istasyona ayarladıysam, hepsi can sıkıcı Japonca rock müzikler çalıyordu yalnızca. İnsanın dişlerin çürütecek kadar tatlı sözlerle dolu vıcık vıcık aşk şarkıları.[sf 84]

4 Ekim 2021 Pazartesi

DOĞUMGÜNÜ KIZI Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap 
Basım Yılı: Mayıs 2019
Sayfa Sayısı: 65

Yirminci doğumgününde vardiyasını değiştireceği kız hasta olduğu için restorandaki garsonluk işine devam etmek durumunda kalan genç bir kız, müdürün hergün yemek çıkardığı fakat o güne dek ondan başka kimsenin görmediği restoran sahibi ve gerçekleşeceğine inanılan bir doğumgünü dileği..

Doğumgünü Kızı'nın gizemli, masalsı bir havası var. Ve içerisinde şahane çiçek illüstrasyonları bulunuyor. Bu hikaye de ciltli fakat şömizsiz basılmıştı ki, hem muhafaza etmesi daha kolay hem de daha hoş görünüyor diye düşünüyorum. 

...yaşananların bir hayal olduğunu düşünüyorum bazen. Sanki bir şey olmuş ve ben gerçekte olmamış şeyleri olmuş gibi hayal etmişim gibi. [sf 53]

Yüksek sesle gülünce yüzündeki solgun gülümsemenin gölgesi de kayboluverdi. [sf 57]

FIRIN SALDIRISI Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Egmont
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 75

Bir kitapta toplanıp basılabilecek hikayelerin, tek tek ciltli ve illüstrasyonlu olarak yayınlanmasına tepki gösterenler olsa da Murakami'nin Uyku, Tuhaf Kütüphane, Fırın Saldırısı ve Doğumgünü Kızı hikayelerinin böyle özel basımlı hallerini okumanın keyifli olduğunu düşünüyorum. Bu hikayelerin içinde bulunduğu After the Quake, Elephant Vanishes gibi hikaye derlemeleri de bir gün tamamen çevrilip yayınlanır belki.

Kadın ayçörekleri ve hamur kızartmasına bakmaya devam ediyordu. Bir tuhaflık var. Hiç doğal durmadı. Ayçöreği ile hamur kızartması asla yan yana konmamalı, diye düşünüyordu sanki. İki ayrı ekmek türünün farklı ideolojisi olduğunu hissediyor gibiydi. [sf 15]

Bu tuhaf eksiklik duygusu - var olmamanın varoluşsal gerçeği- yüksek bir kulenin en tepesine çıkıldığında hissedilen, bedeni felç eden korku gibiydi. [sf 37]

Kül tablasının yanında altı adet açma halkası, denizkızından dökülmüş pullar gibi duruyordu. [sf 45]


1 Ekim 2021 Cuma

TUHAF KÜTÜPHANE Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap 
Basım Yılı: Aralık 2016
Sayfa Sayısı: 62

Kütüphaneye okuduğu kitapları teslim edip merak ettiği birkaç tanesini almak için giden genç bir çocuk, 107 numaralı odadaki yaşlı adam, bodrumdaki Koyun Adam, güzel bir genç kız ve sığırcık kuşu, deri ayakkabılar, tatlı çörekler, bilgiyle dolu lezzetli beyinler ve çocuğun onu endişeyle bekleyecek olan annesi.. 

Tuhaf Kütüphane, tadımlık, kısa bir hikaye. Sahilde Kafka ile Haşlanmış Harikalar Diyârı ve Dünyanın Sonu romanlarını anımsatan küçük bir kapsül gibi. İki romanı da hayli keyifle okumuştum. 

'Sen sesli konuşamıyor musun?' diye sordum kıza.
'Hayır, küçükken ses tellerimi tahrip ettiler.'
'Tahrip mi ettiler?' dedim hayretle. 'Kim yaptı bunu?'
Kız bu sorumu yanıtlamadı. Tatlı bir şekilde gülümsedi sadece. Öylesine neşe saçan bir gülümsemeyideki etrafımdaki havanın inceldiğini hissettim. [sf 30]

Labirentlerin zor yanı, seçtiğin yolun doğru olup olmadığını, sonuna kadar gitmeden bilememendir. Sonuna kadar ilerleyip de yolu karıştırdığını anladığında, geri dönüp baştan başlamak için çok geç olabilir. İşte labirentlerin sorunlu noktası da budur. [sf 52]

28 Eylül 2021 Salı

KOŞMASAYDIM YAZAMAZDIM Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap 
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 171

Murakami'nin kurgu dışı, konuşur gibi yazdıklarını okumayı
 -maraton koşusuna hazırlanmak gibi hiç alakasız bir konudan bahsetse dahi- eğlenceli buluyorum. Hayatını böyle bir disipline sokmasının yazma konusundaki becerisine nasıl bir etkisi olduğunu anlatıyor. 

Roman yazmanın sağlıksız bir eylem olduğu doğrultusundaki kanıya, temelde katılmıyorum. Biz roman yazmaya çalıştığımızda, yani cümleleri kullanarak bir öyküyü ortaya çıkartmaya çalıştığımızda, insanlığın temelinde bulunan zehir gibi bir şeyi istemesek de çekip çıkarır, görünür kılarız. Yazarlar az çok zehire maruz kalır. Tehlikenin farkında olarak ustalıkla bu zehri etkisiz kılmak durumundadırlar. Bu zehir işin içine girmediği sürece, gerçek anlamda yazma eylemi ortaya konulamaz çünkü (tuhaf bir benzetmeyle söyleyecem, ama balon balığının zehirli kısmının aynı zamanda en lezzetli kısmı olmasıyla tıpatıp benzeyen bir durum galiba). Bunun, ne şekilde düşünürsek düşünelim, sağlıklı bir eylem olduğu söylenemez herhalde.

Kısacası sanatsal eylem; özünde, ortaya çıkış şekline bakıldığında, sağlıksız, antisosyal unsurları bünyesinde barındırır. Ben bunu rahatlıkla kabul edebilirim işte bu yüzden yazarlar (sanatçılar) arasında gerçek yaşantısında toplumu dışlayan, hatta asosyal tavırlar içerisine giren insanlar az değildir. Bunu da anlayabilirim. Aynı zamanda böylesi bir durumu da asla reddetmeye kalkmam.

Fakat düşünüyorum da, uzun süre profesyonel olarak roman yazmayı sürdürmeyi diliyorsak, içeride yatan böylesi tehlikeli (bazi durumlarda can alıcı da olabilir) o zehirli öze direnmek için kendimize ait bir bağışıklık sistemi oluşturmamız gerekir. Böylelikle daha güçlü ve doğru bir şekilde zehrin üstesinden gelebiliriz. Farklı bir deyişle, daha güçlü bir öykü ortaya çıkarır hale gelebiliriz. Sonra kendi bağışıklık sistemimizi oluşturup, uzun süre ayakta tutabilmek için az buz sayılamayacak bir enerji de gereklidir. Bir yerlerden o enerjiyi bulmak zorundayızdır. Hem kendi vücudumuzun gücü dışında bu enerjiyi başka nereden bulabiliriz ki?

