6 Ekim 2021 Çarşamba
UYKU Haruki Murakami
4 Ekim 2021 Pazartesi
DOĞUMGÜNÜ KIZI Haruki Murakami
FIRIN SALDIRISI Haruki Murakami
1 Ekim 2021 Cuma
TUHAF KÜTÜPHANE Haruki Murakami
28 Eylül 2021 Salı
KOŞMASAYDIM YAZAMAZDIM Haruki Murakami
28 Temmuz 2021 Çarşamba
MESLEĞİM YAZARLIK Haruki Murakami
1 Mart 2021 Pazartesi
SPUTNİK SEVGİLİM Haruki Murakami
5 Şubat 2021 Cuma
RÜZGÂRIN ŞARKISINI DİNLE Haruki Murakami
12 Aralık 2020 Cumartesi
ZEMBEREKKUŞU'NUN GÜNCESİ Haruki Murakami
Fotoğrafta iki kadın vardı. Bir tanesi Malta Kano’ydu; başında üstündekilerle, şu anda giydiği şapka kadar aykırı örgüden sarı bir şapka vardı. Kız kardeşi de altmışlı yılların modası pastel rengi bir tayyör ile ona uygun bir şapka giymişti. Sanırım eskiden bu renge şerbet tonları denirdi. Anlaşılan bu iki kardeş de şapkaya bayılıyorlar dedim içimden. Genç olanın başındaki Jacqueline Kennedy’nin Beyaz Saray’dayken giydiğini andırıyordu ve besbelli yerinde durması için bir paket zamk kullanılmıştı. Çizgileri düzgündü biraz aşırı makyajlı yüzü “güzel” nitelemesini hak ediyordu ve yirmi beşini aşkın olmamalıydı. [sf 55]
Malta Kano o yüzeysel bakışını yüzüme dikmişti sanki boş bir evin penceresinden bakıyordu. Gözlerini gören ne sorduğumu bile anlamadığını sanırdı. [sf 57]
Sence gözü peklik ve merak biraz benzemiyor mu? dedi May Kasahara. Merakımızı kurcalayan şeylere karşı cesur oluruz ve insan merak ettiği zaman gerekli cesareti de bulur. [sf 81]
Güzel bir pazar sabahıydı, bana çocukluğunu anlatıyordu, tane tane bir ipin düğümlerini sabırla çözüyormuş gibi. İlk kez kendinden bu kadar uzun uzun söz ediyordu. O güne değin ailesi ve yaşantısı konusunda hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum. [sf 89]
Bir süre sonra sadece rahatsız olma evresini aşıp düpedüz bozulmaya başladım. Tıpkı çürük bir meyvenin yavaş yavaş mideme yerleşip bulantı vermesi gibiydi. Oysa ki kırıcı hiçbir şey söylememişti. [sf 97]
Kanepeye uzanmış hemen hemen hiçbir şey düşünmüyordum. Kitap okuyor, kasetten klasik müzik dinliyor ya da dalgın dalgın bahçeye yağan yağmuru seyrediyordum. Düşünce yeteneklerim belki de karanlık kuyunun dibinde düşünmek için kendimi aşırı zorladığım o uzun dönem yüzünden en alt sınırındaydı. Bir şey üzerine ciddi ciddi düşünmeye kalkıştığımda kafam cendereyle sıkılmış gibi oluyor zonklamaya başlıyordu. Bir şey anımsamaya çalışsam bedenimin her bir kası ve her bir siniri gıcırdıyordu sanki. Oz Büyücüsü’ndeki pas tutmuş ve iyi yağlanmamış teneke adama dönmüştüm. [sf 341]
Nefret uzun kara bir gölgedir. Çok zaman nefret eden kişi bile nereden geldiğini bilemez. İki yanı keskin bir kılıca benzer. Karşınızdakine şiddetle indirirseniz kendinizi kesersiniz. Bu da ölümcül olabilir. Ama ondan kurtulmak kolay değildir. Rica ederim Bay Okada dikkatli olun. Çok tehlikelidir. Bir kez yüreğinize kök saldı mı nefretten kurtulmak dünyanın en zor işidir. [sf 367]
