21 Şubat 2021 Pazar

GİZLİ BAŞYAPIT Honore de Balzac

Yayın Evi: Can Yayınları 
Basım Yılı: 2020
Sayfa Sayısı: 56

Edebiyata meraklı hemen herkes gibi; Balzac'ın okumadığım romanı birkaç taneyi geçmese de, daha önce hiçbir hikayesini okuduğumu hatırlamıyorum. Hatta Picasso, Cezanne, Henry James gibi isimleri de derinden etkilemiş, eserlerine yansımış bu uzun hikayesi; Gizli Başyapıt'tan yakın zamana kadar haberim bile yoktu. 

17. yüzyıl Paris’inde, genç ressam Nicholas Poussin, hayranı olduğu bir resim ustasını; François Porbus'u görmek isteyerek evine gelir, kapıda tereddüt ile dururken yaşlı bir adamın ardından gelişiyle birlikte içeri girerler. François, tuhaf kılıklı, şeytani görünümlü ihtiyara büyük bir hürmet gösterir, adamsa onun üzerinde çalıştığı tabloyu eleştirerek fırçayı eline alır ve onlara ayaküstü bir sanat dersi verir. 

Dahi bir sanatçı olan Franhofer, on senedir kimseye göstermediği bir yapıt üzerinde çalışmaktadır. Resminde gerçekliğe ve kusursuzluğa ulaşmak arzusuyla yanmakta ise de buna bir türlü muvaffak olamamıştır. Çırak ve kalfa, tüm imkanlarını 'Usta'nın önüne serecek ve o gizemli eserini tamamlamasına yardım edecekler fakat sonuç hiç de beklenildiği gibi olmayacaktır.. 

Eleştiri yazılarında ve önsözünde çılgınca övülmesini anlayabiliyorum, etkileyici bir hikaye, sıradışı bir sanatçının; Zweig'in deyişine göre bizzat Balzac'ın arayışlarının öyküsü bu ama biraz fazla uzatılmış sanki. Bir de zavallı Gilette'i harcamaya ne gerek vardı?

Resminizde yaşamın görüntüsü var; ama ondan taşan şeyi, zarfın üstünde uçuşan o bulutsu, o ne idüğü belirsiz, belki ruhun ta kendisi olan şeyi dışavuramıyorsunuz; Tiziano‘nun ve Raphaello‘nun yakaladığı o yaşam çiçeğini tutamamışsınız. Vardığınız bu uç noktadan yola çıkarak çok iyi resimler yapılabilir belki; ama çabuk yoruluyorsunuz. [sf 28]

Konuşurken resmin her köşesine dokunuyordu tuhaf ihtiyar: fırçasını kimi yere iki, kimi yere yalnızca bir kez değdiriyor  ama bu dokunmalar tamı tamamını yerini buluyor ve sanki yeni, ışıklar içinde bir tablo çıkıyordu ortaya. [sf 31]

Doğa, birbirinin içine giren yuvarlaklıklardan oluşur. Sözcüğün gerçek anlamıyla desen yoktur! Gülmeyin genç adam. Bu söz size ne kadar tuhaf gelirse gelsin, günün birinde nedenlerini kavrarsınız. Çizgi, ışığın nesneler üstündeki etkisini vermek için insanoğlunun bulduğu bir yöntemdir; ama doğada çizgi yoktur, orada her şey doludur. Nesnelerin kabardısını ortaya çıkartırken desen çizeriz biz, yani nesneleri bulundukları ortamdan ayırırız; bedene görüntüsünü, yalnızca gün ışığının dağılımı verir. Bu yüzden çizgilerin kesinleşmesini istemedim; çevre çizgileri üstüne bir sarışın ve sıcak ara tonlar bulutu yaydım; öyle ki çevre çizgilerinin zeminle buluştuğu kesin noktayı parmakla göstermek olanaksız hale geldi. Böyle bir çalışma, yakından bakıldığında pamuksu, kesinlikten uzak bir görünüm sergiler ama iki adım geri çekilindiğinde her şey durulur, güçlenir, birbirinden ayrılır. Beden dönmeye, biçimleri öne çıkmaya başlar; çevresindeki hava akımı duyumsanır. Ne var ki, daha hoşnut değilim, kuşkularım var. Belki de tek bir çizgi bile çizmemek ve bir figürü ortasından başlayıp önce en aydınlık çıkıntıları ele almak, sonra da en koyu yerlere geçmek en doğrusu. [sf 36]

Gilette'in dudaklarında uçuşan gülümseme de bu tavan arasına bir altın ışıltısı saçıyor ve göğün parlaklığıyla yarışıyordu. Güneş her zaman açmıyordu ama o hep oradaydı; kendini bütünüyle aşkıma vermiş, mutluluğuna olduğu kadar acısına da bağlanmıştı ve sanatı ele geçirmeden önce sevda işinde kabına sığamayan bu üstün yeteneği varlığıyla avutuyordu. [sf 41]

15 Şubat 2021 Pazartesi

GÜL ŞİİRLERİ İskender Pala

Yayın Evi: L&M Yayıncılık
Basım Yılı: 2003
Sayfa Sayısı: 128

Gül Şiirleri'ni basıldığı yıl, Tüyap Kitap Fuar'ından almışım. Sonradan kapandı sanırım; o dönemde İskender Pala'nın kendi kitaplarını yayınlamak üzere kurduğu Leylâ ile Mecnûn (El-em) Yayıncılık'tan bu kitapla beraber Divan Edebiyâtı'na dair birkaç kitap daha edinerek çıkmıştım. O aralar kitabı sürekli karıştırıp dururdum ama baştan sonra okumak bu zamana kısmetmiş. 

Divan Şiiri, Tekke Şiiri, Saz Şiiri, Cumhuriyet Sonrası Türk Şiiri ve Serbest Şiir bölümlerinden oluşan kitap, bu türlerde içinde gül kelimesi, teması geçen şiirleri iktibas ediyor, bazılarını biraz da açıklayıp inceliyor. 

İncecik, hacmi belirli bir antoloji olduğu için az sayıda gazel, şiir, dize içerse ve biraz tadımlık olsa da, edebiyatı ve gül motifini sevenlerin kitaplığında bulunması hoş olur diye düşünüyorum. 

Bir mevsim-i bahârına geldik ki âlemin
Bülbül hamûş, havz tehî, gülsitân harâb

(Dünyanın öyle bir mevsimine geldik ki, adına bahar diyorlar ama ne hikmetse bülbül susmuş, havuzda su çekilmiş ve gül bahçesi de çiğnenmiş...) [İzzet Molla, sf 14]

10 Şubat 2021 Çarşamba

ERİK ÇEKİRDEĞİ Lev Tolstoy

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2020
Sayfa Sayısı: 68

Erik Çekirdeği ile karşılaşana kadar Tolstoy'un masal yazdığını bilmiyordum ama öyle sade, anlamlı, son satırlarına kadar okurun heyecanını ayakta tutan, mini mini metinler yazmış ki,  küçük yaştaki okuyucular ve onun kalemini seven büyükler haricinde çocuklar için hikaye yazmak isteyenler de bu kitabı adeta bir ders kitabı niteliğinde defalarca okuyup istifade edebilir diye düşünüyorum. Kısa, öz ve çarpıcı yazma kılavuzu gibi bir kitap. 

Kitapta Erik Çekirdeği dahil, çoğunluğu bir sayfa, birkaç tanesi ise üç-dört sayfa süren ondokuz masal bulunuyor. Erik Çekirdeği, Küçük Kız ve Mantarlar, Dürüst Kadı, İki Arkadaş; insanlar hakkında masallardı ve onları özellikle beğendim ama diğer hikayeler de genelde sevgi ve umut dolu minik fabllar olarak okunmaya değerdi. 


6 Şubat 2021 Cumartesi

MORTİNA ESRARENGİZ GÖLDE TATİL Barbara Cantini

Yayın Evi: Çınar Yayınları
Basım Yılı: 2020
Sayfa Sayısı: 56

Mortina, çok eğlenceli bir seri, daha önce ilk üç kitabından bahsetmiştim. Dördüncü kitap; Esrarengiz Gölde Tatil de diğer kitaplar gibi çok şirin detaylara sahip, hafif matrak ve hayli hoş. Çevirisi de son derece iyi ve özenli. 