Yanlış anlaşılmasını istemem, ama bu yöntemin bir yazar içine yegâne doğru yol olduğunu iddia ediyor değilim. Edebiyatta çok farklı türden anlatılar olduğu gibi, yazarlar arasında da farklı türden yazarlar vardır. (…)

Gerçekten sağlıksız olan şeylerle uğraşmak için insanlar mümkün olduğunca sağlıklı olmak zorundadır. Bu benim tezim. Yani sağlıksız bir ruh bile, yine sağlıklı bir vücuda gereksinim duyar. Bir paradoks gibi gelebilir. Fakat bu, profesyonel yazar olduktan sonra edindiğim, kendi bedensel deneyimlerimle hissettiğim bir durum. Sağlıklı ve sağlıksız dediğimiz, asla iki ayrı kutupta yer almaz. Birbirini zıddı şeyler de değillerdir. Bunlar birbirini tamamlar. (…)

Gençlik zamanlarında mükemmel, güzel, güçlü eserler yazan yazarların, bir yaşı geçince koyu bir çürümüşlük rengiyle sarmalandıkları olur. Edebi bezginlik ifadesini tam oturduğu kendine özgü bir çökkünlük yaşarlar. Yazdıkları şeyler, eskisi gibi güzel olabilir. Ayrıca bu bezginlikte de kendince bir tat olabilir. Fakat yazma enerjisinin düştüğü, kim bakarsa baksın, açıkça görülür. Acaba bu, sanatçının vücut gücünün, uğraştığı zehri etkisiz hale getiremeyecek kadar zayıflaması sonucu olamaz mı, diye tahmin yürütüyorum. O güne kadar söz konusu zehri doğallıkla nötrleştiren fiziksel güç, belirli bir zirveyi geçtikten sonra, artık panzehir etkisini gitgide kaybetmiştir. Hal böyle olunca o eskiden beri sürdürdüğü öznel üreticiliğini sürdürmesi zorlaşır. Hayal gücü ve bunu ayakta tutan bedensel güç dengesi bozulmuştur. Geriye, o zamana kadar geliştirdiği teknik ve yöntemleri ustaca kullanarak, son demleri yaşamaktan, eskiden arta kalanları kullanarak bir şekle şemale sokmaktan başka yol kalmamıştır. [sf 98-101]

Profesyonel olarak yazı yazan insanların çoğu gibi ben de bir şeyleri düşünürken aynı zamanda yazarım. Düşündüğüm şeyleri metne dökmek yerine, metni oluşturarak meseleleri düşünürüm. Yazma işlemi aracılığıyla düşüncelerimi şekillendiririm. Tekrar yazıp düzeltmek yoluyla düşüncelerimi derinleştiririm. [sf 119]

Parçalar tamamen yerine oturup da manzaranın bütünü görünür hale gelince, ancak işte o an ilk kez bağımsız parçaların işlevi anlaşılır. Gecenin sona erip gökyüzünün aydınlanmasıyla, o ana kadar sadece hayal meyal görülen evlerin çatılarının şekli ve renklerinin net bir şekilde ortaya çıkışı gibi. [sf 155]

Dünyadaki genel kanı açısından bakacak olursak, hiç de doğru düzgün bir yaşantı diyemeyiz herhalde. Tuhaf, acayip insan, denildiğinde bundan şikayetçi olamayız. Bu yüzden bağlılık hissi gibi ağır bir ifade kullanmasam bile, insanın içini ısıtan bir çeşit ortaklık duygusu bizim aramıza koşulsuz olarak, ilkbahar sonlarında dağların zirvesini bezeyen uçuk renkler gibi varlığını korur. [sf 157]

28 Temmuz 2021 Çarşamba

MESLEĞİM YAZARLIK Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 207

Kısacık bir sürede okumuştum diye hatırlıyorum bu kitabı. Yeni bir şey söylemiyor elbette yazarlığa dair ama Murakami'nin romanlarını, öykülerini zevkle okuyan biri için onun bu konuya bakış açısını, hayatını bir yazar olarak nasıl kurduğunu da görmek hoş oluyor. 

Polonyalı şair Zbigniew Herbert şöyle demiş. 'Kaynağa ulaşmak için akıntıya karşı yüzmeli. Akıntıyla yüzüp giden şey çöptür sadece.' (Robert Harris, Aforizma, Sanctuary Yayıncılık). Oldukça cesaret verici bir cümle, değil mi ama? [sf 70]

Dünyamızda roman yazarı olmak isteyen birinin yapması gereken, çabucak bir sonuca varmak değil, mümkün olduğunca malzeme toplayıp biriktirmektir. Böylesi bir hammadi bolca biriktirme 'alanını', kişi içinde kurar. Yine de orada her şeyi tutmak, 'olduğu haliyle' her şeyi akılda tutmak, gerçekçi olursak, mümkün değildir. Hafıza kapasitemizin bir sınırı vardır. Bu yüzden orada en düşük düzeyde bir 'bilgi işlem yönetimi' gereklidir.

Çoğu durumda aklımda kalan şey, bir olayın (bir şeyin, bir görüntünün) çok ilgimi çeken birkaç ayrıntısıdır. Bütünü olduğu haliyle hafızada tutmak zor olduğundan (ezberlediğimi sandığım anda muhtemelen hemen unutuverdiğim için), oradaki özel, somut detaylardan bazılarını çekip çıkarır, onları sonradan hatırlaması kolay halde zihnimde tutmak için uğraşırım. İşte bu benim 'düşük bilgi işlem yönetimi'mdir.

Bunlar insana 'Aa!' dedirten somut, ilgi çekici ayrıntılardır. Pek çoğunu düzgün şekilde açıklamak mümkün değildir. Mantıkla örtüşmeyen, akla sığmayan, anlaşılmayan, gizemli şeyler olabilir. Böyle şeyleri toplar, üzerine basit bir etiket yapıştırıp (tarih, yer, durum) akıllı tutarım. Deyim yerindeyse, zihnimdeki kişisel dolabın çekmecelerine yerleştiririm. Elbette not kağıtları hazırlayıp onların üzerine yazsam da olur ama aklımda tutmak benim daha çok hoşuma gidiyor. Not defterini yanında taşımak zahmetli olduğu gibi bir kez harflere döküp rahatlayınca not ettiklerinin tümünü olduğu gibi unutmak da çok sık görülen bir durumdur çünkü. Aklıma bir sürü şeyi olduğu haliyle bıraktığımda silinmesi gerekenler silinir, kalması gereken kalır. Ben belimin içinde böylesi bir doğal seçilim olmasından da haz alıyorum. 

Sevdiğim bir anekdot var. Şair Paul Valéry, Albert Einstein ile yaptığı söyleşisinde, 'Aklınıza aniden  gelen iyi bir fikri yazmak için yanınızda not defteri taşıyor musunuz?' diye sormuş. Bu soru üzerine Einstein'ın yüzünde nazik ama çok şaşkın bir ifade belirmiş. 'Yoo öyle bir gereksinimim olmuyor. Aklıma aniden iyi bir fikir gelmiyor çünkü' diye yanıtlamış.

Tam da öyle, benim de 'Şimdi burada bir not defteri olsaydı keşke' diye düşündüğüm bir durum bugüne dek neredeyse hiç olmadı. Dahası gerçekten önemli bir şey bir kez aklınıza gelince pek o kadar kolay da unutulmaz. [sf 82]

1 Mart 2021 Pazartesi

SPUTNİK SEVGİLİM Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 224

Murakami'nin klasik kurgu dünyasına iyi bir örnek: Sputnik Sevgilim. Karakterlerinin hayatlarını sonsuza dek değiştiren büyük olaylar, kayboluşlar, arayışlar v.s. diğer romanlarına benzese de, bu kitabın oldukça düzenli ve sade bir olay örgüsü var. Ana karakterlerinin haricinde yan hikayeler kurmadığı için -ki bu, mesela Zemberekkuşu'nun Güncesi'ni sürekli bölen şeylerden biriydi- derli toplu bir şekilde ilerlerleyip bitirebilmek okur açısından hoş bir his veriyor. 

Anlatıcı var; adını bilmediğimiz bir genç adam, üniversitede tanıştığı, yazar olmak isteyen Sumire'yle yakın arkadaşlar ve Sumire de Myu adında orta yaşlı bir kadına hayranlık duyuyor. Roman, bu üç kişinin ilişkileri üzerinden pek bir tarafa sapmadan Japonya, İtalya ve Yunanistan'da dolaşıyor, nihayetinde yine Japonya'da bitiyor. 

Yazarın donuk, soğuk kitaplarından biri değil, özellikle Sumire'nin şahsında yazarlık üzerine konuştuğu bölümler hayli ilginç detaylar içeriyor. O kadar çok yerini işaretlemişim ki, okuyalı uzun zaman olmasına rağmen Gece Kütüphanesi’ne bu alıntıları eklemeye bir türlü zaman ayıramıyordum. Nihayet yayınlanabileceği için memnunum.

Bir kez konuşmaya başladı mı susmak bilmezdi, ama aklının uyuşmadığı kişilerin yanında (diğer bir değişle dünyadaki insanların tamamına yakını karşısında) ağzını bıçak açmazdı. [sf 13]

Kuzeniyle samimi olmadığı gibi (hatta ondan hiç haz etmezdi) birinin düğününe katılmak da Sumire için işkenceyle eşdeğerdi, ancak bu kez bazı durumlardan dolayı kaçamamıştı. [sf 16]

Akşam on olunca masa başına geçerdi. Sıcak kahveyle doldurduğu demlik ile büyük bir kupayı (ona doğum gününde armağan ettiğim, üzerinde Snufkin'in resmi olan), Marlboro paketini, cam kül tablasını önüne koyardı. Elbette elektrikli daktiloyu da.

