alberto manguel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alberto manguel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2017 Çarşamba

OKUMA GÜNLÜĞÜ Alberto Manguel

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 208

Manguel'in merakımı cezbeden çok kitabı var ama Geceleyin Kütüphane'den sonra sevgili Eren'in bloguna ilham kaynağı olan bu kitabı okumak istemiştim.

Alberto Manguel'in gençken okuyup sevdiği oniki kitabı* bir yıl içinde yeniden inceleyerek yorumladığı, bu kitapları okurken hayatında, etrafında olup bitenlere dair notlarıyla da zenginleştirdiği Okuma Günlüğü'nü büyük bir zevkle bitirdim. Hatta yazıya ekleyeceğim alıntılar için bakarken, birçok yerini tekrar okuyasım geldi.

İspanyolca'da 'bekleme' sözcüğü espera, 'umut' anlamına gelen esperanza ile aynı kökten geliyor. Gide, Günlük'ünde şunu söylüyor: 'Sala de espera. Ne güzel bir dil bu, beklemeyi umutla karıştırıyor!'  [sf 61]

Bakış açısı; Watson esrarengiz cinayeti düşünürken ve dönüp Bayan Morstan'ın evine bakarken, onu avutan şey yalnızca sevdiği kadının düşüncesi değildir. 'İnsanın içini rahatlatan şey, bizi yutmuş olan yabanıl, karanlık olayın ortasında rahat bir İngiliz evinin bir anlık görüntüsünü yakalamaktı,' diye yazar. Sıfatlar dikkat çekici. [sf 95]

Türkçede muhabbet sözcüğü hem 'sohbet' hem de 'sevgi' anlamına gelir. Her ikisi için de "muhabbet etmek" diyebilirsiniz. Sohbet etmenin, bir insanın kalbine ya da aklına açılmış bir pencere olması düşüncesini seviyorum. [sf 109]

'Nostalji' sözcüğü 22 Haziran 1688'de Johannes Hofer adlı Alsaceli bir tıp öğrencisi tarafından bulunmuş; dağlarından uzak kalan İsviçreli askerlerin hastalığını tanımlamak için, Dis- sertatio medica de nostalgia başlıklı tıp tezinde, nostos ('dönmek') sözcüğünü algos ('acı') sözcüğü ile birleştirmiş. [sf 123]

Don Quijote'yi okurken, Cervantes'in yeniden kurduğu dünya şaşırtır beni ve hikâyenin gelişimine pek fazla dikkat edemem. İki serüvencinin yolculuk ettiği yerler, günlük çatışmalar, çektikleri acı, kir pas, açlık ve dostlukları öyle güçlü bir dille anlatılır ki, onların bir öyküyü izlemekten başka bir şey yapmadıklarını unutur ve sadece arkadaşlıklarının tadını çıkarırım. Bundan sonra ne olacağından çok şu anda ne olduğu daha çok ilgilendirir beni. Bazen Conrad, Thomas Mann ya da Sherlock Holmes öykülerini okurken de aynını hissediyorum. [sf 135]

Birini severdim, öldü. Onunla son kez birlikte olduğumda, ölüm onu geçmişte uyanmış gibi olağanüstü gençleştirmişti, bir zamanlar, hiç dünya deneyimi olmadığı zamanki gibiydi, henüz her şeyin mümkün olduğunu bildiği için mutluydu. [sf 160]

Sei Şonagon: 'Dünya bazen beni öyle öfkelendirir ki, bir an daha bu dünyada yaşayamayacağım gibi gelir bana, bir daha dönmemek üzere kaybolmak isterim. Ama sonra, güzel bir beyaz kâğıt parçası, Mişinoku kâğıdı ya da beyaz süslü bir kâğıt bulabilirsem, bu gibi şeylere biraz daha katlanabileceğime karar veririm.' [sf 167]

Sei Şonagon 'şiir konusu' olabileceğini düşündüğü şeylerin bir listesini yapıyor. Listenin kendisi bir şiir gibi:

Başkent. Arorot. Sazlıklar. Taylar. Dolu. Bambu. Yuvarlak yapraklı menekşe. Kurtpençesi. Yabani pirinç. Düz tabanlı nehir tekneleri. Çin Ördeği. Saçılmış kmdıra sazı. Çimenlik. Yeşil sarmaşık. Armut ağacı. Hünnap ağacı. Hatmi çiçeği.