Mortina ve Ruhiye teyzesi, kuzen Dilbert'ın annesi Acuze teyze'den gelen davet üzerine, Büyükamca Ruhsoy'un kafasını da alıp köpekleri Gamlı'nın şoförlüğünde, Büyük Kızıl Ay'la çakışan yaz gündönümünü kutlamak üzere Küflü Meşe Villası'na giderler. Eşyalarını bıraktıktan sonra hep beraber evin bahçesindeki büyük gölün kenarına inerler, niyetleri biraz yüzmek ve dinlenmektir ama bu sırada villa kapısına bir memurun geldiğini ve evde kimse yaşamadığı, herhangi bir mirasçı da ortaya çıkmadığı için mülkün açık artırmayla satılacağına dair bir levha astığını görürler. Mortina ve tüm misafirler elbirliğiyle Acuze teyze ve Dilbert'in evlerinden olmamasının bir yolunu bulmak için kolları sıvar..

Büyükamca homurdanıp duruyordu çünkü geceden yola çıkmak istemişti ama Ruhiye teyze her zamanki gibi, 'Akşam ise yat, sabah ise git, ölü olsan bile!' demişti. [sf 4]


5 Şubat 2021 Cuma

RÜZGÂRIN ŞARKISINI DİNLE Haruki Murakami

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 163

Haruki Murakami'nin bir beyzbol maçını izlerken roman yazabileceğine dair ilham gelip, mutfak masasında yazdığını söylediği ilk kitabı; Rüzgârın Şarkısını Dinle, 20'li yaşlarda, üniversite öğrencisi bir gencin hayatından kesitler sunuyor. Yazarın da sonsözde dediği gibi bir romandan çok uzun bir hikayeye benziyor. 

Daha sonra yazdığı romanlarda bu ilk gözağrısına bariz veya ufak tefek göndermeleri var Murakami'nin. Yaban Koyununun İzinde'deki Fare karakteriyle ilk defa burada karşılaşıyoruz, Haşlanmış Harikalar Diyârı ve Dünyanın Sonu'ndaki bir bozuk para mevzusuyla ve -henüz okumadığım- Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları'nda bir kesik parmakla göz kırptığı söyleniyor. 

Bu roman, Murakami okumaya başlamaya pek uygun bir kitap değil, hatta okunmasa bir kayıp olmaz ama yazarın iyi romanlarını bitirip, tarzına alışıp benimsedikten sonra külliyatta eksik kalmaması adına bakılabilir diye düşünüyorum. 

'Kusursuz metin diye bir şey yoktur. Tıpkı kusursuz umutsuzluk diye bir şeyin olmadığı gibi.' [ sf 1]

Benim için yazmak son derece ızdırap verici bir eylemdir. Bir ay zaman harcayıp tek satır bile yazamadım olur; bazen de üç gün üç gece boyunca hiç durmadan yazıp, sonra yazdıklarımı okuduğumda tamamen çuvalladığımı fark ederim.

Tüm bunlara rağmen, yazmak eğlenceli bir uğraştır. Çünkü yaşamanın zorlukları ile karşılaştırıldığında, yazmaya anlam yüklemek çok daha kolaydır. [sf 12]

Farkında olmak için uğraştığımız şeyler ile gerçekten farkında olduğumuz şeyler arasında derin bir uçurum vardır. Kullandığımız cetvel ne kadar uzun olursa olsun, bu derinliği ölçmek mümkün değildir. Benim buraya yazabildiklerim, bir listeden fazlası değil. Bu liste bir roman olmadığı gibi ne edebiyattır ne de sanat. Sayfasının ortasına tek bir çizgi çizdiğim bir defterdir bu. Yine de bundan küçük bir ders çıkarılabilir belki de. [sf 13]

Hayat boştur. Ancak, kurtuluş da vardır. Demek istediğim, en başta, her şey bu kadar boş değildi. Aslında bizzat biz çalışıp çabalayarak, var gücümüzle uğraşarak anlamin içini boşaltıp onu bomboş hale getirdik. Ne kadar çok çalıştığımızı, onun içini ne denli boşalttığımızı burada uzun uzun yazmayacağım. Çok zahmetli olur. Mutlaka öğrenmek isteyenler varsa, Romain Rolland'ın Jean-Christophe'unu okusun. Hepsi orada yazıyor. [sf 119]

Yaz kokusunu uzun zamandır ilk kez almıştım. Denizin kokusu, uzaktaki trenin düdüğün, birinin tenine dokunma hissi, şampuanının limonlu kokusu, akşamüzeri esintisi, umudun titrek ışığı ve yaz rüyası…

Ancak hiçbir şey eskisi gibi değildi; sürekli sağa sola kayıp görüntüyü bozan şeffaf kopya kağıdıyla çoğaltılmış gibiydi her şey ve öncekinden geri dönülmeyecek biçimde farklıydı. [sf 133]

Biri bana, Mutlu musun? diye sorsa, Sanırım öyle, demek dışında cevabım yok. Hayaller de sonunda böyle şeylere dönüşmez mi zaten? [sf 145]

Karmaşık, bilgece bir şeyler yazmaya çalışmayı bırak, dedim kendi kendime. “Roman“ ve “edebiyat” hakkındaki tüm yerleşik düşüncelerini unutup duygu ve düşüncelerini sana geldiği haliyle kaydet, özgürce, canın nasıl istiyorsa öyle. [sf 158]

İlk uzun romanımı yazmaya başladım., Yaban koyununun izinde. Bu romanın yazarı kariyerimin gerçek başlangıcı olduğunu düşünüyorum. Ne var ki, bu iki kısa çalışmam (Rüzgârın Şarkısını Dinle ve Pinball) başardıklarım arasında önemli bir yer tuttu. Benim için kesinlikle yerleri doldurulmaz, sanki çok eski arkadaşlarım gibidirler. Tekrar bir araya gelmemiz pek mümkün görünmese de, onların arkadaşlıklarını hiçbir zaman unutamam. O zamanlardaki yaşamımın çok önemli, değerli birer parçası gibi. Yüreğimi ısıtmış ve yürümek istediğim yolda beni cesaretlendirmişlerdir. [sf 162]


4 Şubat 2021 Perşembe

AĞAÇLAR Hermann Hesse

Yayın Evi: Kolektif Kitap
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 97

Ağaçlar, Hermann Hesse'in çeşitli kitaplarında geçen, ağaç, tabiat, bitkiler, çiçekler v.b. üzerine yazdıklarından pasajlar ve yine aynı konular üzerine birkaç şiirinden oluşuyor. Kitabın bir kısım sayfaları ise yeşil ağaç, yaprak ve bitki illüstrasyonlarıyla süslenmiş fakat kime ait oldukları maalesef belirtilmemiş. 

Bazı bölüm başlıkları ve şiir isimleri: Yaşlı Mor Kayın, Çiçekli Dal, Bahar Gecesi, Kestane Ağaçları, Rüya, Şeftali Ağacı, Huş Ağacı, Kestane Ormanında Mayıs, Karaormanlar, İhlamur Çiçekleri, Yaşlı Bir Ağaca Ağıt, Rüzgârlı Gece, Küçük Patika, Eski Bir Çiftlik Evinde Yaz Öğlesi, Eylülde Ağıt, Budanmış Meşe, Kırık Bir Dalın Gıcırtısı.. 

Sadece bu kelimelerden bile nasıl pastoral, romantik bir kitap olduğu anlaşılıyor zaten. Hesse'in zarâfetiyle cümleler yer yer devinen, bazen sakinleşen bir ırmak gibi akıyor.  
Sonra da o harikulâde akşam saatleri başlardı. Pencerenin derinliğinde tek başıma oturur, yaz gecesini, hafiften bunaltıcı sıcağın ve kestane ağacının iri mumları andıran beyaz çiçeklerinin soluk, hayaletimsi parıltısının ne kadar güzel olduğunu hissederdim. Ve karanlıkta, iri kestane ağaçlarının altında sevgililerin birbirlerine sokularak yavaş yavaş gezindiğini kaygı ve kederle görür, gülümü gömleğimin iliğinden üzgün üzgün çıkarır, pencereden dışarıya, arabaların, lokanta müşterilerinin ve sevgililerin geçtiği hafif tozlu, beyaz beyaz parlayan yola atardım. [sf 34]

Gezginde tüm hazların en hası, en incesi vardır, zira sevinci tadarken geçici olduğunu da bilir. Her çeşmeden içememesi umrunda değildir onun, bolluğa alışkındır zaten; kaybettiklerinin peşinden uzun uzun bakmaz, sevdiği her yere köksalmayı da arzulamaz. [sf 53]