Orada derin bir sessizlik ve yalnızlık vardı. Zihni, bir kış gecesindeki gök kadar berraktı. Büyükayı ve Kutup yıldızı da kendi yerlerinde sabit halde parlamaktaydı. [sf 20]

sanki aslında bir şeyleri tekme atıp onu havaya savurmak istiyor muş. Etrafta uygun bir şey bulamamış, bu yüzden de çaresiz bir şekilde bana soru yöneltmiş gibiydi-en azından ben böyle algılamıştım.

Ben ve Sumire, birbirimize benziyorduk. Her ikimizde nefes alıp verir gibi doğal bir halde, tutkuyla kitap okuyorduk. Her boş anımızda sessiz bir köşe bulup bir başımıza sayfaları çeviriyorduk. Japon romanlarını da, yabancı romanları da okuyorduk, yeter ki entelektüel heyecan versin; elimize geçen her şeyi okuyorduk. Kütüphanelere gidiyor, Kanda’daki ikinci el kitap dükkanlarını bulunduğu caddeye gittiğimizde tüm günümüzü orada hiç sıkılmadan geçirebiliyorduk. Kendimi hariç tutarak söylersem, böylesine tutkuyla, böylesine yoğun ve çok roman okuyan birine rastlamamıştım; Sumire içinde aynıydı bu durum. [sf 22]

Ancak bazı problemli yanları olsa da, onu yazdıklarında kendine özgü bir yenilik vardı ve kendi içindeki önemli şeyleri dürüstçe aktarma niyeti hissediliyordu. En azından bir başkasının yazım tarzını taklit etmiyordu, kolaya kaçarak yazdıklarını daha küçük ve değerli metinlere dönüştürmeye çalışmıyordu. [sf 23]

Hep yaptığımız gibi, İnagoşira Parkı'nda bir bankta yanyana oturuyorduk. Sumire'nin en sevdiği banktı bu. Önümüzde göl uzanıyordu. Rüzgârsız bir gündü. Göle düşen ağaç yaprakları su yüzeyine sıkıca yapışmış gibi duruyorlardı. Biraz uzağımızda açıkta bir ateş yakılmıştı. Havaya sona ermek üzere olan güzün kokusu karışmıştı, uzaktan kulakları rahatsız eden bir ses geliyordu. [sf 25]

Bir anda farkına vardı Sumire. Şüphe yok (buz soğuktur, gül kırmızı). Ve bu aşk beni sürükleyip bir yerlere götürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki ondan kendimi korumam neredeyse olanaksız. Bana tek bir seçme hakkı bile verilmiş değil çünkü. Sürüklenip götürüldüğüm yer bugüne değin hiç görmediğim özel bir dünya olabilir. Belki de çok tehlikelidir. Orada gizlenmiş olan şeyler beni derinden, öldürücü şekilde yaralayabilir. Şimdi sahip olduğum her şey elimden çıkıp gidebilir. Ama artık dönüş yok. Kendimi bu akıntıya bırakmak dışında bir şey yapamam. Yanıp kül olsam da, yok olup gitsem de. [sf 34]

Myu sanki cevabı ondan bekler gibi Sumire'nin gözlerinin içine baktı. Derin, dimdik bir bakıştı bu. O bir çift gözbebeğinin derinlerinde, bir dereyi hızla kat eden birkaç sessiz akıntı yarışıyordu adeta. Bu akıntıların oluşturduğu dalgaların durulması için zaman gerekti.[ sf 57]

Benim hakkımda benden daha fazlasını anlatabilecek birisi bu dünyanın hiçbir yerinde yok. Ancak ben kendimi anlatırken, anlatılan benin bazı özellikleri kaçınılmaz olarak anlatıcı ben tarafından -değer yargısı, algı derecesi, gözlem yeteneği, çeşitli gerçekçi çıkarımlar açısından- seçilip ayıklanacak. Öyle olunca da, anlatılan 'ben' aslında ne kadar nesnel gerçekliği yansıtacak acaba? Buna çok takılıyorum. Aslında çok eskiden beri aklımı kurcalıyor da diyebilirim.

Ne var ki, dünyadaki pekçok insan böyle bir korku ya da endişeyi neredeyse hiç hissetmiyor gibi. Yeri gelince, şaşılacak denli açık yüreklilikle kendilerinden söz etmeye kalkıyorlar. Sözgelimi, 'Ben aptallık derecesinde dürüst ve açık bir insanım' ya da 'Ben çok hassas biriyim ve dünyayla ulaşamıyorum' veya 'Ben karşımdakinin yüreğini anlamakta becerikli biriyim' gibi şeyler çıkıyor ağızlarından. Ancak ben 'hassas' insanların başkalarını incittiklerini defalarca gördüm. 'Dürüst ve açık' insanların, istediklerini almak için işlerine geldiği gibi davrandıklarını gördüm. 'Karşısındakinin yüreğindekileri anlamakta becerikli' olan kişilerin hiç de içten olmayan övgülere kolayca kandıklarını gördüm. Bu durumda bizler kendimiz hakkında gerçekte ne biliyor olabiliriz ki? [sf 65]

Ne denli acı veren bir durum olsa da, Sumire ile birlikte geçirdiğimiz zaman benim için çok değerliydi. O yanımda olunca, yalnızlık denen o somut duyguyu bir süreliğine unutabiliyordum. O benim bulunduğum dünyanın sınırlarını genişletiyor, derin derin nefes almamı sağlıyordu. Bunu yapabilen tek kişi oydu. [sf 69]

Sanırım şimdi sen kendini bir anlamda yeni bir kurmaca yapının içine oturtmaya çalışıyorsun. Bununla çok meşgul olduğundan duygularını cümlelere dökme ihtiyacı duymuyorsun belli ki. Ya da kısacası, vaktin kalmıyordur yazmaya. [sf 73]

Bazen çok daralıyorum. Sanki bütün yapı darmadağın olmuş. Çekim gücüyle artık bağın kalmamış, uzayın kapkara boşluğunda tek başına savruluyormuşsun gibi bir duygu. Hangi yöne gittiğimi bile bilmiyormuşum gibi. [sf 74]

Nasıl desem, sanki ben ben değil de farklı biriymişim gibi tuhaf bir duygu içindeyim aynı zamanda. Açıklamakta yetersiz kalıyorum değil mi? Hani sen deliksiz uyurken birisi çıkıp gelmiş, seni önce parçalara ayırmış, sonra da hızlı bir şekilde parçaları birleştirmiş gibi bir duygu desem anlaşılır olur mu? Anlıyor musun beni? [sf 82]

Telefonda duyulan ses uzaklardaki cansız bir varlık tarafından bozuluyormuş gibi geliyordu, yine de sesindeki heyecan yeterince hissediliyordu. Katılaşmış sert bir şey, sanki kuru buz bulutu gibi ahizeden odaya yayılarak beni kendime getiriyordu. [sf 91]

Otlaktaki otlar ne denli uzarsa uzasın artık umrumda değil. Ot kümelerinin üzerine sırtüstü yatarak gökte sürüklenen beyaz bulutları izliyorum. Kendimi o bulutların sürüklenip gidişine bırakıyorum. Keskin ot kokusuna, esen rüzgârın fısıltısına teslim ediyorum yüreğimi. Ne bilip ne bilmediğimi -hatta bunların arasındaki farkı bile- artık hiç mi hiç umursamıyorum.

Hayır, öyle değil. Bunları en başından beri umursamıyordum aslında. Daha kesin ifade etmeliyim. Kesin. Kesin.

Düşününce, bildiğim (bildiğimi düşündüğüm) şeyleri, önce bunları 'bilinmeyen' şeyler olarak cümle haline sokuyorum, bu benim yazmak için birinci kuralım. 'Ee.ben bunu biliyorum. Bunları yazmak için özellikle zaman ve gayret sarf etmeye gerek yok' diye düşünmeye başlayınca iş orada biter işte. Sanırım hiç bir yere varamam o zaman. Somut örnek verirsem, etrafımdaki herhangi birini, 'Aa, ben bu kişiyi çok iyi biliyorum, onu düşünmeme gerek yok. Tamam' diye düşünüp rahatlayınca, ben ya da sen çok fena bir aldanışa düşebiliriz. Yeterince bildiğimizi düşündüğümüz şeylerin arkasında, bir o kadar da bilmediklerimiz gizlidir.