Bilmece gibi konuşmak istemiyorum ama diyelim ki, bir yerdeyim. Bir zamanlar bir yer varmış... Eşyası; küçük bir karyola, bir masa, raflar ve bir dolaptan ibaret küçük bir odadan yazıyorum sana. Sade bir oda süssüz “gerekenlerin en azını kapsayan” deyimine tıpatıp uyan bir odadan. Masanın üstünde bir büro lambası, bir çay fincanı, mektup kâğıdı ve bir sözlük var. Doğrusunu söylemek gerekirse sözlüğü çok olağanüstü durumlarda kullanıyorum sadece. Ne dış görünüşünü seviyorum ne içeriğini. Her açışımda dişlerimi gıcırdatarak kendime diyorum ki: “Püfff gerçekten kime gerekli ki bu?” İşte bunun içindir ki masamın üstünde duran bu sözlüğü her görüşümde komşunun köpeğinin bahçeme girip çimenlerin üstüne bir kaka sarmalı bıraktığını görmüş gibi oluyorum. Her şeye karşın bir tane sözlük satın aldım çünkü mektubumu yazarken kimi ideogramların nasıl yazılacağını öğrenmek için sözlüğe bakmak gerektiğini düşünmüştüm.
Sonra da masanın üstüne dizili bir düzine kadar güzelce açılmış kurşunkalemim var. Kırtasiye mağazasından satın aldığım yepyeni kalemler. Kendini bana borçlu sayman için söylemiyorum ama onları sadece sana yazmak için aldım. Hoş bir şey yepyeni güzelce sivriltilmiş kurşunkalemler. Bir paket sigaram, bir kül tablam ve kibritlerim de var. Eskisi kadar içmiyorum ama gene de ara sıra değişiklik oluyor işte (tam şu sırada bir tane tüttürmekteyim). İşte masamın üstündekiler bunlar. Karşımda küçük çiçekli, sevimli perdesiyle bir pencere var ama merak etme perdeleri ben seçmedim geldiğimde pencerede asılıydı. Ama bu çiçekli perdeleri saymazsak oda son derece sade. Bir genç kız odasından çok banliyödeki yeni bir konut blokunun birörnek dairesi denebilir. [sf 434]
Denizanalarıyla.
Tüm dünyadaki denizanalarıyla.
Ekrandaki bu iki satırı seyrediyorum. Evet bu karşımdaki gerçekten Kumiko. Ve onun ekranın öte ucunda olması içimi anlatılmaz bir hüzünle dolduruyor. Sanki neşterle karnımı deşiyorlar. Neden artık sadece ekran aracılığıyla iletişim kurabiliyoruz ki? Şimdilik bunu kabul etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Tuşlamaya başlıyorum. [sf 587]
22 Ağustos 2017 Salı
KARANLIKTAN SONRA Haruki Murakami
Yayın Evi: Doğan KitapBasım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 180
Haruki Murakami, okuduğum bazı kitaplarını çok sevdiğim, bazılarında ise biraz sıkıldığım bir yazar ama her halukarda tüm yazdıklarını okumak istiyorum. Eksikleri peşpeşe okuyabileceğim bir zamanda tamamlarım diye düşünürken, yazarın 2004 yılında yayınlanan ama Türkçe'ye çevrilmemiş romanı Karanlıktan Sonra çıktı.
24 saat açık bir fastfood restoranında entel, genç bir kız masalardan birine oturmuş, kimsenin onu rahatsız etmeyeceğini umarak, sabaha kadar kahve içip kitap okumayı planlıyordur. Onun eve dönmemesine sebep olan şeyler, restoranda karşılaştığı eski bir müzisyen arkadaşı, yakınlardaki kötü şöhretli bir otel, uzun bir uykuya dalmış ve uyanmak istemeyen kızın ablası v.b., o gece boyunca olup biten herşeyin geçmiş ve gelecekle bağlantısı Karanlıktan Sonra'nın akışını oluşturuyor.