Yalnız yaşıyorum; ufak tefek, gündelik ilişkilerde insanların yerine giderek eşyaları aldı haliyle. Yürüyüşe çıktığım baston, sütümü içtiğim fincan, masanın üzerindeki uzun vazo, meyve kâsesi, küllük, yeşil başlıklı ayaklı abajur, duvardaki resimler ve en önemlisi de, küçük evimin duvarlarını kaplayan kitaplar, uyurken, uyanırken, yemek yerken, çalışırken, iyi günde, kötü günde hep yanımdalar; çok yakından tanıdığım bu simalar yurdumda ve evimde olduğuma dair o hoş yanılsama duygusunu uyandırıyor bende. [sf 57]

Güzeldir çalışma odam, elimden alınması felaketim olurdu. Ama onun en iyi tarafı, küçük balkona açılmasıdır. Balkondan, koyları, dağları ve köyleriyle, yakın ve uzak düzinelerce köyleriyle Lugano Gölü'nü ta San Mamette'e kadar görmekle kalmam, yaşlı saygıdeğer ağaçların rüzgâr ve yağmurda salındığı, dar ve dik yokuşlu taraçalarda güzel, ulu palmiyelerin, gümrah kamelyaların, ormangüllerinin, manolyaların yükseldiği, porsukağacı, mor kayın, Hint söğüdü, ve her daim yeşil yaz manolyasının büyüdüğü eski, ıssız ve büyülü bahçeye de bakarım, ki benim için en güzeli budur. Penceremden görünen bu manzara, bu taraçalar, bu çalılık ve ağaçlar, odalardan ve eşyalardan daha çok aittir bana ve hayatıma, benim asıl arkadaş çevrem, asıl yakınlarım onlardır; ben onlarla yaşarım, yanımda onlar durur, onlara güvenirim. Ve bu bahçeye bakışım, bir yabancının büyülenmiş ya da umursamaz bakışının verdiğinden çok daha fazlasını verir bana, zira yıllardır günün ve gecenin her saatinde içli dışlıyımdır bu görüntüyle, her ağacın yaprağının, çiçeği ve meyvesinin oluş ve yok oluş evresini çok iyi bilirim, her biri dosttur bana, sadece ve sadece benim bildiğim sırlarını bilirim her birinin. Bu ağaçlardan birini kaybetmek bir dostu kaybetmek demektir benim için (…)

İlkbaharda bir dönem gelir, kamelya çiçekleriyle yakıcı bir kızıla keser bahçe, yazın da palmiyeler çiçek açar ve ağaçların tepesine kadar tırmanır mavi visteryalar. Fakat Hint söğüdü, ufaklığına rağmen kadim bir ağaçmış gibi görünen ve yılın yarısında üşüyormuşa benzeyen küçük, ecnebi Hint söğüdü, ancak yılın geç bir vaktinde cesaret eder yapraklarını çıkarmaya ve ancak Ağustos'un sonuna doğru çiçek açar.

Ama tüm bu ağaçların en güzeli artık yok, birkaç gün önce fırtınada kırıldı. Yerde yattığını görüyorum, henüz alıp götürmemişler, kırılmış ve parçalanmış gövdesi ile yerde yatan bu ağır, yaşlı devin bir zamanlar yükseldiği yerde, ötelerdeki kestane ormanının ve şimdiye kadar görünmez kalan birkaç kulübenin seçildiği büyük, geniş bir boşluk var şimdi.

O bir erguvan ağacıydı. (...) Bahçenin en güzel ağacıydı o ve yıllar önce burada bu evi kiralamamın nedeni de oydu. [sf 58]

Aşağıya bakınca Klingsor'un bahçesi ile karşılaşmıştım; bahçenin tam ortasında açık pembe çiçekler açmış dev bir ağaç parıldıyordu, ağacın adını sormuştum hemen, işe bakın ki, erguvan ağacıydı; ozamandan beri her yıl çiçek açtı, mezaryongiller gibi dalın kabuğuna yapışık milyonlarca çiçek verdi; çiçeklenmesi dört ilâ altı hafta sürerdi, ancak ondan sonra açık yeşil yapraklar verir, bu açık yeşil yapraklar arasındansa öbek öbek, koyu erguvan rengi gizemli tohum kapsülleri sarkardı. [sf 60]

Hemen yanı başlarında otlar, cılız, kısacık, kuru otlar büyür, üst tarafını kestanelerin gölgelediği, alt tarafına güneşin vurduğu dik bir de çayır vardır ve bu küçük, kurak, çoğu zaman tozlu çayırda baharın ilk günlerinde görülecek güzel şeyler olur hep, zira incecik, küçücük yüzbinlerce beyaz çiğdem çayırın yuvarlak sırtından aşağıya gümüşi bir kürk gibi, çok hafif ak zerreler ya da küf gibi yayılır. [sf 70]

Her çiçek meyve olmak ister,
Her sabahın arzusu akşamdır, 
Her şey fanidir bu dünyada, 
Değişimden, kaçıştan başka.

En güzel yaz bile ister hissetmeyi,
sonbaharı ve solduğunu. 
Sessizce dur, yaprak, sabırla dur,
Kaçırmak isterse rüzgar seni.

Oyna oyunlarını, savunma kendini,
Bırak olsun ne olacaksa.
Bırak, seni kıran rüzgarın esintisi, 
Uçursun seni yuvana. [sf 90]

Küvetin kenarında, pencereden esip gelmiş solgun bir yaprak, adı aklıma gelmeyen bir ağacın yaprağı duruyor; ona bakıyorum, damarlarını okuyorum, karşısında ürperdiğimiz ama onsuz hiçbir güzelliğin olamayacağı o tuhaf fâniliği soluyorum. Güzelliğin ve ölümün, hazzın ve fâniliğin birbirine bu kadar muhtaç, bu kadar bağlı olması ne harika! [sf 91]

1 Şubat 2021 Pazartesi

KEYİF EVİ Edith Wharton

Yayın Evi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 365

Edith Wharton'un daha önce İki Kız Kardeş kitabını okumuştum, Türk filmi tadında, fena olmayan bir romandı. Keyif Evi'nin de böyle hoşça vakit geçirmek için okunabilecek bir kitap olduğunu sanıyordum fakat maalesef öyle değilmiş. 

1800'lerin sonlarında, New York sosyetesinde açacak nadir bir çiçek olarak yetiştirilen Lily Bart, gençkızlık çağına geldiğinde babası iflas eder ve ölür. Annesi de giderek yoksullaşmalarına öfkesi ve üzüntüsünden birkaç sene sonra kocasını takip ettiğinde Lily hayatta yapayalnız kalıp tüm geleceğini etkileyecek bir dizi yanlış kararların içine yuvarlanacaktır.. 

Yazar, Keyif Evi'nde gereksiz yere sözü o kadar dolandırıyor, uzatıyor ki okumak adeta bir işkenceye dönüşüyor. Sosyetenin o küçücük böcek insanlarının önemsedikleri şeyler, olmayan değer yargıları, Lily'nin manasız savruluşları içinde ona el uzatan birkaç iyi insana karşı duyduğu kibir ve hırsları sayfalarca uzun uzun anlatılıyor. 

Adındaki ima dahil bir şekilde o dönemin Amerikan toplumunun üst sınıf kabul edilen güruhuna eleştiri olarak yazıldığı da düşünülebilir ama okuyucusuna inanılmaz bir iç baygınlığından başka bir şey vermediğini söyleyebilirim. 

Duvarlarında eski taşbasması resimler olan küçük bir hole soktu Bayan Bart'ı. Kız, masanın üzerinde Selden'in eldivenleriyle bastonlarının arasına yığılmış mektupları ve pusulaları gördü; sonra küçük bir kitaplıkta buldu kendini, karanlıktı ama, kitaplarla kaplı duvarları, solsa da güzelliğini yitirmemiş Türk halısı, yıpranmış çalışma masası ve Selden'in tahmin ettiği gibi pencerenin yanındaki sehpada duran çay tepsisiyle keyifli bir yerdi. Çıkan esinti muslin perdeleri odanın içine doğru havalandırıyor, balkondaki çiçek saksısında yetişen petunyaların ve muhabbet çiçeklerinin rayihasını odaya taşıyordu. [sf 11]

Çevresindeki her şey, rahatlık ve hoşluk duygularını besliyordu. Pencereler, Eylül sabahının ışıl ışıl tazeliğine açılmıştı, sarı dallar arasından, düzeni gitgide bozularak kademe kademe parkın gelişigüzel kıvrımlarını doğru inen çalılar ve çiçek tarhları görünüyordu. Hizmetçisinin şöminede yaktığı küçük ateş yosun yeşili halının üzerine eğik vuran güneş ışığıyla neşeyle yarışıyor, eski, kakmalı bir yazı masasının yuvarlak kenarlarını okşuyordu. Yatağın yakınındaki bir sehpanın üzerinde, uyumlu porselen ve gümüş takımlarıyla, zarif bir vazodaki bir demet menekşeyle ve katlanıp mektuplarının altına koymuş sabah gazetesiyle kahvaltı tepsisi duruyordu. Kasıtlı bir lüksün bu tür işaretlerinde yeni bir şey yoktu Lily için; ancak, bunlar kızın yaşadığı atmosferin bir parçası olsalar da onların çekiciliğine karşı duyarlılığını hiç kaybetmezdi. Sadece sergilenmeleri seçkin bir üstünlük duygusu uyandırıyordu onda; ama zenginliğin bütün incelikli belirtilerine yakınlık duyuyordu. [sf 47]

