mary westmacott etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mary westmacott etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2017 Pazar

SEVGİNİN BAĞLADIKLARI Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 270

Agatha Christie, Mary Westmacott takma adını kullanarak altı duygusal roman yazmış. Bu kitaplardan Türkçe'ye çevrilmemiş iki tane kalmıştı; The Burden ve Giant's Bread. Geçtiğimiz günlerde The Burden, Sevginin Bağladıkları adıyla yayınlandı ve doğal olarak hemen alıp okudum.

Laura, minik kardeşini ölesiye kıskanmakta hatta ondan nefret etmektedir. Fakat evlerinde çıkan bir yangında küçük bebeği alevlerin içinden kurtardığı an tüm duyguları değişir, Shirley'e büyük bir sevgiyle bağlanır. Yıllar geçip büyüdükçe, bu sevgi iki kızkardeşin arasında ağır bir yük haline gelecek, hayatlarını geri dönülmez biçimde etkileyecektir.. 

Her ne kadar çevirirken pembe dizi isimleri gibi bir ad vermelerini yadırgasam da Agatha Christie'nin polisiyelerinde dahi inceden inceye kendini gösteren insan psikolojisine dair anlatımları Mary Westmacott romanlarında sınırsızca genişleyip derinleştiği için genel olarak bu romancıklar hayli hoşuma gidiyor. Bitmemiş Portre veya Sensiz Bir İlkbahar kadar şahane olmasa da Sevginin Bağladıkları zevkle okuduğum bir kitap oldu. 

Aptallık etme. Shirley'nin mutsuz olup olmamasının ne önemi var. Her insan zaman zaman mutsuz olur. Ve bu mutsuzlukla yaşamında karşılaşacağı birçok şey gibi bir şekilde baş etmek zorundadır. Yaşamla başa çıkmak için cesarete, hoşgörüye, açıkyürekliliğe gerek vardır. [sf 86]

Hiç kuşkusuz Laura'nın duygularının kökeninde Shirley vardı. İnsanın herşeyini bildiğini sandığı birinin hakkında bilmediği yeni bir yanı olduğunu keşfettiğinde yaşadığı şoka benzer bir durumdu bu. Laura ve Shirley'nin birbirlerine karşı çok fazla açık oldukları söylenemezdi ama birlikte yaşadıkları uzun yıllar Shirley'nin o zamana kadar Laura'ya nefretlerini, sevgilerini, isteklerini, tutkularını, korkularını anlatmaktan asla çekinmemiş olduğunu göstermişti. [sf 92]




16 Mayıs 2013 Perşembe

ANNEM VE BEN _ Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: Mayıs 2013
Sayfa Sayısı: 268

Agatha Christie romanlarını, kendinden çok fazla uzağa kaçmadığı -yoğun otobiyografik öğeler taşıdığı- için seviyor olabilirim. Tabii bu, duygusal romanlarında daha belirgin. Türkçede yayınlananlar içinde en etkilendiğim Bitmemiş Portre idi ki, Agatha Teyzemizin çocukluğu-gençliği ve evliliği üzerine kurulmuştu. Annem ve Ben ise onun kızıyla olan ilişkisine dair bir kitap diyebiliriz. O kadar ki, kızı Rosalind romanın tiyatro oyunu olarak sergilenmesini hiç istememiş, Christie'nin torunu Mathew Pritchard da kitaptaki Sarah karakterinin aynen annesi gibi davrandığını söylüyor.

Eşini uzun zaman önce kaybetmiş, orta yaşlı, güzel bir kadın olan Ann, sevgilisi Richard Cauldfield'la bir yuva kurmak üzeredir.  Yetişkinliğe yeni adım atmış kızı Sarah, annesinin bu adamla mutlu olamayacağına inanır ve evlenmesini istemez. Genç kız görünürde herşey yolundaymış gibi davransa da gizliden gizliye Richard'ı iğnelemeye ve kışkırtmaya başlar. Müstakbel üvey babası ile aralarındaki gerilim doruk noktasına ulaştığında, Ann bir seçim yapmak zorunda kalır. Bu seçimin gölgesiı tüm hayatlarını etkileyecek, yıllar sonra Sarah'ın annesinden destek beklediği bir anda büyük bir fırtına ile patlayacaktır..