Doğan Kitap, eseri birkaç farklı kapak rengi ile bastığı, bu sebeple netten rastgele sipariş etmek istemediğim için istediğim renk seçeneğini kitapçıdan ısmarlamıştım, bana geldiğinde biraz sağına soluna bakayım derken kitap öyle bir sardı ki okuyup bitirivermiş bulundum.
Murakami, ruhsal olarak yapayalnız roman kahramanlarının tuhaf ilişkilerini, klasik mesafeli tavrıyla anlatıyor. En iyi kitabı değil yazarın ama iyilerden biri.
11 Nisan 2016 Pazartesi
KADINSIZ ERKEKLER Haruki Murakami
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 217
Murakami'den başka kitaplar okumak aklımda vardı ama son çıkan hikaye kitabını bu kadar erken planlamıyordum. Kitapçıdan birşeyler almam gerekti, iki kitap alacaktım, hediye kampanyası varmış, böylece Murakami'yi seçtim ilave olarak.
Kitapta yedi hikaye var;
Drive My Car
Kafuku adında bir aktör ile şoförü olarak tuttuğu genç bir kadının, tiyatroya gidip gelirken yol esnasında, aralarında geçen konuşmalardan oluşuyor.
Yesterday
Üniversite öğrencisi Tanimura'nın anlattığı hikayede, yakın arkadaşı Kitaru ve onun çocukluk aşkı Erika var. Kitaru, Erika'ya fazlasıyla saygı duyduğu için aralarında tam bir yakınlık kurulamamaktadır, tuhaf bir şekilde Tanimura'dan yardım ister.
Bağımsız Organ
Orta yaşlarında, başarılı, zengin ve formda bir adam olan Tokay, hayatı boyunca ciddi ve uzun süreli bir bağımlılıktan kaçtığı için evli kadınlarla beraber olma yolunu seçmiştir. Bu ilişkilerini kendi istediği bir süre zarfının ardındna bitirmekte ve yenilerine geçmektedir. Bu şekilde devam ederken, kalbi ondan bağımsız hareket eder, bu kadınlardan birine gerçekten aşık olur. Tokay yeni, acı verici bir duygunun tam ortasındadır ve bunun karşılığı yoktur..
Şehrazad ♥
Habara bilmediğimiz bir sebeple ev hapsindedir. Gördüğü tek kişi alışverişlerini yapan, evini çekip çevirmek için gelen 35 yaşlarında bir kadındır. Şehrazad adını taktığı bu kadın, ona geçmişine dair ilginç hikayeler anlatır.
Kino ♥
Kendisini aldatan karısından ayrıldıktan sonra teyzesinin küçük evine taşınıp alt katında bir bar açan Kino, bara gelip kitap okuyan bir adam, bazı yağmurlu akşamlarda gelen genç bir kadın, kül rengi bir kedi gibi karakterlere sahip enteresan bir hikaye.
Aşık Samsa ♥
Kesinlikle kitaptaki en güzel hikaye. Bir sabah boş bir evde, insan olarak uyanan Kafka'nın meşhur böceği Gregor Samsa, kırılmış bir kilidi tamire gelen kız, savaşın başladığı Prag sokakları.. İnsana dönüşümün tuhaf hikayesi.
Kadınsız Erkekler
Çalan bir telefon ve kadının eski sevgilisine, M.'nin öldüğünü söyleyen kocası. M'yi düşünmeye başlayarak yalnızlaşan iki adam.
Yazar'ı okumaya Sahilde Kafka ile başladığım için şanslı olduğumu düşünüyorum. Haruki Murakami'nin bazı kitapları şahane, bazıları da kendini tekrar ve sıkıcı çünkü. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu en iyilerinden biri, Sınırın Güneyinde,Güneşin Batısında eh işte okunabilir, Yaban Koyununun İzinde son derece bunaltıcıydı.