Anlamak dediğimiz, hali hazırdaki yanlış anlamalarımızın bütününden başka bir şey değildir.

Bu (aramızda kalsın) benim naçizane, dünyayı algılayış biçimim.

Yaşadığımız dünyada 'bildiğimiz' ve 'bilmediğimiz' şeyler aslında Siyam ikizleri gibidir. Sanki bir iple bağlanmışlardır, birbirlerinden ayrılmazlar. Kaotik bir varoluşları vardır. Kaotik. Kaotik. 

Zaten kim ayırabilir ki deniz ile üzerine yansıyanı.

Ya da yağmurun yağışı ile yalnızlık birbirinden ayrılabilir mi? [sf 147]

Rüyadayken, bir şey ile diğeri arasında ayırım yapma gereği duyulmaz. Hem de hiç. Zaten baştan itibaren orada bir sınır çizgisi yoktur. Bu yüzden rüyada çarpışma diye bir şey neredeyse hiç olmaz, hadi oldu diyelim, bu durumda acı duyulmaz. Ama gerçek, farklıdır. Gerçek, dişini geçirir sana. [sf 149]

Gerçeği söylemek gerekirse, benzer rüyaları defalarca görmüşlüğüm oldu. Her birinin farklı detayları olsa da. Mekanlar da farklıydı. Ancak rüyanın akışı hep aynıydı. Rüyadan uyandığımda hissettiğim acının türü (yoğunluğu ve süresi de) yaklaşık olarak aynıydı. Aynı şey tekrar tekrar yaşanıyordu. Kör bir virajdan önce buharlı gece treninin her seferinde düdük çalışı gibi. [sf 151]

Hafızasına gömülmüş bu olay acımasız bir ustura gibi onun etini yarıyor. Üzüm bağının üzerinde salınan şafak yıldızları bir bir solarken, onun yanaklarından da yaşamın rengi çekiliyordu. [sf 155]

geçmişte yaşıyordum, şimdi de bu şekilde yaşıyorum işte, seninle karşı karşıya oturmuş sohbet ediyorum. Ama burada olan, gerçek ben değilim. Senin gördüğün, eski benim bir gölgesinden ibaret. Sen gerçekten yaşıyorsun. Ama ben yaşamıyorum. Böyle konuşuyor olsam da kulağıma kendi sesim boş bir yankı gibi geliyor. [sf 173]

Bunu aşk olarak adlandıramazdım ama ona çok benzeyen bir duyguydu. Tüm bedenim sayısız iple çekiliyormuş gibi bir histi bu. [sf 189]

Sumire'yi yitirince, içimde de pek çok şeyin kaybolduğunu anladım. Sanki dalgaların çekilmesi ile sahildeki bazı şeylerin sürüklenip gitmesi gibi. Geride kalan, benim için artık doğru düzgün bir anlamı olmayan, rayından çıkmış ve boş bir dünyaydı. Karanlık, soğuk bir dünyaydı bu. Benimle Sumire arasında geçenler, bu yeni dünyada artık artık yaşanmayacaktı. Bunu anlamıştım. [sf 191]

kitaplardaki dünyanın etrafımdaki yaşamdan daha canlı olduğunu hissediyordum. Orada hiç görmediğim bir manzara genişleyip uzuyordu. [sf 209]

5 Şubat 2021 Cuma

RÜZGÂRIN ŞARKISINI DİNLE Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 163

Haruki Murakami'nin bir beyzbol maçını izlerken roman yazabileceğine dair ilham gelip, mutfak masasında yazdığını söylediği ilk kitabı; Rüzgârın Şarkısını Dinle, 20'li yaşlarda, üniversite öğrencisi bir gencin hayatından kesitler sunuyor. Yazarın da sonsözde dediği gibi bir romandan çok uzun bir hikayeye benziyor. 

Daha sonra yazdığı romanlarda bu ilk gözağrısına bariz veya ufak tefek göndermeleri var Murakami'nin. Yaban Koyununun İzinde'deki Fare karakteriyle ilk defa burada karşılaşıyoruz, Haşlanmış Harikalar Diyârı ve Dünyanın Sonu'ndaki bir bozuk para mevzusuyla ve -henüz okumadığım- Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları'nda bir kesik parmakla göz kırptığı söyleniyor. 

Bu roman, Murakami okumaya başlamaya pek uygun bir kitap değil, hatta okunmasa bir kayıp olmaz ama yazarın iyi romanlarını bitirip, tarzına alışıp benimsedikten sonra külliyatta eksik kalmaması adına bakılabilir diye düşünüyorum. 

'Kusursuz metin diye bir şey yoktur. Tıpkı kusursuz umutsuzluk diye bir şeyin olmadığı gibi.' [ sf 1]

Benim için yazmak son derece ızdırap verici bir eylemdir. Bir ay zaman harcayıp tek satır bile yazamadım olur; bazen de üç gün üç gece boyunca hiç durmadan yazıp, sonra yazdıklarımı okuduğumda tamamen çuvalladığımı fark ederim.

Tüm bunlara rağmen, yazmak eğlenceli bir uğraştır. Çünkü yaşamanın zorlukları ile karşılaştırıldığında, yazmaya anlam yüklemek çok daha kolaydır. [sf 12]

Farkında olmak için uğraştığımız şeyler ile gerçekten farkında olduğumuz şeyler arasında derin bir uçurum vardır. Kullandığımız cetvel ne kadar uzun olursa olsun, bu derinliği ölçmek mümkün değildir. Benim buraya yazabildiklerim, bir listeden fazlası değil. Bu liste bir roman olmadığı gibi ne edebiyattır ne de sanat. Sayfasının ortasına tek bir çizgi çizdiğim bir defterdir bu. Yine de bundan küçük bir ders çıkarılabilir belki de. [sf 13]

Hayat boştur. Ancak, kurtuluş da vardır. Demek istediğim, en başta, her şey bu kadar boş değildi. Aslında bizzat biz çalışıp çabalayarak, var gücümüzle uğraşarak anlamin içini boşaltıp onu bomboş hale getirdik. Ne kadar çok çalıştığımızı, onun içini ne denli boşalttığımızı burada uzun uzun yazmayacağım. Çok zahmetli olur. Mutlaka öğrenmek isteyenler varsa, Romain Rolland'ın Jean-Christophe'unu okusun. Hepsi orada yazıyor. [sf 119]

Yaz kokusunu uzun zamandır ilk kez almıştım. Denizin kokusu, uzaktaki trenin düdüğün, birinin tenine dokunma hissi, şampuanının limonlu kokusu, akşamüzeri esintisi, umudun titrek ışığı ve yaz rüyası…

Ancak hiçbir şey eskisi gibi değildi; sürekli sağa sola kayıp görüntüyü bozan şeffaf kopya kağıdıyla çoğaltılmış gibiydi her şey ve öncekinden geri dönülmeyecek biçimde farklıydı. [sf 133]

Biri bana, Mutlu musun? diye sorsa, Sanırım öyle, demek dışında cevabım yok. Hayaller de sonunda böyle şeylere dönüşmez mi zaten? [sf 145]

Karmaşık, bilgece bir şeyler yazmaya çalışmayı bırak, dedim kendi kendime. “Roman“ ve “edebiyat” hakkındaki tüm yerleşik düşüncelerini unutup duygu ve düşüncelerini sana geldiği haliyle kaydet, özgürce, canın nasıl istiyorsa öyle. [sf 158]

İlk uzun romanımı yazmaya başladım., Yaban koyununun izinde. Bu romanın yazarı kariyerimin gerçek başlangıcı olduğunu düşünüyorum. Ne var ki, bu iki kısa çalışmam (Rüzgârın Şarkısını Dinle ve Pinball) başardıklarım arasında önemli bir yer tuttu. Benim için kesinlikle yerleri doldurulmaz, sanki çok eski arkadaşlarım gibidirler. Tekrar bir araya gelmemiz pek mümkün görünmese de, onların arkadaşlıklarını hiçbir zaman unutamam. O zamanlardaki yaşamımın çok önemli, değerli birer parçası gibi. Yüreğimi ısıtmış ve yürümek istediğim yolda beni cesaretlendirmişlerdir. [sf 162]


12 Aralık 2020 Cumartesi

ZEMBEREKKUŞU'NUN GÜNCESİ Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap 
Basım Yılı: 2017 
Sayfa Sayısı: 740

Murakami, romanlarını bir alay bulmacayla örerek okuyucusunun zihnini uyanık tutmayı sever fakat duygular açısından daima bir donukluk söz konusudur. Hatta yazma tarzını anlattığı kitaplarında bu mesafeyi koruyabilmek adına kurgularını önce İngilizce yazdığını, ortaya çıkan steril sonucu Japonca'ya çevirdiğinde yazdığının düşük duygusal dozundan memnun kaldığını söylüyor. Zemberekkuşu'nun Güncesi de bu kitapların bir istisnası değil. 