Onu tanımlamak güçtü, ancak sadece ev sahibesi olarak var olduğu söylenebilirdi, ne var ki abartılmış bir konukseverlik dürtüsünden değil, kalabalık içinde olmadıkça hayata tahammül edemediğindendi. İlgilerinin ortak alanlara yönelmesi, hemcinslerinin sıradan rekabetinin dışında tutuyordu onu; kendisininkinden daha büyük yemek davetleri ya da daha eğlenceli partiler vererek haddini aşan bir kadına duyduğu nefretten başka kişisel bir duygu tanımıyordu. [sf 48]

Selden hiç konuşmadan ona kolunu uzatmıştı. Lily sessizce onun koluna girdi, yemek odasına doğru değil de oraya doğru ilerleyenlerin aksi yönüne doğru yürüdüler. Lily’nin etrafındaki yüzler rüyada akıp geçen imgeler gibi kayıyorlardı yanından; Selden'in onu nereye götürdüğünün farkında değildi, ta ki yanyana dizilmiş salonların en ucunda camlı bir kapıdan geçip kendilerini ansızın bir bahçenin mis kokulu sessizliğinde bulana dek. Ayaklarının altında çakıllar tıkırdıyor, yaz gecesinin saydam loşluğu onları kuşatıyordu. Asılı ışıklar bitkilerin derinliklerinde zümrütten oyuklar doğuruyorlar, bir fıskiyenin zambakların üstüne püsküren sularını aklaştırıyorlardı. O büyülü yer ıssızdı; sadece havuzdaki nilüferlere çarpan su sesi ve uzaktaki durgun bir gölün öte yanından üflenmiş olabilecek müzik dışında hiçbir şey duyulmuyordu.

Selden ile Lily konuşmadılar, o sahnenin gerçekdışılığını kendi düşsel algılarının bir parçası olarak kabul edip sustular. Yüzlerinde ılık bir esinti hissetselerdi şaşırtmayacaklardı ya da dalların arasındaki ışıkların yıldızlı gökkubbede tekrarlandığını. Onları kuşatan tuhaf yalnızlık o yalnızlıkta başbaşa ve birlikte olmanın hoşluğundan daha tuhaf değildi. Sonunda Lily elini çekti, bir adım uzaklaşınca beyaz giysili zarif bedeni dalların karanlığında iyice belirginleşti. Selden peşinden gitti, suskunluklarını sürdürerek fıskiyenin yanındaki bir banka oturdular. [sf 154]

Lily’nin yaslanabileceği biri yoktu. Halası ile ilişkisi, merdivende rastladığı gelip geçici kiracılarınki kadar yüzeyseldi. Ama halasıyla daha yakın olmuş olsalardı bile Bayan Peniston'un Lily’ninki gibi bir acıya sığınak ya da anlayış sunacağını düşünmek olanaksızdı. Anlatılabilecek acı sadece yarım bir acıysa, o yaraya dokunan merhametin iyileştirme gücü de azdır. Lily'nin özlediği, kendisine sarılan kolların oluşturacağı karanlıktı, yalnızlık olmayan, soluğunu tutmuş şefkat olan sessizlikti. [sf 166]

Çömeldi, çabucak tutuşturdu odunları. Hala gözlerini dolduran gözyaşlarının arasından garip bir biçimde parladığını gördüğü alevler, Lily’nin bir enkaza benzeyen beyaz yüzüne vuruyordu. Sessizce bakıştılar. Sonra Lily yine, 'Eve gidemedim,' dedi.

'Hayır, hayır, buraya geldin canım! Üşümüşsün, yorulmuşsun, sakince otur, ben sana çay hazırlayayım.'

Gerty farkında olmaksızın işi gereği kullandığı avutucu ses tonuna başvurmuştu; bütün kişisel duyguları durumu yönetebilmek gayretinin içinde erimişti, deneyimleri ona yarayı incelemeden önce kanamanın durdurulması gerektiğini öğretmişti.

Lily ateşe eğilerek sessizce oturdu; sessizlik yüzünden uyuyamayan bir çocuğu tanıdık seslerin sakinleştirmesi gibi arkasında tıkırdayan fincanların sesi de onu yatıştırıyordu. Ama Gerty elinde çayla yanına gelince fincanı kenara itti, bildiği odaya yabancı gözlerle baktı.

'Yalnız kalmaya tahammül edemediğim için geldim buraya,' dedi. [sf 182]

Üzerine bastıran bu anılar Selden'in sözde soğukluğuna karşı duyduğu bütün öfkeyi alıp götürdü. İki kez kıza yardıma hazır olmuştu Selden -kendi dediği gibi, onu severek yardıma-, üçüncü seferde kızı yüzüstü bırakmış gibi göründüyse Lily kendinden başka kimi suçlayabilirdi ki? Eh, hayatının o bölümü geçmişte kalmıştı; aklının neden hâlâ o günlere takılı kaldığını anlayamıyordu. Ama Selden’i görmek için duyduğu ani arzu geçmedi; onun evinin karşısında dururken açlığa dönüştü. Yağmurla yıkanan sokak karanlık ve ıssızdı. Lily, Selden'in sakin odasını, kitap raflarını, şöminedeki ateşi gözünde canlandırdı. Başını kaldırıp bakınca penceresinde ışık gördü; karşı kaldırıma geçip Selden'in oturduğu binaya girdi. [sf 337]

Kitaplık tam düşündüğü gibiydi. Yeşil siperlikli lambalar çöken alacakaranlıkta huzurlu ışık halkaları çiziyor, şöminede küçük bir ateş yanıyordu. Lily içeri girince Selden ateşin yanındaki koltuğunu onu karşılamak üzere kenara itmişti.

Şaşırdığını belli etmeyen Selden sessizce durmuş, kızın konuşmasını beklemişti, Lily ise anıların hücumuyla eşikte bir an kalmıştı.

Dekor değişmemişti. Selden'in La Bruyere kitabını aldığı rafı tanıdı Lily, kendisi o değerli cildi incelerken Selden’in dayandığı koltuğun eprimiş kolçağını da. Ama o gün zengin Eylül ışığı odayı doldurmuş, onu dış dünyanın bir parçası gibi göstermişti; şimdiyse siperlikli lambalar ve yanan şömine odayı sokağa çöken karanlıktan koparıyor, içeriye tatlı bir mahremiyet havası veriyordu. [sf 338]

26 Ocak 2021 Salı

ÇAY KİTABI Okakuro Kakuzo

Yayın Evi: Alfa Kitap
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 84 

Kakuzo'nun Çay Kitabı'ndan Gurebahâne-i Laklakân'ı okurken Haşim bahsetmişti. Şâirin zevkine güvenle bu incecik hacimli kitabın hoş olduğunu tahmin etmiştim ama neredeyse her satırını çizdirecek kadar sanat ruhuyla dopdolu, zarif ve masalsı olduğunu bilmiyordum. 

Okakura Kakuzo, özellikle Çay Odası'nda içilen çay üzerinden Japon estetik algısına dair anlatımına başlıyor ve çay ritüellerinin ruhani ve fiziksel boyutuna geliyor, bu hoş kokulu, lezzetli bitkinin bahçe ve çiçek düzenlemelerinden saraylar, tapınaklar ve şatoların mimarisine etkilerine kadar, konuyla ilgili akla hayale gelebilecek hemen her ayrıntıya değiniyor. 

İnsanlığın Fincanı, Çay Ekolleri, Taoculuk ve Zen, Çay Odası, Sanat Zevki, Çiçekler ve Çay Ustaları bölümlerinden oluşan kitabı okurken öyle törensel olmasa da fincan fincan çay içmek de ayrıca keyifliydi. 

Çay Kitabı, birçok yayınevinden güzel kapaklarla çıkmış ama Alfa'yı seçmiştim, çevirisi gayet güzeldi, sadece sayfa 45'te 'çam yaprakları' dediği yerde durdum biraz, 'çam iğneleri' olması gerekmez miydi diye düşündüm ama bu kadarcık gözden kaçırma olabilir tabii ki.  