Christie kitaplarının büyük çoğunluğunda, Poirot veya Miss Marple olmasa bile bir bilge kişi mutlaka bulunur. Annem ve Ben'de bu rolü Laura Whitsable üstleniyor, gayet modern ve yerinde tavsiyeleri var. Güven hissi veren bu karakterin haricinde, Ann'ın evdeki hallerini düşündüğü huzurlu bölümler de çok hoş. 'Şimdi eve gideceğim, Edith bana omlet yapıp, tepsimi şöminenin önüne getirecek, tabii yanında kocaman bir fincan çay..' v.b. O sıcak, güzel yuva hissi. Cinayet romanları yazarı Agatha Christie'nin, -polisiye olanlar da dahil- bu kadar insanı sarıp sarmalayan kitaplar yazması hayli enteresan değil mi?

Bir şeyi saklayıp, yokmuş, hiç olmamış gibi davranmaktansa, esaslı bir tartışmayla konuyu kapatmak her zaman daha iyidir. (sf 252)

Laura Whitsable birden ayağa kalktı. 
'Doğru şeyi yanlış insana söylemekten ,' dedi ders verircesine. 'Daha büyük bir zaman kaybı olamaz...' (sf 259)

28 Ağustos 2012 Salı

BİTMEMİŞ PORTRE _ Agatha Christie


Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: Ağustos 2012
Sayfa Sayısı: 367

Ağustos Ayı Agatha Christie Okumaları'mızın en güzel sürprizi onun duygusal romanlarından Bitmemiş Portre'nin yayınlanması oldu. Christie'nin insana dair tanımlamalarını çok seven biri olarak Sensiz Bir İlkbahar ve Gül ve Porsuk Ağacını okumalara doyamamıştım. Bitmemiş Portre ise yazarın en fazla otobiyografik öğeler taşıyan romanı olması dolayısıyla ayrıca merakla beklediğim bir kitaptı. Listemde değişiklik yaparak bu özel kitabı derhal edindim ve okudum.

Celia, peşpeşe kayıplar yaşadığı bir dönemin ardından hayatına kıymak üzeredir. Derin bir depresyon içinde gittiği adada, Larraby adında bir portre ressamıyla tanışır. Gözlerindeki ifadeden onun sona gelmiş olduğunu anlayan Larraby, genç kadına bir gece boyunca tüm geçmişini anlattırır. Celia çocukluğundan başlayarak bu noktaya kadar gelen hayatını onu hiç tanımamasına rağmen anlayan bu yabancıyla paylaşacaktır..

Bitmemiş Portre için ne desem az kalacakmış gibi hissediyorum. Sadece okurken zaman zaman durup bu kitap bitmesin diye düşündüğümü söyleyebilirim. Öylesine yoğun, öylesine güzeldi ki.. Celia'nın şahsında Agatha Christie'nin dış ayrıntılarını çok iyi bildiğim hayatının içine girmek, duygusal boyutunu görmek çok enteresandı. Onu, ünlü bir yazardan ziyade bir kadın olarak görmek, iyi ve kötü yanlarını içtenlikle anlatmasını dinlemek..

Sanki Agatha Teyze tatlı tatlı anlatıyor, ben de dinliyor gibiydim. Onu o kadar benimsemişim ki kendini suçladığı bazı haksız noktalarda çok içime dokundu bu. İçine düştüğü bunalımdan ötürü 'bütün bunlara ben sebep oldum' dediği yerler..