Başkarakter müzmin ev erkeği Toru Okada, kedilerinin gidişinin ardından karısı Kumiko'nun da aniden kaybolmasıyla garip bir olaylar silsilesi yaşamaya başlar. Ona sürekli telefon eden, tanımadığı  bir medyum kadın, arka komşusunun kızı May Kasahara'yla tanışması, terkedilmiş diğer bir komşu evin bahçesindeki suyu çekilmiş büyük kuyuyu keşfedişi ve daha birçok şeyler.. 

Kitabı fasılalarla çok uzun bir zaman diliminde okumuştum ama aslında sürükleyici bir roman. Birkaç bölüm okuduktan sonra, birkaç ay ara verip tekrar bir miktar okuyup bıraktığım için, yeniden elime aldığımda sürekli şu ne zaman olmuştu, bunu kim demişti gibi sorularla geriye dönmek durumunda kaldım. 

Bir kısmını henüz Gece Kütüphanesi'ne ekleyemesem de külliyatının büyük kısmını geride bıraktığım Haruki Murakami'nin bazı kitaplarını gerçekten çok beğenmiş, bazılarından ise hiç hoşlanmamıştım; mesela Yaban Koyununun İzinde'nin benim için son derece sıkıcı bir hikayesi varken, Haşlanmış Harikalar Diyârı ve Dünyanın Sonu o kadar etkileyiciydi ki.. Zemberekkuşu'nun Güncesi ise ikisinin arasında fakat iyiye daha yakın diyebilirim.

Ben çevreyi seyrederken güvercin de her makbuza damga vuran bir memur gibi, tekdüze kuğurdamalarını sürdürüyordu. [sf 24]

Fotoğrafta iki kadın vardı. Bir tanesi Malta Kano’ydu; başında üstündekilerle, şu anda giydiği şapka kadar aykırı örgüden sarı bir şapka vardı. Kız kardeşi de altmışlı yılların modası pastel rengi bir tayyör ile ona uygun bir şapka giymişti. Sanırım eskiden bu renge şerbet tonları denirdi. Anlaşılan bu iki kardeş de şapkaya bayılıyorlar dedim içimden. Genç olanın başındaki Jacqueline Kennedy’nin Beyaz Saray’dayken giydiğini andırıyordu ve besbelli yerinde durması için bir paket zamk kullanılmıştı. Çizgileri düzgündü biraz aşırı makyajlı yüzü “güzel” nitelemesini hak ediyordu ve yirmi beşini aşkın olmamalıydı. [sf 55]


Malta Kano o yüzeysel bakışını yüzüme dikmişti sanki boş bir evin penceresinden bakıyordu. Gözlerini gören ne sorduğumu bile anlamadığını sanırdı. [sf 57]


Sence gözü peklik ve merak biraz benzemiyor mu? dedi May Kasahara. Merakımızı kurcalayan şeylere karşı cesur oluruz ve insan merak ettiği zaman gerekli cesareti de bulur. [sf 81]


Güzel bir pazar sabahıydı, bana çocukluğunu anlatıyordu, tane tane bir ipin düğümlerini sabırla çözüyormuş gibi. İlk kez kendinden bu kadar uzun uzun söz ediyordu. O güne değin ailesi ve yaşantısı konusunda hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum. [sf 89]


Bir süre sonra sadece rahatsız olma evresini aşıp düpedüz bozulmaya başladım. Tıpkı çürük bir meyvenin yavaş yavaş mideme yerleşip bulantı vermesi gibiydi. Oysa ki kırıcı hiçbir şey söylememişti. [sf 97]


Kanepeye uzanmış hemen hemen hiçbir şey düşünmüyordum. Kitap okuyor, kasetten klasik müzik dinliyor ya da dalgın dalgın bahçeye yağan yağmuru seyrediyordum. Düşünce yeteneklerim belki de karanlık kuyunun dibinde düşünmek için kendimi aşırı zorladığım o uzun dönem yüzünden en alt sınırındaydı. Bir şey üzerine ciddi ciddi düşünmeye kalkıştığımda kafam cendereyle sıkılmış gibi oluyor zonklamaya başlıyordu. Bir şey anımsamaya çalışsam bedenimin her bir kası ve her bir siniri gıcırdıyordu sanki. Oz Büyücüsü’ndeki pas tutmuş ve iyi yağlanmamış teneke adama dönmüştüm. [sf 341]


Nefret uzun kara bir gölgedir. Çok zaman nefret eden kişi bile nereden geldiğini bilemez. İki yanı keskin bir kılıca benzer. Karşınızdakine şiddetle indirirseniz kendinizi kesersiniz. Bu da ölümcül olabilir. Ama ondan kurtulmak kolay değildir. Rica ederim Bay Okada dikkatli olun. Çok tehlikelidir. Bir kez yüreğinize kök saldı mı nefretten kurtulmak dünyanın en zor işidir. [sf 367]


Bilmece gibi konuşmak istemiyorum ama diyelim ki, bir yerdeyim. Bir zamanlar bir yer varmış... Eşyası; küçük bir karyola, bir masa, raflar ve bir dolaptan ibaret küçük bir odadan yazıyorum sana. Sade bir oda süssüz “gerekenlerin en azını kapsayan” deyimine tıpatıp uyan bir odadan. Masanın üstünde bir büro lambası, bir çay fincanı, mektup kâğıdı ve bir sözlük var. Doğrusunu söylemek gerekirse sözlüğü çok olağanüstü durumlarda kullanıyorum sadece. Ne dış görünüşünü seviyorum ne içeriğini. Her açışımda dişlerimi gıcırdatarak kendime diyorum ki: “Püfff gerçekten kime gerekli ki bu?” İşte bunun içindir ki masamın üstünde duran bu sözlüğü her görüşümde komşunun köpeğinin bahçeme girip çimenlerin üstüne bir kaka sarmalı bıraktığını görmüş gibi oluyorum. Her şeye karşın bir tane sözlük satın aldım çünkü mektubumu yazarken kimi ideogramların nasıl yazılacağını öğrenmek için sözlüğe bakmak gerektiğini düşünmüştüm.

Sonra da masanın üstüne dizili bir düzine kadar güzelce açılmış kurşunkalemim var.  Kırtasiye mağazasından satın aldığım yepyeni kalemler. Kendini bana borçlu sayman için söylemiyorum ama onları sadece sana yazmak için aldım. Hoş bir şey yepyeni güzelce sivriltilmiş kurşunkalemler. Bir paket sigaram, bir kül tablam ve kibritlerim de var. Eskisi kadar içmiyorum ama gene de ara sıra değişiklik oluyor işte (tam şu sırada bir tane tüttürmekteyim). İşte masamın üstündekiler bunlar. Karşımda küçük çiçekli, sevimli perdesiyle bir pencere var ama merak etme perdeleri ben seçmedim geldiğimde pencerede asılıydı. Ama bu çiçekli perdeleri saymazsak oda son derece sade. Bir genç kız odasından çok banliyödeki yeni bir konut blokunun birörnek dairesi denebilir. [sf 434]


Denizanalarıyla.

Tüm dünyadaki denizanalarıyla. 