12 Eylül 2015 Cumartesi
HAŞLANMIŞ HARİKALAR DİYARI VE DÜNYANIN SONU Haruki Murakami
Yayın Evi: Doğan KitapBasım Yılı: Nisan 2015
Sayfa Sayısı: 561
Murakami çift katmanlı romanlar yazmayı seviyor, biz de bulmacalar yerine böyle şahane bir şekilde oturursa okumayı seviyoruz efendim.
Şehrin kütüphanesinde kafataslarından eski rüyaları okuyan bir adam. Gölgelerin şehrin surlarının dışında bırakılarak girilebildiği bir masal şehri. Önemli verileri şifrelemek için beyni farklı bir şekilde programlayabilen bir profesör. Yeraltı laboratuvarı, karanlık karaları, pembe elbiseli tombul kız, şifreciler, sistemciler v.b. bir sürü ayrıntıyla şekillenmiş bir garip hikaye.
Uzun zamandır bir kitabın satırlarını bu kadar çok çizmemiştim. Bilimkurgu normal şartlarda sevdiğim bir tür değil ama Murakami'nin kurduğu sürreal dünya gerçekten takdire şayan. 500 kusür sayfalık kitabı soluk almadan okudum ve bittiğinde üzüldüm. Murakami okumalarımızda beni en çok etkileyen bu kitap, yazara dair listemde bir numaraya yerleşti.
Murakami'nin kitapları ile alakalı olarak çok fazla eleştiri var, en çok da yazarın doğduğu kültüre uzaklığı ve batı hayranlığı, roman karakterlerinin soğuk hatta donuk denilebilecek kişiler olmasının okuyucuya verdiği uzaklık hissi.. Onun romanlarını okurken geleneksel bir Japon romanı okuyor gibi hissettirmediği doğru, karakterlerine yansıttığı müzik ve edebiyat zevkleri de batı tarzında olduğu ve bunlardan ağırlıklı olarak bahsettiği için aynı hikayeler alınıp Avrupa ya da Amerika'ya yerleştirilse yadırganmazdı diye düşünüyorum. (Tabii bu Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu için geçerli değil, kitabın kendine ait gerçeküstü bir dünyası var.) Bu unsur bir okuyucu olarak beni rahatsız etmiyor, katıksız 'Japon' romanı okunmak istenirse, birçok iyi örneği var zaten yazılmış, Murakami'den bu beklentiyi anlaşılır bulmuyorum. Öbür yandan bir romana veya roman karakterine meraklanmak için yakın hissettiğin bir hikaye veya kişi olması gerekmiyor. Sahilde Kafka'dan önceki kitapları İngilizce'den çevrilmiş olduğu için anlam kayıpları olduğu da düşünülüyor. Bu kitaplardan Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında ve Yaban Koyununun İzinde'yi okudum, yanlış kelime kullanımları, imlâ hataları ikisinde de bolca mevcuttu ama okuma zevkini etkileyecek derecede de değildi. İlkini beğenip, ikincisinden fazla hoşlanmamıştım.
Not: Kitapta altını çizdiğim satırlar çok olmasına rağmen yazıya eklemek istedim, daha sonra dönüp okumak hoşuma gidiyor çünkü. Yalnız henüz kitabı okumadıysanız, aşağıdaki cümleler hikayenin dönüm noktalarına ve gizemlerine dair fazla ayrıntı içerebilir, benden söylemesi. :)
Uzunca bir süre tek kelime etmeden yüzüne baktım. Yüzünün bana bir şeyler anımsatmaya çalıştığı hissine kapılmıştım. Ondaki bir şeyler, bilincimin derinliklerine gömülmüş yumuşak, beşik gibi bir şeyi usul usul sallıyordu sanki. Fakat ben, bunun ne anlama geldiğini bilemediğim gibi, sözcüklerim de uzaklardaki bir karanlığa gömülüp gitmişti. [sf 55]
Koltuk seçiminin, sahibinin kalitesini gösterdiğine –bu tamamen bir önyargı sanırım– eminim. Koltuk hafife alınamaz; başlı başına bir dünyadır. Fakat bunu iyi bir koltukta oturarak yetişmiş insanlardan başkası anlayamaz. İyi kitap okuyarak büyümekten hiç farkı yoktur bunun. İyi bir koltuk, bir diğer iyi koltuğu doğurur, kötü bir koltuk, başka bir kötü koltuğu doğurur. [sf 60]
Pek anlayamadığımı söyledim. Çoğunlukla dürüst bir insanımdır. Anladığım zaman anladım, anlamadığım zaman da net olarak anlamadım derim. İkircikli ifadeler kullanmam. Sorunların büyük kısmının ikircikli ifadeler yüzünden çıktığına inanırım. İnsanların çoğunun ikircikli ifadeler kullanmasını, onların aslında içten içe, bilinçsizce de olsa, sorun çıkmayı arzu etmelerine bağlarım. Başka türlü düşünebilmem mümkün değil. [sf 66]
“Benim yüreğim var, o kızınsa yok. O yüzden ben onu ne kadar seversem seveyim, elime hiçbir şey geçmez. Öyle mi demek istiyorsun?”