Durup durup 'İşte ben de aynen böyle hissediyorum.' dedim okurken. Sadece o, bunu iyi şekilde ifade edebiliyordu. Mesela güzel şeyler karşısındaki coşkusunun dönüşümünü anlattığı bir yer vardı kitapta:
Celia hiç kendini bu denli mutlu hissedebileceğini düşünmemişti. O eski 'acının' kıskacına girmişti yine. O kadar güzel, o kadar güzeldi ki bu manzara içini sızlatıyor, insana acı..
Güzel, muhteşem bir dünyaydı bu! (sf 188)
 Veya tam aksi derin bir mutsuzluğu ifadesi:
O kadar mutsuzdu ki başkalarına acıyacak gücü kalmamıştı.  (sf 21)
Evine döndüğündeki mutluluğu da öyle tanıdıktı:
Ah, yeniden evinin loş koridorlarında olmak ve üst katta merdiven sahanlığındaki pencereden kayın ağacının yapraklarını seyretmek ne hoştu.
O sırada yatak odasından çıkan annesi Celia'yı merdiven başında, ellerini karnının üzerine bastırmış bir halde buldu. 
'Ne oldu canım? Neden karnını tutuyorsun?'
'Kayın ağacı anne. Ne muhteşem değil mi?'
'Sanırım sen herşeyi karnında hissediyorsun Celia.'
'Biraz önce tuhaf bir ağrı hissettim.Ama gerçek bir ağrı değildi bu anneciğim, hoş bir ağrı. '
'Eve döndüğün için mutlusun, değil mi?'
'Ah, anneciğim!'  (sf 106)
Bir yerlerde okumuştum, 'Bir insanın size ne söylediğini veya ne yaptığını unutabilirsiniz ama ne hissettirdiğini asla unutmazsınız.' diye. Agatha Christie de buna benzer bir şeyi gayet zarif bir şekilde ifade ediyor;
Önemli olan bir şeyin insana yaşattığı duygu; nasıl olduğu, nasıl göründüğü, neden yapılmış olduğu değil. (sf 147)
 Onun cümlelerinden çok fazla çıkarılacak var ama 'oyun arkadaşı' tabiriyle bitirelim:
Dermot'ta sonsuza dek değişmeyecek çocuksu bir hava vardı ve bu çocuk, Celia'nın içindeki çocuğu bulup çıkarmıştı. Amaçları, düşünceleri, karakterleri birbirlerine tamamen zıttı ama her ikisi de diğerinin oyun arkadaşı olmak istiyor, ideal oyun arkadaşını diğerinde buluyordu. (sf 220)
Agatha Christie'nin Mary Westmacott mahlasıyla yazdığı altı romanın Türkçe'de yayınlanan üçüncüsü olan Bitmemiş Portre, aile evinde, anne ve babanın himayesinde mutlulukla oynanan çocukluk eğlencelerinden başlıyor ve türlü insani ilişkinin derinliklerinde gezinerek devam ediyor. Christie nasıl polisiyelerinde gerilim ve gizemi önplanda tutmasına karşın insani yönleri unutmuyorsa, bu kitapta herşeyi bir kenara bırakarak sadece ruhsal dünya üzerine yoğunlaşıyor. Bu, ona ait bir dünya hem de..

Bu kitabı yazmanın onun açısından büyük bir cesaret işi olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar kişileri değiştirmiş, olayları istediği gibi bir düzene koymuş olsa da, kendi dünyasını, yaşadığı çok özel anları, duyguları anlatmak, herşeyi sorgulamak ve kendini yargılamak zor bir süreç. Aynı zamanda ciddi bir terapi anlamına geldiğine eminim.Yazarak içinde biriken zehri akıtmak kadar etkili çok az şey var.



12 Mayıs 2012 Cumartesi

GÜL VE PORSUK AĞACI_Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: Mart 2012
Sayfa Sayısı: 302

Söz konusu en benimsediğim yazar ve onun tarzıma göre kitapları olunca üzerine kelâm etmek çok güçleşiyor benim için. Agatha Christie'nin Mary Westmacott nâm-ı müstârıyla yazdığı, duygu ve düşünce yoğunluğundaki altı kitabından biri olan Sensiz Bir İlkbahar yayınlandığında hemen okumuş ve çok beğenmiştim. Bu serinin Türkçe'ye çevrilen ikinci kitabı Gül ve Porsukağacı da benzeri bir mutluluk yaşattı bana.