Ekrandaki bu iki satırı seyrediyorum. Evet bu karşımdaki gerçekten Kumiko. Ve onun  ekranın öte ucunda olması içimi anlatılmaz bir hüzünle dolduruyor. Sanki neşterle karnımı deşiyorlar. Neden artık sadece ekran aracılığıyla iletişim kurabiliyoruz ki? Şimdilik bunu kabul etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Tuşlamaya başlıyorum. [sf 587]

22 Ağustos 2017 Salı

KARANLIKTAN SONRA Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 180

Haruki Murakami, okuduğum bazı kitaplarını çok sevdiğim, bazılarında ise biraz sıkıldığım bir yazar ama her halukarda tüm yazdıklarını okumak istiyorum. Eksikleri peşpeşe okuyabileceğim bir zamanda tamamlarım diye düşünürken, yazarın 2004 yılında yayınlanan ama Türkçe'ye çevrilmemiş romanı Karanlıktan Sonra çıktı.

24 saat açık bir fastfood restoranında entel, genç bir kız masalardan birine oturmuş, kimsenin onu rahatsız etmeyeceğini umarak, sabaha kadar kahve içip kitap okumayı planlıyordur. Onun eve dönmemesine sebep olan şeyler, restoranda karşılaştığı eski bir müzisyen arkadaşı, yakınlardaki kötü şöhretli bir otel, uzun bir uykuya dalmış ve uyanmak istemeyen kızın ablası v.b., o gece boyunca olup biten herşeyin geçmiş ve gelecekle bağlantısı Karanlıktan Sonra'nın akışını oluşturuyor.

Doğan Kitap, eseri birkaç farklı kapak rengi ile bastığı, bu sebeple netten rastgele sipariş etmek istemediğim için istediğim renk seçeneğini kitapçıdan ısmarlamıştım, bana geldiğinde biraz sağına soluna bakayım derken kitap öyle bir sardı ki okuyup bitirivermiş bulundum.

Murakami, ruhsal olarak yapayalnız roman kahramanlarının tuhaf ilişkilerini, klasik mesafeli tavrıyla anlatıyor. En iyi kitabı değil yazarın ama iyilerden biri.

11 Nisan 2016 Pazartesi

KADINSIZ ERKEKLER Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 217

Murakami'den başka kitaplar okumak aklımda vardı ama son çıkan hikaye kitabını bu kadar erken planlamıyordum. Kitapçıdan birşeyler almam gerekti, iki kitap alacaktım, hediye kampanyası varmış, böylece Murakami'yi seçtim ilave olarak.

Kitapta yedi hikaye var;

Drive My Car

Kafuku adında bir aktör ile şoförü olarak tuttuğu genç bir kadının, tiyatroya gidip gelirken yol esnasında, aralarında geçen konuşmalardan oluşuyor.

Yesterday

Üniversite öğrencisi Tanimura'nın anlattığı hikayede, yakın arkadaşı Kitaru ve onun çocukluk aşkı Erika var. Kitaru, Erika'ya fazlasıyla saygı duyduğu için aralarında tam bir yakınlık kurulamamaktadır, tuhaf bir şekilde Tanimura'dan yardım ister.

Bağımsız Organ

Orta yaşlarında, başarılı, zengin ve formda bir adam olan Tokay, hayatı boyunca ciddi ve uzun süreli bir bağımlılıktan kaçtığı için evli kadınlarla beraber olma yolunu seçmiştir. Bu ilişkilerini kendi istediği bir süre zarfının ardındna bitirmekte ve yenilerine geçmektedir. Bu şekilde devam ederken, kalbi ondan bağımsız hareket eder, bu kadınlardan birine gerçekten aşık olur. Tokay yeni, acı verici bir duygunun tam ortasındadır ve bunun karşılığı yoktur..

Şehrazad ♥

Habara bilmediğimiz bir sebeple ev hapsindedir. Gördüğü tek kişi alışverişlerini yapan, evini çekip çevirmek için gelen 35 yaşlarında bir kadındır. Şehrazad adını taktığı bu kadın, ona geçmişine dair ilginç hikayeler anlatır.

Kino ♥

Kendisini aldatan karısından ayrıldıktan sonra teyzesinin küçük evine taşınıp alt katında bir bar açan Kino, bara gelip kitap okuyan bir adam, bazı yağmurlu akşamlarda gelen genç bir kadın, kül rengi bir kedi gibi karakterlere sahip enteresan bir hikaye.

Aşık Samsa ♥

Kesinlikle kitaptaki en güzel hikaye. Bir sabah boş bir evde, insan olarak uyanan Kafka'nın meşhur böceği Gregor Samsa, kırılmış bir kilidi tamire gelen kız, savaşın başladığı Prag sokakları.. İnsana dönüşümün tuhaf hikayesi.

Kadınsız Erkekler

Çalan bir telefon ve kadının eski sevgilisine, M.'nin öldüğünü söyleyen kocası. M'yi düşünmeye başlayarak yalnızlaşan iki adam.

Yazar'ı okumaya Sahilde Kafka ile başladığım için şanslı olduğumu düşünüyorum. Haruki Murakami'nin bazı kitapları şahane, bazıları da kendini tekrar ve sıkıcı çünkü. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu en iyilerinden biri, Sınırın Güneyinde,Güneşin Batısında eh işte okunabilir, Yaban Koyununun İzinde son derece bunaltıcıydı.

12 Eylül 2015 Cumartesi

HAŞLANMIŞ HARİKALAR DİYARI VE DÜNYANIN SONU Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: Nisan 2015
Sayfa Sayısı: 561

Murakami çift katmanlı romanlar yazmayı seviyor, biz de bulmacalar yerine böyle şahane bir şekilde oturursa okumayı seviyoruz efendim.

Şehrin kütüphanesinde kafataslarından eski rüyaları okuyan bir adam. Gölgelerin şehrin surlarının dışında bırakılarak girilebildiği bir masal şehri. Önemli verileri şifrelemek için beyni farklı bir şekilde programlayabilen bir profesör. Yeraltı laboratuvarı, karanlık karaları, pembe elbiseli tombul kız, şifreciler, sistemciler v.b. bir sürü ayrıntıyla şekillenmiş bir garip hikaye.

Uzun zamandır bir kitabın satırlarını bu kadar çok çizmemiştim. Bilimkurgu normal şartlarda sevdiğim bir tür değil ama Murakami'nin kurduğu sürreal dünya gerçekten takdire şayan. 500 kusür sayfalık kitabı soluk almadan okudum ve bittiğinde üzüldüm. Murakami okumalarımızda beni en çok etkileyen bu kitap, yazara dair listemde bir numaraya yerleşti. 

Murakami'nin kitapları ile alakalı olarak çok fazla eleştiri var, en çok da yazarın doğduğu kültüre uzaklığı ve batı hayranlığı, roman karakterlerinin soğuk hatta donuk denilebilecek kişiler olmasının okuyucuya verdiği uzaklık hissi..  Onun romanlarını okurken geleneksel bir Japon romanı okuyor gibi hissettirmediği doğru,  karakterlerine yansıttığı müzik ve edebiyat zevkleri de batı tarzında olduğu ve bunlardan ağırlıklı olarak bahsettiği için aynı hikayeler alınıp Avrupa ya da Amerika'ya yerleştirilse yadırganmazdı diye düşünüyorum. (Tabii bu Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu için geçerli değil, kitabın kendine ait gerçeküstü bir dünyası var.) Bu unsur bir okuyucu olarak beni rahatsız etmiyor,  katıksız 'Japon' romanı okunmak istenirse, birçok iyi örneği var zaten yazılmış, Murakami'den bu beklentiyi anlaşılır bulmuyorum. Öbür yandan bir romana veya roman karakterine meraklanmak için yakın hissettiğin bir hikaye veya kişi olması gerekmiyor.

Sahilde Kafka'dan önceki kitapları İngilizce'den çevrilmiş olduğu için anlam kayıpları olduğu da düşünülüyor. Bu kitaplardan Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında ve Yaban Koyununun İzinde'yi okudum, yanlış kelime kullanımları, imlâ hataları ikisinde de bolca mevcuttu ama  okuma zevkini etkileyecek derecede de değildi. İlkini beğenip, ikincisinden fazla hoşlanmamıştım.