“Evet, öyle” dedi yaşlı adam. “Sürekli kaybedersin yalnızca. Senin de söylediğin gibi, o kızın yüreği yok. Benim de yok. Hiç kimsenin yok.”
“Fakat sen bana karşı çok şefkatli davranıyorsun. Benim için endişeleniyor, uyumadan bana bakıyorsun. Bu yüreğin bir ifadesi değil midir?”
“Hayır, yanlış. Şefkat ve yürek tamamen farklı şeylerdir. Şefkat bağımsız bir işlevdir. Daha net söylemek gerekirse, yüzeysel bir işlevdir. Bu yalnızca bir alışkanlıktır, yürekten farklıdır. Yürek dediğimiz daha derin, daha güçlü bir şeydir. Üstelik her şeyle de çelişir.” [sf 220]
“Yürek yok” dedi yaşlı adam. “Fakat zamanla senin yüreğin de silinip gidecek. Yüreğin silinip gittiğinde yitirmişlik hissi de kalmaz, çaresizlik de. Gidecek yeri olmayan aşk da kaybolur gider. Geriye yaşam kalır. Sessiz ve durgun bir yaşam. Sen kızdan hoşlanırsın, o da senden hoşlanır. Dilediğin buysa, senindir. Elinden kimse zorla alamaz.”
“Garip” dedim. “Benim henüz yüreğim var, ama buna rağmen, arada sırada yüreğimi hissedemediğim
zamanlar oluyor. Hayır, belki de hissedemediğim zamanlar çok daha fazla. Fakat bir zaman gelip de yerli yerine döneceğine güvenim öylesine sağlam ki, o güven varlığımı ayakta tutuyor. O yüzden, insanın yüreğini kaybetmesinin nasıl bir şey olduğunu, hayalimde doğru dürüst canlandıramıyorum.” [sf 221-222]
“Yorgunluk nasıl bir şey acaba?” diye sordu.
“Duyguların birçok kısmı bulanıklaşıyor. Kendine acıma, başkalarına karşı öfke, başkalarına acıma, kendine yönelik öfke... Böyle şeyler işte.”
“Bunların hiçbirini tam olarak anlayamıyorum.
“Sonunda her şey anlaşılmaz hale gelir. Üzerinde birçok farklı renk olan bir topacı çevirmek gibidir. Devir hızlandıkça, renkleri ayırmak da o ölçüde güçleşir, sonunda ortaya kaos çıkar.” [sf 232]
“Yürek denilen şeyi sen bile tam olarak anlayamıyor musun?”
“Bazı durumlarda” dedim. “Üzerinden çok uzun zaman geçtikten sonra anlayabildiğim durumlar olduğu gibi, o an artık iş işten geçmiş de olabiliyor. Çoğu durumda, biz kendi yüreklerimizi tam olarak netleştiremeden harekete geçmeyi seçeriz. Bu da herkesin aklının karışmasına yol açar.”
“Bana yürek dediğin şey çok eksiklikleri olan bir şeymiş gibi geliyor” dedi kız, gülümseyerek.