Kitabın ismi İngiliz şair Thomas Stearns Eliot'un Dört Dörtlüler isimli şiirlerinden birinde geçen 'Gül ve porsuk ağacının ânı aynıdır uzunlukta..' dizesinden alıyor. Romanın sonlarına doğru Christie ilk bakışta anlamsız görünen bu cümleyi güzelce açıklıyor tabii.

Bir trafik kazasında kötürüm kalan Hugh Norreys, erkek kardeşinin St. Loo kasabasında bulunan evine taşınır. Kasabaya yakın bir şatoda yaşayan üç yaşlı kadın ve güzel yiğenleri İsabella, civarın diğer sakinleri gibi onu ziyarete gelirler. İsabella, savaştan dönecek olan kuzeni Rupert'ı beklemektedir. Rupert geldiğinde sahibi olduğu şatonun idaresini eline alacak ve İsabella ile evlenecektir. Herşey peri masallarındaki gibi kusursuz görünmektedir fakat.. Kasabaya seçimler için aday olmak üzere gelen savaş kahramanı John Gabriel, genç kızın hayatını altüst eder. İsabella tüm geleceğini değiştirecek bir kararın eşiğindedir..

İsabella bir baş karakter olarak hayli doyurucu ve etkileyici, Christie onu büyük bir zevk ve acıyla betimlemiş ama Hugh'ın yengesi Teresa'nın da bir o kadar önemli olduğunu düşünüyorum kitapta. Yani İsabella düşse, Teresa bir o kadar gerçek. Hugh ne kadar iyi ve anlayışlıysa, Gabriel bir o denli şeytani bir adam. Agatha Christie, karakter dengesini mükemmelen kurmuş diyebilirim.

Gül ve Porsukağacı, hem çok gerçek, hem de masalsı bir kitap. Kraliçenin usta kalemi, bu ikisinin bir arada nasıl örülebildiğine dair çok iyi bir örnek çıkarmış.

Kitabın tek olumsuz yanı var benim için. Salt kişisel tercih olarak, böyle bir kitabın içinde uzun politik konuşmalar geçmeseydi daha memnun olurdum. Ama her halukârda, bu konuda da Christie'nin cümleleri bir başka yazarda olabileceği kadar sıkıcı değil diye düşünüyorum.

Şimdi heyecanla diğer Mary Westmacott romanlarını (A Giant's Bread, A Doughter is a Doughter, The Burden, Unfinished Portrait) beklediğimi söylemem lazım. Agatha Christie polisiyelerini defalarca yeniden okumaktan bıkmasam da onun elinden hiç okumadığım bir romanla tanışmak apayrı bir duygu. Altın Kitaplar seriye devam konusunda umarım çok gecikmez..



15 Ekim 2011 Cumartesi

SENSİZ BİR İLKBAHAR_Agatha Christie

Yayın Evi: Altın Kitaplar
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 238

Varolduklarını öğrendiğim andan itibaren Agatha Christie'nin Mary Westmacott mahlasıyla yazdığı polisiye dışı romanları okumak için yanıp tutuşuyordum. Yabancı dilde okurken her kelimeyi anlama takıntım olduğu, okuyup-anlayıp-geçemediğim için, Burden'ın bir kısmını çevirdiysem de, meşakkatli bir hale gelince yarıda bırakmıştım. Altın Kitapların geçtiğimiz ay başında yayınlanacağını haber verdiği Sensiz Bir İlkbahar benim için çok hoş bir sürpriz oldu bu açıdan. Zaten sevgili Deniz ve bize eşlik etmek isteyen arkadaşlarla beraber Eylül ayını Agatha Christie Okumaları'na ayırmıştık.