Not: Kitapta altını çizdiğim satırlar çok olmasına rağmen yazıya eklemek istedim, daha sonra dönüp okumak hoşuma gidiyor çünkü. Yalnız henüz kitabı okumadıysanız, aşağıdaki cümleler hikayenin dönüm noktalarına ve gizemlerine dair fazla ayrıntı içerebilir, benden söylemesi. :)


Uzunca bir süre tek kelime etmeden yüzüne baktım. Yüzünün bana bir şeyler anımsatmaya çalıştığı hissine kapılmıştım. Ondaki bir şeyler, bilincimin derinliklerine gömülmüş yumuşak, beşik gibi bir şeyi usul usul sallıyordu sanki. Fakat ben, bunun ne anlama geldiğini bilemediğim gibi, sözcüklerim de uzaklardaki bir karanlığa gömülüp gitmişti. [sf 55]

Koltuk seçiminin, sahibinin kalitesini gösterdiğine –bu tamamen bir önyargı sanırım– eminim. Koltuk hafife alınamaz; başlı başına bir dünyadır. Fakat bunu iyi bir koltukta oturarak yetişmiş insanlardan başkası anlayamaz. İyi kitap okuyarak büyümekten hiç farkı yoktur bunun. İyi bir koltuk, bir diğer iyi koltuğu doğurur, kötü bir koltuk, başka bir kötü koltuğu doğurur. [sf 60]

Pek anlayamadığımı söyledim. Çoğunlukla dürüst bir insanımdır. Anladığım zaman anladım, anlamadığım zaman da net olarak anlamadım derim. İkircikli ifadeler kullanmam. Sorunların büyük kısmının ikircikli ifadeler yüzünden çıktığına inanırım. İnsanların çoğunun ikircikli ifadeler kullanmasını, onların aslında içten içe, bilinçsizce de olsa, sorun çıkmayı arzu etmelerine bağlarım. Başka türlü düşünebilmem mümkün değil. [sf 66]

“Benim yüreğim var, o kızınsa yok. O yüzden ben onu ne kadar seversem seveyim, elime hiçbir şey geçmez. Öyle mi demek istiyorsun?”
“Evet, öyle” dedi yaşlı adam. “Sürekli kaybedersin yalnızca. Senin de söylediğin gibi, o kızın yüreği yok. Benim de yok. Hiç kimsenin yok.”
“Fakat sen bana karşı çok şefkatli davranıyorsun. Benim için endişeleniyor, uyumadan bana bakıyorsun. Bu yüreğin bir ifadesi değil midir?”
“Hayır, yanlış. Şefkat ve yürek tamamen farklı şeylerdir. Şefkat bağımsız bir işlevdir. Daha net söylemek gerekirse, yüzeysel bir işlevdir. Bu yalnızca bir alışkanlıktır, yürekten farklıdır. Yürek dediğimiz daha derin, daha güçlü bir şeydir. Üstelik her şeyle de çelişir.” [sf 220]

“Yürek yok” dedi yaşlı adam. “Fakat zamanla senin yüreğin de silinip gidecek. Yüreğin silinip gittiğinde yitirmişlik hissi de kalmaz, çaresizlik de. Gidecek yeri olmayan aşk da kaybolur gider. Geriye yaşam kalır. Sessiz ve durgun bir yaşam. Sen kızdan hoşlanırsın, o da senden hoşlanır. Dilediğin buysa, senindir. Elinden kimse zorla alamaz.”
“Garip” dedim. “Benim henüz yüreğim var, ama buna rağmen, arada sırada yüreğimi hissedemediğim
zamanlar oluyor. Hayır, belki de hissedemediğim zamanlar çok daha fazla. Fakat bir zaman gelip de yerli yerine döneceğine güvenim öylesine sağlam ki, o güven varlığımı ayakta tutuyor. O yüzden, insanın yüreğini kaybetmesinin nasıl bir şey olduğunu, hayalimde doğru dürüst canlandıramıyorum.” [sf 221-222]

 “Yorgunluk nasıl bir şey acaba?” diye sordu.
“Duyguların birçok kısmı bulanıklaşıyor. Kendine acıma, başkalarına karşı öfke, başkalarına acıma, kendine yönelik öfke... Böyle şeyler işte.”
“Bunların hiçbirini tam olarak anlayamıyorum.
“Sonunda her şey anlaşılmaz hale gelir. Üzerinde birçok farklı renk olan bir topacı çevirmek gibidir. Devir hızlandıkça, renkleri ayırmak da o ölçüde güçleşir, sonunda ortaya kaos çıkar.” [sf 232]

“Yürek denilen şeyi sen bile tam olarak anlayamıyor musun?”
“Bazı durumlarda” dedim. “Üzerinden çok uzun zaman geçtikten sonra anlayabildiğim durumlar olduğu gibi, o an artık iş işten geçmiş de olabiliyor. Çoğu durumda, biz kendi yüreklerimizi tam olarak netleştiremeden harekete geçmeyi seçeriz. Bu da herkesin aklının karışmasına yol açar.”
“Bana yürek dediğin şey çok eksiklikleri olan bir şeymiş gibi geliyor” dedi kız, gülümseyerek.
Ay ışığı altında ceplerimden çıkardığım ellerime baktım. Ay ışığıyla rengi beyazlaşan ellerim o küçük dünyada tastamam durdukları halde, konulacak yeri kaybolmuş bir çift heykel gibiydi.
“Ben de aynı kanıdayım. Çok fazla eksiklikleri var” dedim. “Fakat iz bırakıyor. Biz de o izleri sonradan takip edebiliyoruz. Karın üzerine düşen ayak izlerini takip edermiş gibi.”
“İzler bir yere ulaşıyor mu?”
“Kendimize” dedim. “Yürek öyle bir şey işte. Yürek olmadan hiçbir yere ulaşamazsın.”
Başımı kaldırıp aya baktım. Kış ayı tezat yaracak şekilde berrak ışıklar saçarak, yüksek surlarla çevrili şehrin göğünde asılı duruyordu. [sf 241-242]

“Tam olarak anımsamıyorum. Sanki o an hiçbir şey hissetmemiş gibiyim. Anımsadığım tek şey yağmurlu bir sonbahar akşamında bana sarılmaya kimsenin gelmemiş olması. Bu sanki benim için dünyanın sonu gibiydi. Karanlık, acı içerisinde, gelip sarılacak birilerini beklerken, hiç kimsenin
sana sarılmaya gelmemesini anlayabilir misin?” [sf 300]

“Fakat aşk olmasa, dünyanın hiçbir anlamı yok” dedi tombul kız. “Aşk olmasa, her şey pencerenin dışından geçip giden rüzgârdan farksız hale gelir. Dokunamaz, kokusunu hissedemezsin." [sf 300]

"Sen bana bu şehirde savaş, nefret ve ihtiras olmadığını söyledin. Ne güzel. Gücüm yerinde olsa alkış tutmak isterim. Fakat savaş, nefret ve ihtirasın olmaması demek, bunların zıddının da olmaması demektir. Bunların zıddı sevinç, mutluluk ve aşktır. Ancak ihtiras, yok oluş, üzüntü olursa, sevinç  var olabilir. Umutsuzluk olmadan, mutluluk hiçbir yerde var olamaz. Bu benim sözünü ettiğim doğa işte. Şu senin sözünü ettiğin kütüphaneci kız için de durum aynı. Sen gerçekten de onu seviyor olabilirsin. Fakat bu duygun hiçbir yere ulaşmaz. Çünkü o kızın bir yüreği yok. Yüreğini yitirmiş insanlar hareket eden hayallerden farksızdır. Öyle bir şeyi elde etmenin ne anlamı olacak ki?" [sf 464]

“İnsanın içinde uyanan hisleri kendine özgü sözlerle ifade etmesi çok zor bir iştir” dedim. “Herkes bir şeyler hisseder, ama bunu düzgün bir şekilde sözcüklere dökebilen pek fazla insan yoktur.” [sf 484]

Raflarda dizili sayısız kafatasının içinde uykuya dalan eski ışıklar şimdi uyanmıştı işte. Kafatasları sırası, sanki ışığı parçacıklara bölen sabah denizi gibi sessizce ışıldıyordu. Fakat gözlerim onların ışığı karşısında kamaşmamıştı. O ışıklar bana huzur veriyor, yüreğimi eski anıların sıcaklığıyla dolduruyordu. Gözlerimin iyileştiğini hissedebiliyordum. Artık hiçbir şey gözlerimi acıtamazdı. [sf 515]

9 Eylül 2015 Çarşamba

YABAN KOYUNUNUN İZİNDE Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: Şubat 2015
Sayfa Sayısı: 353

Murakami Okumalarımız için seçtiklerim arasında sıkılarak okuduğum tek kitap Yaban Koyununun İzinde oldu.  Esasen Murakami'nin diğer kitaplarıyla benzerlikleri fazla; isimsiz karakterler, baş karakterin erkek oluşu, bir yolculuğu ve arayışı anlatması v.s. ama sanki ruh yoktu hikayede.