Gündelik dilde kişisel dramanın yarı şaka yarı ciddi yönlerine ilgisiz kalan insanlara 'çaysız insan' deriz. Yine aynı şekilde dünyevi trajediye aldırmaksızın, gem vurulmamış duygularla bütün yaşamını dolduran kaba estetleri de 'çayı fazla kaçmış' diye damgalarız. [sf 8]

Kendilerinde ki büyük şeylerin küçüklüğünü anlamayanlar, başkalarında ki küçük şeylerin büyüklüğünü de gözden kaçırma eğilimindedir. [sf 9]

Çayın tadında onu dayanılmaz kılıp idealize olmasını sağlayan gizli bir cazibe vardır. Batılı mizah yazarları da düşüncelerinin kokusunu onun aromasıyla karıştırmakta fazla gecikmedi. Çayda ne kahvenin bilinçliliği ne de kakaonun saf saf gülümseyen masumiyeti vardır. [sf 14]

Çayizm gizlenen ve keşfedebileceğiniz güzelliğin sanatıdır, açığa çıkarmaya cesaret edemediğiniz şeye imâda bulunma sanatıdır. Sakin bir şekilde, ama sonuna kadar kendinize gülebilmenin yüce sırrıdır ve dolayısı ile mizahın ta kendisidir, felsefenin gülümsemesidir. Bu anlamda bütün gerçek mizahçılara
-mesela Thackeray ve tabii Shakespeare- çay filozofları denebilir. [sf 15]

Bir Sung şairi olan Lichilai dünyada en kötü üç şey olduğunu üzülerek söylemiştir: gençliğin yanlış eğitimle bozulması, sıradan beğeniler yüzünden sanatın itibarını yitirmesi ve çayın kötü bir şekilde hazırlanarak tam anlamıyla ziyan edilmesi. [sf 17]

Âh ab-ı hayat! Zar gibi ince yapraklar berrak bir gökteki pul pul bulutlar gibi asılı kalır ya da zümrüt sulardaki nilüferler gibi yüzer. [sf 22]

Şeylerin oranını korumak ve kendi yerini kaybetmeden başkalarına yer açmak hayat dramasında başarılı olmanın sırrıdır. Rolümüzü iyi oynamak için piyesi baştan sona bilmemiz gerekir; bütünlük düşüncesi, hiçbir zaman bireysel olanınkinde kaybolmalıdır. Lao Tzu bunu, çok sevdiği boşluk metaforuyla anlatır. O gerçek anlamda önemli ve gerekli olan şeyin ancak boşlukta bulunduğunu iddia etmiştir. Mesela bir odanın gerçekliğinin tavan ve duvarlarda değil, tavan ve duvarlarla kaplanan boş alanda olması gerekir. Bir su testisinin faydası testini şeklinde ya da testinin yapıldığı maddede değil, suyun konulabileceği boşluktadır. Boşluk her şey üzerinde etkilidir çünkü her şey içine alabilir. Hareket ancak boşlukta mümkün olur. Kendisine başkalarının serbestçe girebileceği bir boşluk haline getirebilen kimse her duruma hâkim olur. Bütün, parçaya daima hükmedebilir. [sf 35]

Sanatçı her şeyi söylememekle başkalarına kendisinin fikrini tamamlama imkanı verir, böylece büyük bir şaheser karşı konulmaz bir şekilde dikkatinizi kendisine sabitler ve bir an için kendinizi eserin bir parçası olarak görürsünüz. Karşınızda girebileceğiniz ve estetik duygunuzla son haddine kadar doldurabileceğiniz bir boşluk vardır. [sf 36]

Çay odası Sukiya bir hayal evidir çünkü şiirsel bir etki barındırmak için yapılmış ve kısa ömürlü bir yapıdır. Boşluğun evidir çünkü anın estetik ihtiyacını karşılamak için konmuş olabileceklerin dışında hiçbir süsü yoktur. Simetrisiz olanın evidir, çünkü içinde kasten yarım kalmış ve muhayyile oyunlarının tamamlayacağı bir şey bırakılarak mükemmel olmayanı takdire tahsis edilmiştir. [sf 42]

Çay odasına giden bahçe yolu: roji'den geçmenin uyandırdığı duyguların niteliği ustadan ustaya değişiyordu. Bazıları Rikiu gibi nihai yalnızlığı hedefliyor ve bir roji yapmanın sırrının şu eski dizelerde olduğunu iddia ediyordu:

Ötelere bakıyorum.,
Ne çiçekler var
Ne de renkli yapraklar.
Deniz kenarında
Bir sonbahar akşamı
Solgun ışıkları içinde
Tek başına bir köy evi var.

Bazıları ise Kobori-Enshiu gibi daha başka etkiler arıyordu. Enshui aşağıdaki dizelerde bahçe yolu fikrinin bulunabileceğini söylüyordu:

Yaz günü bir ağaç kümesi,
Bir parça deniz,
Solgun bir akşam ay'ı.

Bu sözlerle neyi kast ettiğini anlamak zor değildir. Enshiu hâlâ geçmişin gölgeli rüyaları arasında dolaşan ama bir yandan da yumuşak bir ruh ışığının tatlı bilinçsizliğinde yüzen ve ötede bir yerde bulunan özgürlüğe iştiyak duyan yeni uyanmış bir ruhun halini telkin etmeyi amaçlıyordu. [sf 46]

Çaydanlığın terennümü hoştur çünkü çaydanlığın dibine özel bir melodi çıkaracak demir parçaları konmuştur. Bu melodide insan bir şelâlenin, kayalarda parçalanan bir denizin, bir bambu ormanını baştanbaşa etkisi altına alan bir sağanağın bulutların arasından geçerken boğuklaşan yankılarını ya da uzak bir yamaçtaki çamların uğultusunu duyabilir. [sf 47]

Bu hususta Rikiu'nun çay ustaları için değerli olan temizlik fikirlerini çok güzel şekilde anlatan bir hikayesi var: Rikiu bahçe yolunu süpürüp sulamakta olan oğlu Shoan'ı seyrediyormuş. Shoan işini bitirince Rikiu, 'Yeterince temiz değil,' demiş ve işine yeniden başlamasını emretmiş. Oğul bir saat süren yorucu bir çalışmadan sonra Rikiu'ya dönmüş: 'Baba, yapacak bir iş kalmadı. Merdivenleri üç kere yıkadım, taş fenerlere ve ağaçların üstüne su döktüm; yosunlarla likenler canlı bir renkle parıl parıl parlıyor, yerde de ne bir dal parçası bıraktım ne de bir yaprak,' demiş. Usta, oğlunu azarlayarak, 'Genç budala,' demiş, 'bir bahçe yolu böyle süpürülmez.' Bunu dedikten sonra bahçeye inmiş, bir ağacı silkelemiş ve her tarafa sonbaharın brokar örtüsünden parçalar, altın ve kızıl yapraklar serpmiş. İstediği sadece temizlik değil, aynı zamanda güzellik ve doğallıkmış. [sf 48]

'Hayal Evi' ismi bireyin sanatsal ihtiyaçlarını karşılamak için inşa edilmiş bir yapıyı imâ eder. Çay odası çay ustası için vardır, çay ustası çay odası için değil. Oda ustadan sonraki nesillere mahsus değildir, bu yüzden kısa ömürlüdür. (...)

'Boşluğun Evi' terimi her şeyi kapsayan Taocu teoriyi ifade etmenin yanı sıra dekorasyon motiflerinde sürekli bir değişiklik ihtiyacı düşüncesini de içerir. Çay odası bir estetik duyguyu tatmin etmek için geçici olarak konmuş olabilecek şeyler dışında tamamen boştur. Ara sıra odaya özel bir sanat objesi getirilir ve odada her şey ana temanın güzelliğini arttıracak biçimde seçilip yerleştirilir. İnsan farklı müzik parçalarını aynı anda dinleyemez. Güzelliğin gerçek anlamda idrak edilmesi ancak merkezi bir güdüye odaklanma ile mümkün olur. Dolayısıyla bizim çay odalarımızın dekorasyon tarzı, çoğu zaman evinin içini müzeye çeviren Batılılarınkiyle tamamen zıttır. Süste sadeliğe ve dekorasyonun sık sık değişmesine alışmış bir Japon'a göre her zaman bir sürü tablo, heykel ve eski eşya ile dolu olan Batı evi basit bir zenginlik sergisi izlenimi verir. Bir şaheseri bile sürekli görmekten keyif almak büyük bir sanat zevki gerektirir. O halde Avrupa ve Amerikan evlerinde görüldüğü gibi her gün bir yığın renk ve şekil karışıklığı arasında yaşayabilenler gerçekten sınırsız bir sanat duygusuna sahip olmalıdır.