Ay ışığı altında ceplerimden çıkardığım ellerime baktım. Ay ışığıyla rengi beyazlaşan ellerim o küçük dünyada tastamam durdukları halde, konulacak yeri kaybolmuş bir çift heykel gibiydi.
“Ben de aynı kanıdayım. Çok fazla eksiklikleri var” dedim. “Fakat iz bırakıyor. Biz de o izleri sonradan takip edebiliyoruz. Karın üzerine düşen ayak izlerini takip edermiş gibi.”
“İzler bir yere ulaşıyor mu?”
“Kendimize” dedim. “Yürek öyle bir şey işte. Yürek olmadan hiçbir yere ulaşamazsın.”
Başımı kaldırıp aya baktım. Kış ayı tezat yaracak şekilde berrak ışıklar saçarak, yüksek surlarla çevrili şehrin göğünde asılı duruyordu. [sf 241-242]
“Tam olarak anımsamıyorum. Sanki o an hiçbir şey hissetmemiş gibiyim. Anımsadığım tek şey yağmurlu bir sonbahar akşamında bana sarılmaya kimsenin gelmemiş olması. Bu sanki benim için dünyanın sonu gibiydi. Karanlık, acı içerisinde, gelip sarılacak birilerini beklerken, hiç kimsenin
sana sarılmaya gelmemesini anlayabilir misin?” [sf 300]
“Fakat aşk olmasa, dünyanın hiçbir anlamı yok” dedi tombul kız. “Aşk olmasa, her şey pencerenin dışından geçip giden rüzgârdan farksız hale gelir. Dokunamaz, kokusunu hissedemezsin." [sf 300]
"Sen bana bu şehirde savaş, nefret ve ihtiras olmadığını söyledin. Ne güzel. Gücüm yerinde olsa alkış tutmak isterim. Fakat savaş, nefret ve ihtirasın olmaması demek, bunların zıddının da olmaması demektir. Bunların zıddı sevinç, mutluluk ve aşktır. Ancak ihtiras, yok oluş, üzüntü olursa, sevinç var olabilir. Umutsuzluk olmadan, mutluluk hiçbir yerde var olamaz. Bu benim sözünü ettiğim doğa işte. Şu senin sözünü ettiğin kütüphaneci kız için de durum aynı. Sen gerçekten de onu seviyor olabilirsin. Fakat bu duygun hiçbir yere ulaşmaz. Çünkü o kızın bir yüreği yok. Yüreğini yitirmiş insanlar hareket eden hayallerden farksızdır. Öyle bir şeyi elde etmenin ne anlamı olacak ki?" [sf 464]
“İnsanın içinde uyanan hisleri kendine özgü sözlerle ifade etmesi çok zor bir iştir” dedim. “Herkes bir şeyler hisseder, ama bunu düzgün bir şekilde sözcüklere dökebilen pek fazla insan yoktur.” [sf 484]
Raflarda dizili sayısız kafatasının içinde uykuya dalan eski ışıklar şimdi uyanmıştı işte. Kafatasları sırası, sanki ışığı parçacıklara bölen sabah denizi gibi sessizce ışıldıyordu. Fakat gözlerim onların ışığı karşısında kamaşmamıştı. O ışıklar bana huzur veriyor, yüreğimi eski anıların sıcaklığıyla dolduruyordu. Gözlerimin iyileştiğini hissedebiliyordum. Artık hiçbir şey gözlerimi acıtamazdı. [sf 515]
9 Eylül 2015 Çarşamba
YABAN KOYUNUNUN İZİNDE Haruki Murakami
Basım Yılı: Şubat 2015
Sayfa Sayısı: 353
Murakami Okumalarımız için seçtiklerim arasında sıkılarak okuduğum tek kitap Yaban Koyununun İzinde oldu. Esasen Murakami'nin diğer kitaplarıyla benzerlikleri fazla; isimsiz karakterler, baş karakterin erkek oluşu, bir yolculuğu ve arayışı anlatması v.s. ama sanki ruh yoktu hikayede.