Fare kod isimli arkadaşından bir mektup alan roman başkişisi, mektupla birlikte gelen manzara fotoğrafını ortağı olduğu reklam şirketinin bir işinde kullanır. Dağlık bir yerde, çayırda otlayan koyunları gösteren bu fotoğrafta diğerlerinden farklı olarak sırtında yıldız işareti bulunan bir koyun vardır. Bu koyunla daha önce garip bir deneyim yaşamış ve onu kaybetmiş, artık ölüm döşeğinde olan zengin ve yaşlı bir adam, reklamcıyı şirketini batırmakla tehdit ederek iki ay içinde bu koyunu bulmasını ister.. 


Kitabın başlarında karakterin Ellery Queen'in tüm kitaplarını okumuş olması, Proust'dan bahsetmesi filan hoşuma gitmişti ama bu ayrıntılar içi boş etiketlerden öteye gitmedi daha sonra. Tüm roman boyunca sadece Hokkaido'daki dağ evinde geçen zamandan biraz keyif aldım diyebilirim, yine de bir hayli boğucu bir bekleyişti.

Yaban Koyununun İzinde, çok daha iyilerini ortaya koymuş yazar için iyi bir referans kitabı değil. Zaten ilk kitaplarından biri, buna nazaran ustalaştığı diğer romanlarına bakmak, belki külliyatın sonlarına doğru eksik kalmaması istenirse okumak yerinde olur.  

Bir şey içimi kemiriyordu. Gözlerimin önünde geçmiş olan ama benim ayırdına varamadığım kadar aklımın meşgul olduğu bir şey. Gene de bilinçaltıma kaydedilmişti işte. [sf 308]

30 Ağustos 2015 Pazar

SINIRIN GÜNEYİNDE,GÜNEŞİN BATISINDA Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: Nisan 2015
Sayfa Sayısı: 187

Boş sayfaya bakarak beni Murakami okumaya iten şeyin ne olduğunu çıkarmaya çalışıyorum. Onun romanlarını okumak, temiz ve derin bir nefes almak gibi. Acıyı ağdalaştırmadan, olaylara gereğinden fazla anlam yüklemeden, sakin sakin anlatıyor.

Bir yazara devam etme isteğinde ne ile karşılaşacağını bilmek, önemli. Durumlar, karakterler, yaşananlar değişse de arkaplandaki o ferahlık hissi aynı kalıyor Murakami'de. Hoşuma giden tarafı da bu.

Kayınpederinin desteğiyle başarıya ulaşmış, iki çocuğu ve iyi bir karısı olan Hacime, işlettiği caz barlardan birinde otururken, içeri çocukluk arkadaşı Şimamoto girer. Genç kadının Hacime üzerindeki etkisi, rayına oturmuş, sakince ilerleyen hayatını altüst edebilecek düzeydedir..

Kitap, başından sonuna merakla okunuyor ama bazı karakterlere dair daha fazla şey söylemesini bekliyordum, örneğin İzumi'ye ve Yukiko'ya, hatta Şimamoto'ya dair. Merkez Hacime olduğu için, o ve hayatına giren kadınlar farklı spotlar altındalar sanki.

Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında az sözle çok şey anlatmaya çalışan, kısa ve sade bir roman. Tanışma kitabı olarak uygun değil belki ama Murakami'ye biraz aşina olduktan sonra zevkle okunabilir.

Elini kalbimin üzerine koydu ve eli ile kalbimin atışı bir oldu. Kendi kendime, o Şimamoto değil, dedim. Bana Şimamoto'nun verdiklerini veremez. Ama işte karşımda, tamamen bana ait, benim için elinden geleni yapıyor. Onu nasıl incitebilirim?

O zamanlar bilmiyordum. Birini tekrar düzelemeyecek kadar kötü kırabileceğimi. İnsan, sadece var olarak diğer bir insanda dönüşü olmayan yaralar açabiliyordu. [sf 28]

Er ya da geç herkes karanlığın kalbine, tek bir sesin yankılanmadığı o sonsuz, yalnız derinliklere düşer. [sf 162]

'Son birkaç haftadır gerçekten öleceğimi sandım.' dedi Yukiko. 'Seni tehdit etmek için falan söylemiyorum. Gerçek bu. O kadar yalnız ve mutsuzdum. Ölüm bu kadar acı değil. Bir odadan havanın yavaşça çekilmesi gibi içimdeki yaşama isteği usulca çekiliyordu. İnsan böyle hissederken ölüm o kadar da uzak değildir.' [sf 184]

25 Eylül 2012 Salı

SAHİLDE KAFKA _ Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2010
Sayfa Sayısı: 651

'Sahilde Kafka, bir istisna..'

Bu kitaplarının büyük çoğunluğunun etrafında bir kaşık suda koparılmaya çalışılan fırtınalar olduğu bârizken, çoksatmış romanlara karşı önyargı oluşmaması mümkün değil. Ama Sahilde Kafka'nın ilk 10-15 sayfasını okuduğumda öyle bir edebi lezzet hissettim ki, onun bir istisna olduğunu düşündürdü bana. Şimdi son sayfayı kapamışken aynı şeyi tekrar söylüyorum.

Kendine verdiği adla Kafka Tamura, babasının evindeki yalnız ve mutsuz hayatından kaçmayı uzun zamandır planlamaktadır. Onbeş yaşına geldiğinde aklına koyduğunu yapar ve başka bir şehre giderek bir otele yerleşir. Günlerini yakındaki bir özel kütüphanede okuyarak geçirmeye başlar. Komura Kütüphanesi'nin danışma görevlisi Oşima ve müdire Saeki de Kafka'nın yeni hayatını kurmasına yardım edecektir..

Bu kadar uzun bir kitap yazıp, başından sonuna zevkle okunmasını sağlayabilmek büyük bir başarı diye düşünüyorum. Buna sebep olan, romanın felsefi-kültürel derinliği ve ilginç-fantastik karakterleri elbette.

Haruki Murakami'nin anlatımı, Yasunari Kavabata ve Yukio Mişima'nın naif romanlarından sonra hayli modern ve akılcı göründü gözüme. Bir kitaptaki satırları bu kadar çok çizmeyeli uzun zaman olmuştu.

Sahilde Kafka'nın popülerliğine aldırmamak gerek.Tüm övgüleri hakediyor. Murakami'nin diğer kitaplarını da muhakkak okumak istiyorum.


'O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın.' [sf 11]

'Bir tür tamamlanmamışlık barındıran eserler, o tamamlanmamışlıklarından ötürü güçlü bir cazibeye sahip olurlar.'  
[sf 154]

'Hayal gücünden korkuyorsun. O yüzden rüyalardan da korkuyorsun. Rüya sırasında başlayacak sorumluluklardan çekiniyorsun. Ancak uykusuz kalamazsın ve uyuduğun anda da rüyalar başlar. Uyanıkken hayal gücünü bir şekilde bastırabilirsin. Ama rüyaları bastırabilmen mümkün olmaz.' [sf 194]

Yanlışı kendiliğinden kabul edebilme cesaretin varsa, geri dönebilirsin. Fakat hayal gücünden yoksun, sığ ve hoşgörüsüz bir yaşam, parazitlerinkinden farksızdır. [sf 256]

'Havada uçan bir kelebeği kanadından usulca yakalar gibi, sanki bir rüyadaki sözcükleri yakalar gibi. Sanatçı dediğin, muğlaklığın üstesinden gelebilen insandır. [sf 340]

'Kısacası, âşık olmak böyle bir şeydir işte, Kafka Tamura. Nefesin kesilecek kadar kendini iyi hisseden de, derin bir karanlıkla boğuşan da sen olursun. Vücudun ve ruhunla, buna dayanman gerekir.  [sf 488]


görsel:  Pham Thu Thuy