Liste yapmada, anlam yalnızca çağrışımla gelecekmiş gibi, belli bir büyüsel keyfilik vardır. [sf 169]


*Manguel'in bölüm başlıkları olan kitaplar;

HAZİRAN Adolfo Bioy Casares'ten Morel'in Buluşu
TEMMUZ H. G. Wells'ten Dr. Moreau'nun Adası
AĞUSTOS Rudyard Kipling'den Kim
EYLÜL François René de Chateaubriand'dan Mezar Ötesinden Hatıralar
EKİM Sir Arthur Conan Doyle'dan Dörtlerin Simgesi
KASIM Johann Wolfgang von Goethe'den Gönül Yakınlıkları
ARALIK Kenneth Grahame'den Söğütlükte Rüzgâr
OCAK Miguel de Cervantes'ten Don Quijote
ŞUBAT Dino Buzzati'den Tatar Çölü
MART Sei Şonagon'dan Yastıkname
NİSAN Margaret Atwood'dan Yüzeye Çıkış
MAYIS Joaquim Maria Machado de Assis'ten Brás Cubas'ın Ölüm Sonrası Hatıraları


2 Ağustos 2017 Çarşamba

GECELEYİN KÜTÜPHANE Alberto Manguel


Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2008
Sayfa Sayısı: 281

Geceleyin Kütüphane, yazarın okuduğum ilk kitabı. Mit olarak kütüphane, zihin olarak kütüphane, düş gücü olarak kütüphane gibi çeşitli kavramlar üzerinden kütüphane fikrinin işlendiği bölümlerden oluşan, Alberto Manguel'in çok değer verdiği kendi kütüphanesi başta olmak üzere tüm kütüphanelere bir güzelleme. Kitapta siyah-beyaz olarak kütüphane fotoğrafları ve çizimleri de mevcut.

Zihnimde yol açtığı imgelerle heyecanlandıran Gece Kütüphanesi adını kısa bir süre öncesine kadar tamamıyla  kendim buldum zannediyordum, blogu oluştururken aklımda herhangi bir kitap yoktu. Ancak geçenlerde Zoran Zivkoviç'in Başka Zaman Kütüphaneleri kitabına tekrar bakarken, Gece Kütüphanesi adında bir hikaye olduğunu gördüm, blogu açmadan iki yıl önce okuduğum ve çok etkilendiğim bu kitap, bilinçaltıma işlemiş sanırım. Geceleyin Kütüphane'yi ise 2010 yılında, bloga yazmaya başlamamdan birkaç ay sonra yine adından dolayı almıştım.

Etrafında döndüğü konu itibariyle sevmeme imkanım bulunmayan bu kitabı, inceleme yazılarından teşekkül ettiği için biraz yavaş okudum ama hayli keyif aldığımı söyleyebilirim.

Kitapları boşaltmak etekteki bütün taşların döküldüğü bir faaliyettir. 1931’de Walter Benjamin sayısız taşınmalarından biri sırasında kitaplarının arasında durmasını anlatırken, "henüz düzenin getirdiği tatlı sıkıntı vurmadan" onları topladığı zamanların ve yerlerin hayalleriyle, her bir cildin gerçekten kendine ait olduğunu gösteren ikinci derece kanıtlarla sarılmış olmak diye tarif etmişti. [sf 45]

Daha duvarları dikilmeden önce kitaplarım için düşlediğim kütüphane nasıl okumak istediğimin yansımasıydı. Kimi okurlar öyküyü daracık bir alanda yakalamaktan hoşlanır; kimileri metnin uzak ufuklara doğru uzandığın hayal etmek için yuvarlak, halka açık geniş bir alan ister; kimileri de bir bölümden diğerine dolaşabilecekleri iç içe geçmiş odalarda okumaktan zevk alır. Benim epeydir hayallerimi süsleyen, masaya vuran ışık havuzlarının çevresinin, dışarıda gece bastırmış duygusu verecek kadar loş olduğu, duvarların birbirine baktığı dikdörtgen bir mekanda, her iki yanımda da kitapların bir kol boyu uzaklıkta olduğu hissedeceğim, uzun, alçak tavanlı bir kütüphaneydi. Planlamadan okuyan biriyimdir, kitapların birbirini serbestçe çağrıştırmasını, sırf yakın durdukları için aralarında bağ kurmayı, odanın içinde birbirlerine seslenmelerini severim. Kütüphanem için seçtiğim şekil okuma alışkanlıklarımı da destekler. [sf 124-125]

Penelope Fitzgerald, Mavi Çiçek adlı romanında şöyle der, “Bir hikâyenin başında buluş varsa, sonunda da arayış olmalıdır.” Benim kütüphanemin öyküsü kesinkes bir buluşla başlar: kitaplarımı bulmak, onları koyacak bir yer bulmak, dışarıdaki karanlıkta aydınlanan sessiz bir mekân bulmak. [sf 281]