'Simetrisiz Olanın Evi' ifadesi bizim dekorasyon planımızın diğer bir safasına imâda bulunur. Japon sanat objelerinin simetriden yoksun oluşu Batılı eleştirmenler tarafından sık sık eleştirilmiştir. (...) Evlerimizin klasik dekorasyonu kesinlikle muntazamdır. Oysa Taoculukla Zen'in mükemmellik anlayışı farklıydı. Onları felsefesinin dinamik doğası, mükemmelin kendisinden çok mükemmellik arayışına önem veriyordu. Gerçek güzelliği ancak taman olmayan bir şeyi zihninde tamamlamış olan kimse keşfedebilir. Hayatın ve sanatın gücü gelişme imkanlarındadır. Çay odasında bütünün etkisini kendi zevklerine göre hayalinde tamamlamak her davetliye düşen bir iştir. Zen hâkim bir düşünce tarzı haline geldiğinden beri Uzakdoğu sanatı sadece tamamlamayı değil, aynı zamanda tekrarlamayı da ifade eden simetriden özellikle kaçındı. Tasvirde tekbiçimcilik hayal gücünün tazeliği için zararlı görüldü. Bu yüzden varlığı bizzat kendisine bakan kişi ile ortaya çıkan insan figüründen çok peyzajlar, kuşlar ve çiçekler resmin gözde konuları haline geldi. Bizler genellikle çok fazla göz önündeyiz ve gururumuza rağmen kendimize bakmaktan bıkabiliyoruz.

Çay odasında tekrarlama korkusu her zaman mevcuttur. Bir odanın dekorasyonunda kullanılacak şeyler öyle seçilmelidir ki hiçbir renk ya da resim tekrar edilmesin. Eğer odaya canlı bir çiçek koymuşsanız artık bir çiçek resmi koymanız yasaktır. Eğer yuvarlak bir çaydanlık kullanıyorsanız sürahiniz köşeli olmalıdır. Siyah sırlı bir çay fincanının yanında kesinlikle siyah lake bir çay kutusu bulunamaz. Tokonama'ya bir buhurdan koyarken boşluğun iki eşit parçaya ayrılmaması için tam ortaya koymamaya dikkat edilmelidir. Odanın monotonluk izlenimi uyandırmaması için tokonama'nın sütununda kullanılan ağaç diğer sütunlarınkinden farklı olmalıdır. [sf 49-52]

Çay odasının sadeliği ve bayağılıktan uzak oluşu, onu dış dünyanın üzüntü ve sıkıntılarına karşı bir sığınak haline getirir. İnsan ancak ve ancak orada hiç rahatsız edilmeksizin kendisini güzelliğin takdirine adayabilir. [sf 54]

Peiwoh gelmiş. Tıpkı hırçın bir atı sakinleştirmeye çalışan birinin yapacağı gibi, nazik bir elle arpı sevip okşamış ve yavaşça tellere dokunmuş. Doğanın, mevsimlerin, yüksek dağlarla akarsuların ezgilerini çalmış ve ağacın bütün hatıraları canlanmış! Baharın tatlı esintisi yeniden dallarının arasında gezinmeye başlamış. Genç şelâleler vadide dans ederek tomurcuklanmış çiçeklere gülümsemiş. Binlerce böceği ile yazın rüya benzeri sesleri, yağmurun tatlı tıpırtısı, guguk kuşunun feryadı işitilir olmuş. Dinleyin! Bir kaplan kükrüyor, vadi de ona cevap veriyor. İşte güz geldi; ıssız gecenin içinde ay, kırağı düşmüş otların üzerinde keskin bir kılıç gibi parlıyor. Şimdi kış hüküm sürüyor, karlı havada kuğular girdap gibi döne döne uçuşuyor ve takırdayan dolu taneleri coşkulu bir hazla dallara çarpıyor. [sf 56]

Güzelliğin sihirli dokunuşuyla varlığımızın gizli telleri uyanır, onun çağrısına cevâben çırpınır ve titreşiriz. Ruh ruhla konuşur. Söylenmeyen şeyleri duyar, görünmeyeni görürüz. İçimizden bilmediğimiz melodiler çıkar. Çoktan beri unutulmuş olan hatıralar canlanır ve yeni bir anlam kazanmış olarak bize döner. Korkunun boğduğu umutlar, tanımaya cesaret edemediğimiz özlemler yeni bir ihtişamla karşımızda durur. Ruhumuz sanatçının boyalarını sürdüğü tuvaldir; üzerindeki renkler duygularımızdır, ışık ve gölgeler sevinçlerimizin ışığı ile kederlerimizin gölgesidir. Şaheser bize ait olduğu gibi biz de şahesere aitiz. [sf 57]

Birbirine benzeyen ruhların sanatla birleşmesi kadar mistik bir şey yoktur. Bu buluşma anında sanatsever kendi kendisinin ötesine geçer. Aynı anda hem vardır hem de yoktur. Bir an sonsuzluğu görür fakat duyduğu hazzı kelimeler ifade edemez çünkü gözlerin dili yoktur. Ruhu maddenin prangalarından kurtulmuş halde eşyanın ritmi ile hareket eder. [sf 59]

Kültürümüz zenginleştikçe sanat duygumuzun genişleyeceği ve güzelliğin şimdiye kadar bilmediğimiz yeni ifade biçimlerinden haz duyabileceğimiz doğrudur. Fakat her ne olursa olsun, evrende yalnız kendi suretimizi görürüz; algılama biçimimizi bize dikte edense kendi mizacımızdır. Çay ustaları ancak kendi zevk ölçülerine tamamıyla uygun düşen şeylerin koleksiyonu yapar. [sf 61]

Bir ilkbahar sefanın titrek griliğinde, ağaçlar arasında eşlerine gizemli bir ahenkle fısıldayan kuşların onlara çiçeklerden bahsettiğini hissetmediğiniz mi? İnsanlık için çiçek beğenisi aşk şiiri ile birlikte doğmuş olmalı hiç kuşkusuz. Bakir bir ruhun dışa yansımasını, bilinçsizliği içinde tatlı ve sessizliğinden dolayı hoş kokulu bir çiçekten daha güzel nerede hayal edebiliriz? [sf 65]

Söyleyin bana, yıldızların gözyaşları olan narin çiçekler, bahçede çiy taneciklerinin ve güneş ışınlarının şarkısını söyleyen arıları başınızda selamlarken sizi bekleyen korkunç akibeti biliyor musunuz? [sf 66]

Doğuda çiçek yetiştirme sanatı en eski sanatlardan biridir, ki hikayeler ve şarkılarda genellikle bir şairin aşkları ve gözde bitkileri anlatılır. Tang ve Sung hanedanları döneminde seramik sanatının gelişmesi ile birlikte, içine çiçek konan harika kapların yapıldığını öğreniyoruz; bunlar saksı değil, mücevherlerle süslü birer saraydır. Her çiçeğin bakımı ve yapraklarının tavşan tüyünden yapılmış yumuşak bir fırçayla yıkanması için özel bir hizmetçi tahsis edilirdi. Yuenchunlang'ın Pingtse adlı kitabında şakayıkların uzun tuvalet giymiş güzel bir genç kız eliyle yıkanması, kış eriğininse soluk yüzlü ve ince yapılı bir keşiş tarafından sulanması gerektiği yazılıdır. [sf 69]

Yoshitsun'a atfedilen eski bir kitâbe, [Kobe yakınlarındaki Sumadera'da] bir Japon manastırında hâlâ muhafaza edilmektedir. Bu, muhteşem bir erik ağacının korunması için yapılan bir uyarıdır ve savaş dönemlerine özgü haşin mizahıyla bizi kendisine hayran bırakıyor. Kitâbe çiçeklerin güzelliğini zikr ettikten sonra şöyle diyor: 'Her kim bu ağaçtan bir tek dal koparırsa ceza olarak bir parmağı kesilecektir.' Keşke bugün çiçekleri sebepsiz yere yok edenler ve sanat objeleri sakatlayanlar için de bu tür kanunlar uygulansa! [sf 70]

İdeal çiçek aşığı, kırık bir bambu çitin önünde oturup krizantemlerle söyleşen Taoyuenming ya da şafak vakti Batı gölünün çiçek açmış erik ağaçları arasında dolaşırken gizemli kokular içinde kendini kaybeden Linwosing gibi, onları doğal ortamında ziyaret edendır. Chowmushih'nin rüyaları nilüferinkilerle karışsın diye bir kayıkta uyuduğu söylenir. [sf 71]