Fare kod isimli arkadaşından bir mektup alan roman başkişisi, mektupla birlikte gelen manzara fotoğrafını ortağı olduğu reklam şirketinin bir işinde kullanır. Dağlık bir yerde, çayırda otlayan koyunları gösteren bu fotoğrafta diğerlerinden farklı olarak sırtında yıldız işareti bulunan bir koyun vardır. Bu koyunla daha önce garip bir deneyim yaşamış ve onu kaybetmiş, artık ölüm döşeğinde olan zengin ve yaşlı bir adam, reklamcıyı şirketini batırmakla tehdit ederek iki ay içinde bu koyunu bulmasını ister..

Kitabın başlarında karakterin Ellery Queen'in tüm kitaplarını okumuş olması, Proust'dan bahsetmesi filan hoşuma gitmişti ama bu ayrıntılar içi boş etiketlerden öteye gitmedi daha sonra. Tüm roman boyunca sadece Hokkaido'daki dağ evinde geçen zamandan biraz keyif aldım diyebilirim, yine de bir hayli boğucu bir bekleyişti.
Yaban Koyununun İzinde, çok daha iyilerini ortaya koymuş yazar için iyi bir referans kitabı değil. Zaten ilk kitaplarından biri, buna nazaran ustalaştığı diğer romanlarına bakmak, belki külliyatın sonlarına doğru eksik kalmaması istenirse okumak yerinde olur.
Bir şey içimi kemiriyordu. Gözlerimin önünde geçmiş olan ama benim ayırdına varamadığım kadar aklımın meşgul olduğu bir şey. Gene de bilinçaltıma kaydedilmişti işte. [sf 308]
30 Ağustos 2015 Pazar
SINIRIN GÜNEYİNDE,GÜNEŞİN BATISINDA Haruki Murakami
Yayın Evi: Doğan KitapBasım Yılı: Nisan 2015
Sayfa Sayısı: 187
Boş sayfaya bakarak beni Murakami okumaya iten şeyin ne olduğunu çıkarmaya çalışıyorum. Onun romanlarını okumak, temiz ve derin bir nefes almak gibi. Acıyı ağdalaştırmadan, olaylara gereğinden fazla anlam yüklemeden, sakin sakin anlatıyor.
Bir yazara devam etme isteğinde ne ile karşılaşacağını bilmek, önemli. Durumlar, karakterler, yaşananlar değişse de arkaplandaki o ferahlık hissi aynı kalıyor Murakami'de. Hoşuma giden tarafı da bu.
Kayınpederinin desteğiyle başarıya ulaşmış, iki çocuğu ve iyi bir karısı olan Hacime, işlettiği caz barlardan birinde otururken, içeri çocukluk arkadaşı Şimamoto girer. Genç kadının Hacime üzerindeki etkisi, rayına oturmuş, sakince ilerleyen hayatını altüst edebilecek düzeydedir..Kitap, başından sonuna merakla okunuyor ama bazı karakterlere dair daha fazla şey söylemesini bekliyordum, örneğin İzumi'ye ve Yukiko'ya, hatta Şimamoto'ya dair. Merkez Hacime olduğu için, o ve hayatına giren kadınlar farklı spotlar altındalar sanki.
Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında az sözle çok şey anlatmaya çalışan, kısa ve sade bir roman. Tanışma kitabı olarak uygun değil belki ama Murakami'ye biraz aşina olduktan sonra zevkle okunabilir.
Elini kalbimin üzerine koydu ve eli ile kalbimin atışı bir oldu. Kendi kendime, o Şimamoto değil, dedim. Bana Şimamoto'nun verdiklerini veremez. Ama işte karşımda, tamamen bana ait, benim için elinden geleni yapıyor. Onu nasıl incitebilirim?