Birkaç polisiyenin ardından Sensiz Bir İlkbahar'a başladım ve kısa bir süre okur okumaz kitabın tam da aradığım, beklediğim gibi bir derinliğe sahip olduğunu gördüm. Zaten Agatha Christie'nin zeka mahsulü polisiye kurgularından çok kitaplarındaki insani ayrıntılara ve psikolojik karakter tahlillerine önem verdiğim için sadece kişisel ilişkiler üzerine inşa ettiği bu psikolojik romanı benim gözümde adeta bir hazineydi.

Sensiz Bir İlkbahar'ın baş karakteri Joan orta yaşlı, çocuklarını büyütüp evlendirmiş klasik bir İngiliz kadını. Küçük kızı Barbara doğum yapınca yanına Bağdat'a gidiyor. Bir süre kaldıktan sonra ülkesine trenle geri dönerken Suriye sınırında bir aktarma istasyonunda kötü hava şartları yüzünden tren birkaç günlük bir rötar yapıyor. Joan ıssız bir çölün ortasında, köhne bir hana sahip bu istasyonda kendi başına geçirdiği günlerde iç dünyasına mecburi bir yolculuğa çıkıyor ve bir çok şeyin aslında göründüğü gibi olmadığını farkediyor. Kocası Rodney, çocukları Averil, Tony ve Barbara ile ilişkilerindeki tüm aksaklıkların bir bir önüne serildiği bu bekleyiş sinirlerini iyice gererken, belki de ona hayatının gerçeklerini armağan edecektir..

Bir kadın insani ilişkilerinde nasıl bu kadar kör olabilir? Otoriter, baskıcı kişiliğinin etrafında bıraktığı hasarı farkettiğinde şok geçiriyor tabii. Rodney'in sessiz ve gizli iç dünyasına şahit olmak romanın en etkileyici taraflarından biri. Bilhassa Averil'le kızının kararı konusunda yaptığı bir konuşma var ki nefisti.

Bir kitap böyle nasıl her yönüyle zevkime uyar, hâlâ bunun şoku içerisindeyim. Christie'nin şiirlerden esinlenmesini oldum olası çok severim. Bu kitap da Shakespeare'ın 98. sonesinden ismini alıyor;

Sensizdim bütün bahar yaşadım senden ırak;
Nisan bu allı pullu giyinmiş süslenmiş de
Her şeye gençlik ruhu aşılamış şen şakrak
Gülüp oynuyor durgun Saturnus bile işte.
Ama cânım kuşların söylediği şarkılar
Elvan elvan çiçekler burcu burcu alaca
Bana bir yaz
masalı anlattıramadılar
O soylu çiçekleri ben kesemem haraca.
Zambakta beyazlığa şaşmıyorum bir türlü
Güldeki kızıllığı övmek gelmez içimden;
Doğrusu hepsi güzel bir içim su büyülü
Hepsi senin resmindir hepsinin örneği sen.
Ama sen olmayınca kış sürdü biteviye:

Bunlarla oyalandım senden gölgeler diye.

Romanın bu ana şiiiri haricinde konuşmaların içine yedirilen başka güzel şiirler de var. 
Çok boğucu, agorafobik bir mekan duygusu olmasına karşın, geçmişe dönüşlerle Joan'ın zihninde yaptığımız gezintiler Sensiz Bir İlkbahar'ın ilgiyle okunmasını sağlıyor. Zaten Agatha Christie'nin vermek istediği şey de bu diye düşünüyorum. 
Son olarak söyleyebilirim ki, hareket, heyecan v.s. unsurlar arayan bir okuyucuysanız uzak durmanız gereken bir kitap Sensiz Bir İlkbahar. Sukûnetle arkanıza yaslanıp, beyin ve kalbin kıvrımlarında yavaş yavaş dolaşmaya sabrınız ve alakanız varsa okuyun.