Çay ustalarının oluşturduğu çiçek kültü yalnızca onların estetik ritüellerinin bir parçasını teşkil ediyordu, başlı başına bir din değildi. Çiçek düzenlemesi, çay odasındaki diğer sanat eserleri gibi, genel dekorasyon planına bağlıydı. Bu yüzden Sekishiu bahçede daha kar varken erik ağacının beyaz çiçeklerinin kullanmasını yasaklamıştır. 'Gürültücü' çiçekler insafsızca çay odasından uzaklaştırılıyordu. Bir çay ustasının hazırlamış olduğu çiçek demeti, konmak için ayrıldığı yerden kaldırılırsa anlamını yitirir; çünkü onun bütün çizgileri ve oranları çevresindeki eşyayla uyumlu bir şekilde düzenlenmiştir. [sf 74]

İkebana ustaları bir çiçeği resmi, yarı resmi ve gayriresmi olmak üzere üç farklı yönüyle ele almanın önemi üzerinde de çokça durmuşlardır. Bunların ilkinde çiçekler balo salonlarının gösterişli kostümlerini, ikincisinde rahat ve şık gündelik giysileri, üçüncüsünde ise kadınların giydiği göz alıcı sabahlıkları simgeler. [sf 75]

Çay ustası çiçeklerin seçilmesi ile görevinin tamamlandığını düşünür ve onların kendi hikayelerini anlatmalarına izin verir. Kışın sonuna doğru bir çay odasına girerseniz orada ince bir yabani kiraz dalının, tomurcuklanmış bir kamelyayla bir araya getirildiğini görürsünüz. Bu geçip giden kışa eşlik eden bahar va'dinin bir yankısıdır. Yine aşırı sıcak bir yaz gününde öğle çayı için içeri girdiğinizde, tokonoma'nın serin gölgesinde asılı bir vazonun içinde yalınkat bir zambak bulursunuz; çiçeklerinden çiy damlaları süzülen zambak hayatın saçmalığına gülümsüyor gibidir. [sf 76]

20 Ocak 2021 Çarşamba

BALIK İZLERİNİN SESİ Buket Uzuner

Yayın Evi: Remzi Kitabevi
Basım Yılı: 1998
Sayfa Sayısı: 219

Balık İzlerinin Sesi üzerine, yine 2004 senesinden, defterimden çıkan birkaç cümle. 

📖📖📖

Bu en başta çok değişik bir roman.. Bir ütopya üzerine kurulduğu için biraz tuhaf olsa da kendini sevdirmesini biliyor. 

Çeşitli ülkelerden sanatçı ve bilim adamlarını bir çeşit toplama kampına alıyorlar ve onları tek tek yok etmeye çalışıyorlar, böylelikle dünyayı tekdüze hale getirecekler güya. Bu zavallıcıklar da oradan kaçıp balık izlerinin sesinin duyulduğu bir adaya sığınıyorlar. 

Bu kitapta da Buket Uzuner anlayana 'kişisel alan' üzerinden ince konferanslar veriyor. Ayrıca estetik kompozisyonlar çizerek kendi sanatsal egosunu tatmin ediyor. Kelimeleri dramatize etme kaygısı devam. (Bkz. Bir Yaz Gecesi İçin Suit.)

Neden bilmiyorum, salt bir kitapta da olsa mükemmeli oluşturma endişesi itici geliyor bana. Roman dediğin de, karakterler de biraz dağınık olmalı diye düşünüyorum gerçek hayattaki gibi. 

Buket Uzuner'in Karayel Hüznü kitabındaki ada tanımına baktığımızda 'Kaçış ütopyalarının merkezidir ada.' dediğini görüyoruz, burada da öyle kurgulamış. Zaten bu iki kitap bir yıl arayla yayınlandığından anlaşıldığı üzere yazarın aynı dönemine denk geliyor.

19 Ocak 2021 Salı

İKİ YEŞİL SU SAMURU Buket Uzuner

Yayın Evi: Remzi Kitabevi
Basım Yılı: 1997
Sayfa Sayısı: 277

Buket Uzuner'in alıp okuduğum son kitabı Selin ve Cem'le Yolculuklar, 2004 yılında basılmış. O zamandan beri yazdıkları hiç ilgimi çekmese de kendisinin ilk romanı ve okuduğum ilk romanı olan İki Yeşil Susamuru'nun yeri bende ayrıdır. Öyle ilginç gelmiş ve beğenmiştim ki, defalarca dönüp dönüp okumuştum diye hatırlıyorum, 15 yaşındaydım ve Nilsu ile birebir olmasa da benzer problemlerimiz vardı, herhalde o sebeple bu kadar bağ kurmuş ve sevmiş olmalıyım.  

Bu kitaptan önce ise meşhur Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları, Megavizyon'un sağını solunu kurcalarken karşıma çıkmış, onu da bir çırpıda okumuş, klasik bir ergen tavrıyla gözlerimi kocaman açıp hayran olmuştum. :) Fakat sanırım diğer kitaplarını da edinip ciddi şekilde külliyatını kurmama sebep İki Yeşil Su Samuru'ydu. 

20'li yaşlarıma geldiğimde ise artık özentili tavırlarla hava atıp modernlik ve bilmişlik taslamalara tahammülüm kalmamış ve bilgiyi, tecrübeyi hazmetmiş, edebi açıdan yetkin, mütevazı bir tavır içindeki yazarlara kıymet vermeye başlamış olacağım ki bir daha okumadım. 

Şimdi İki Yeşil Su Samuru'nu okusam ne düşünürüm merak ediyorum aslında, kitaplarının bir çoğunu elden çıkardım ama seyahat kitapları ile bu kitap ve sanırım Balık İzlerinin Sesi, bir de Gümüş Yaz Gümüş Kız duruyor. Tekrar okursam bu yazıyı da yenilerim, şimdilik son olarak yine 2004 yılında okuduğumda aldığım notları ekleyeceğim. 

📖📖📖

*İlk defa roman yazan kişide eteğindeki bütün taşları dökme kaygısı olur, bu kitapta da mevcut. Bir taraftan da insanın ilk romanı galiba en çok kendisini anlatan kitabı oluyor. Alışkanlıkları, hayat tarzı ve bir çok subjektif öğe ister istemez yazdıklarına sızıyor. Bu otobiyografik parçalar haricinde Buket Uzuner'in gizliden gizliye okuyucuya ulaştırmak istediği gündelik mesajları da mevcut.

*Romanın ortalarında yolları kesişen iki başkarakter Nilsu ve Teoman… Güçlü yan karakterler: Selen, Mike, Cahide hanım ve Nilsu'nun babası. 

*Kitabın bir yerinde Teoman‘ın çocukken okuduğu kitaplara bambaşka sonlar yazdığından bahsediliyor. Bu postmodernizm mi çocuksuluk mu diyelim bilmediğim durum İki Yeşil Su Samuru'na uygulanmış. Buket hanım oturmuş, bütün karakterleri altüst eden, romanın gerçekçiliğini sarsan, okuyucunun da kafasını karıştıran, adeta ayrı bir son bölüm yazmış. Gerçekliği mi sorguluyor? Hiçbir şey göründüğü gibi değildir mi diyor? 

18 Ocak 2021 Pazartesi

GURUR VE ÖNYARGI Jane Austen

Yayın Evi: Yabancı Yayınları
Basım Yılı: 2020
Sayfa Sayısı: 456

Yine defterlerimi elden geçirirken farkettim ki, bugüne kadar Gece Kütüphanesi'nde hiçbir Jane Austen romanından bahsetmemişim. Bunun sebebi yazarın kitaplarını okuduğum yıllarda blog yerine defter tutuyor olmamdı tabii. 

Gurur ve Önyargı'yı okurken ara verip defterime birşeyler yazmışım. Şimdi okuduğumda, kitap ile ilgili cümlelerimi biraz dağınık, heyecanlı ve çocuksu bulsam da, çok sevdiğim bu ıssız kütüphanemde bulunsunlar istedim. 

O zamanlar hangi baskıdan okuduğumu maalesef hatırlamıyorum ama geçenlerde Yabancı Yayınları'nın (soldaki) şahane ciltli baskısını edindim, yakın zamanda yeniden okumak niyetindeyim, çevirisiyle hayal kırıklığına uğratmamasını ümit ediyorum. 



Eylül 2003

Şu vakte kadar Jane Austen'ı okumamakla yazık etmişim. Çok kolay okunan akıcı dili, ilginç roman karakterleri, psikolojik tahlilleri filan hayli eğlenceli.  Bir Katherine Mansfield değil tabi, onun kalemi kadar edebi zevk veriyor diyemem, o derin ve manalı hal yok ama zeki bir kadın ve günlük hayatta karşılaştığımız tipleri, halleri ve insan ilişkilerini karikatürize etmede çok başarılı. 