O zamanlar bilmiyordum. Birini tekrar düzelemeyecek kadar kötü kırabileceğimi. İnsan, sadece var olarak diğer bir insanda dönüşü olmayan yaralar açabiliyordu. [sf 28]
Er ya da geç herkes karanlığın kalbine, tek bir sesin yankılanmadığı o sonsuz, yalnız derinliklere düşer. [sf 162]
'Son birkaç haftadır gerçekten öleceğimi sandım.' dedi Yukiko. 'Seni tehdit etmek için falan söylemiyorum. Gerçek bu. O kadar yalnız ve mutsuzdum. Ölüm bu kadar acı değil. Bir odadan havanın yavaşça çekilmesi gibi içimdeki yaşama isteği usulca çekiliyordu. İnsan böyle hissederken ölüm o kadar da uzak değildir.' [sf 184]
25 Eylül 2012 Salı
SAHİLDE KAFKA _ Haruki Murakami
Basım Yılı: 2010
Sayfa Sayısı: 651
'Sahilde Kafka, bir istisna..'
Bu kitaplarının büyük çoğunluğunun etrafında bir kaşık suda koparılmaya çalışılan fırtınalar olduğu bârizken, çoksatmış romanlara karşı önyargı oluşmaması mümkün değil. Ama Sahilde Kafka'nın ilk 10-15 sayfasını okuduğumda öyle bir edebi lezzet hissettim ki, onun bir istisna olduğunu düşündürdü bana. Şimdi son sayfayı kapamışken aynı şeyi tekrar söylüyorum.
Kendine verdiği adla Kafka Tamura, babasının evindeki yalnız ve mutsuz hayatından kaçmayı uzun zamandır planlamaktadır. Onbeş yaşına geldiğinde aklına koyduğunu yapar ve başka bir şehre giderek bir otele yerleşir. Günlerini yakındaki bir özel kütüphanede okuyarak geçirmeye başlar. Komura Kütüphanesi'nin danışma görevlisi Oşima ve müdire Saeki de Kafka'nın yeni hayatını kurmasına yardım edecektir..Bu kadar uzun bir kitap yazıp, başından sonuna zevkle okunmasını sağlayabilmek büyük bir başarı diye düşünüyorum. Buna sebep olan, romanın felsefi-kültürel derinliği ve ilginç-fantastik karakterleri elbette.
Haruki Murakami'nin anlatımı, Yasunari Kavabata ve Yukio Mişima'nın naif romanlarından sonra hayli modern ve akılcı göründü gözüme. Bir kitaptaki satırları bu kadar çok çizmeyeli uzun zaman olmuştu.
Sahilde Kafka'nın popülerliğine aldırmamak gerek.Tüm övgüleri hakediyor. Murakami'nin diğer kitaplarını da muhakkak okumak istiyorum.
'O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın.' [sf 11]
'Bir tür tamamlanmamışlık barındıran eserler, o tamamlanmamışlıklarından ötürü güçlü bir cazibeye sahip olurlar.'
[sf 154]
'Hayal gücünden korkuyorsun. O yüzden rüyalardan da korkuyorsun. Rüya sırasında başlayacak sorumluluklardan çekiniyorsun. Ancak uykusuz kalamazsın ve uyuduğun anda da rüyalar başlar. Uyanıkken hayal gücünü bir şekilde bastırabilirsin. Ama rüyaları bastırabilmen mümkün olmaz.' [sf 194]
Yanlışı kendiliğinden kabul edebilme cesaretin varsa, geri dönebilirsin. Fakat hayal gücünden yoksun, sığ ve hoşgörüsüz bir yaşam, parazitlerinkinden farksızdır. [sf 256]
'Havada uçan bir kelebeği kanadından usulca yakalar gibi, sanki bir rüyadaki sözcükleri yakalar gibi. Sanatçı dediğin, muğlaklığın üstesinden gelebilen insandır. [sf 340]
'Kısacası, âşık olmak böyle bir şeydir işte, Kafka Tamura. Nefesin kesilecek kadar kendini iyi hisseden de, derin bir karanlıkla boğuşan da sen olursun. Vücudun ve ruhunla, buna dayanman gerekir. [sf 488]