Bu, Jane Austen'ın okuduğum ikinci kitabı, filmini seyrettiğim Mansfield Park'ı saymazsak Aşk ve Gurur, Emma'dan çok daha güzel ve seçkin bir roman. Gerçi ana hatlar çok benzer. Zeki, meraklı, hoş bir genç kız ve zor (ayrıca soylu!) bir adamın çevresinde gelişen olaylar. Bu zihni berrak kızcağız çevresinde olup bitenlerin öyle çok ayırdında ki kendi hislerinin farkına varmaya fırsat bulamıyor. Emma da öyleydi, bu arkadaşlar kitabın sonuna kadar kör kör geziyorlar sonra birden ilham geliyor 'Aaa ben de birini seviyormuşum,' diye şaşırıyorlar. Bu Jane Austen'ın kızları pürüzsüz çizme eğilimi herhalde. Aklı başında olacaklar ya, öyle gerekmedikçe hislerine filan kapılmıyorlar, her daim Elizabeth'in ablası Jane gibi serinkanlı davranıyorlar. Yazarımıza göre böylesi makbul olacak ki seçip sevdiği kadın kahramanlarının böyle davranmasını hayal etmiş. 

Diğer baş kahramanımız Darcy nezdinde ise başka bir konuya değineceğim. Efendim bu zat Elizabeth'e kıyasla daha köklü bir aileden ve zengin, gel gelelim bu ihtişamlı durumunu gönlü dinlemeyince romanımızın gözbebeği, meziyetli kızımız Eliza'ya aşık oluyor. Buraya kadar sorun yok ama iş Darcy'nin bu hislerini açıklamasına geldiğinde, işte o kısma sinir oldum. Kibarca 'ukala dümbeleği' diye nitelendirmek istediğim bu genç ve yakışıklı(!) adam bir iki kıytırık sevgi cümlesinden daha doğrusu çok uğraşmasına rağmen hislerinin bu yönde gelişmesine engel olamadığını söyledikten sonra başlıyor kızın kendisinden ne denli farklı bir ortamı olduğunu anlatmaya, akrabalarını aşağılamaya. Öyle uygunsuz ki bu yaptığı, güya seviyor, sevdiğini dile getiriyor. Bence bir çuval inciri berbat ediyor ya, Elizabeth başka olaylar yüzünden duyduğu kini olmasa ‘kendisini sevmiş' diye sevinçten uçacak. Hem yazar, hem de kız hayran hayran bakıyorlar adama ve hoş görüyorlar. Yani büyüklenmeye ve ilan-ı aşk ederken kendi toplumsal mevkîni karşısındakinin gözüne sokmaya hakkı varmış gibi bir hava esiyor kitapta. 

Jane Austen’ın kahramanlarla dilediği gibi oynarken bazen aşırıya kaçtığı düşünüyorum, bu hal özellikle Darcy üzerinde fazla sırıtıyor. Önce alabildiğine kötü gösterdiği adamı kısa bir müddet sonra (mazeretlerini açıklar tarzda) son derece iyi vasıflara sokması da hiç inandırıcı gelmiyor. Darcy önceleri kendini beğenmişliğin doruklarındayken, bir anda güya aşkın etkisiyle kuzu mu oluverdi? Bir de kâhyası bir iki sözle olumlu portresini çizince olay tersine döndü mü? Gerçi Darcy gibi yabani tiplere kibirli damgası çok çabuk vurulur. Denildiği gibi toplum içinde soğuk ve mesafeli duran biri dostlarının yanındayken bambaşka olabilir. Ama çekindiği için soğuk davranmakla kırıcı ve kaba olmak ayrı şeyler. Aynı şekilde açık sözlü ve dürüst olmakla, patavatsız olmak da aynı şey değil. Jane Austen, onu bir uçtan öbür uca göndermese daha inandırıcı olabilirmiş. Çok kötüyken -öyle görünürken- aniden çok iyi olmasıyla karakteri havada kalıyor. İyiye yönelebilir ama nasıl bir anda 'çok iyi' olacak? O zaman abartı geliyor yazılanlar ve  roman gerçeği yakınlığını yitiriyor. Siyah-beyaz yanılgısı o dönemin birçok romanında olduğu gibi bu kitapta da mevcut. 

Elizabeth'e dönersek bu kızcağız da maalesef yeterli derecede iyi çizilmemiş. Basitlikleri çok göze batıyor. O denli aklı başında ise bunları yapmaz diyorsun. Yazarın baş kahraman olarak seçtiği kızlar sert mizaçlı, kendilerini çabuk koyvermiyorlar, hislerine mesafeli duruyorlar onu anlıyoruz ama mesela Elizabeth Pemberley'e, sevdiği adamın kızkardeşi Georgiana Darcy'e iade-i ziyarete gittiğinde; kızla otururken, Darcy'le aralarında geçen onca sergüzeşte rağmen, onun yanlarına gelmesini isteyip istemediğini bilmiyor, hala son derece belirsiz haller içinde. Darcy denilen adamın da aniden gururunu unutması, kızın peşinde deli divane olması, kız kardeşini Eliza‘nın yanına -ayağına- getirmesi pek akla yatkın değil. Sınıf farkı hissiyatına ne oldu? Gurur ve Önyargı ismine paralel olarak Darcy'cik pek çabuk vazgeçti gururundan. Elizabeth de direnemedi yavrucak, önyargılarından yavaş yavaş sıyrılıyor, yakında bir araya gelecekler herhalde. Yazar öyle tahayyül etmiş deyip geçiyoruz.

Bir de Jane var, daha önce bahsettiğim. Romanın iyi kalpli, saf yardımcı kadın kahramanı. Herkes hakkında mütemadiyen olumlu düşünüp, apaçık ortada olan kötülükleri bile gözardı ediyor. Böyle tipler bu denli net çizgilerle olmasa da gerçek hayatta da mevcut. 

Elizabeth'ın babası Mr. Bennet'in de, annesini tabiri caizse 'tongaya düşürme'leri çok hoşuma gitti. Kadın merak ve endişeden kıvranırken adam sakin sakin onu seyrediyor, aynı fikirdeymiş gibi davranıp, aniden gerçek düşüncesini açıklayarak Mrs. Bennet denilen budala tipi şoka sokuyor. Gerçi biraz evvel okuduğum bölümde babasının davranışlarını Elizabeth'in onaylamadığı yolunda açıklamalar vardı. Yazar bir erkeğin çocuklarının yanında karısı ile alay etmemesi gerektiğini belirtmeyi ihmal etmemiş. 

Sanki hep eleştirmişim, kitabı beğenmemişim gibi yazdım ama aslında öyle değil. Çok hoş yerleri var. Mesela 'Kafası öyle dopdoluydu ki, bir an evvel yalnız kalıp düşünmeye can atıyordu.' gibi bir cümle geçmişti. Yoğun düşünce akışına sahip kimselerin sık sık duyduğu o his.. 'Yalnız kalmalı, olanları düşünmeli ve yazmalıyım…' O dalgınlık halini övgüyle anlatmış. İnsan yazdığı romana kendi hayatından çok şey katıyor, Jane Austen'ın da bunu sık sık hissettiği belli. 

Çok tatlı bulduğum taraflarından biri de; kitapta geçen klasik genç kız düşünceleri. Elizabeth, Pemberley malikanesini ilk gördüğünde, o yakınlarda kalırken aklının sürekli o eve kayması… Yengesinin Darcy hakkında ne düşündüğünü merak etmesi filan..

Jane Austen'ı okurken bazı bölümleri ve bazı cümleleri çok tanıdık geldi bana,  Agatha Christie'yi, Charles Dickens'ı filan anımsatıyor. İngiliz kültürünü yansıtış tarzları benziyor, herhalde ondan olacak. Bu kitaptaki bol kız kardeşli ailenin yaşantısındaki bazı tatlar da Louisa May Alcott'un Küçük Kadınlar'ını çağrıştırıyordu. 

Yazarın hayatı boyunca taşrada, aynı çevrede yaşamasına karşın çok iyi kitaplar yazabildiğini savunuyorlar ama aslında bu dar çevre ve kısıtlılık yazdıklarına yansımış, sığ kalmış bazı yönleri. Kişilik tespitleri çok kuvvetli ama bu derinlik değil dedikodumsu bir eğlence vermiş kitaplarına. 

Jane Austen'ın bu en meşhur romanı hakkında söylemek istediklerimi sıralarken, inişli çıkışlı bir eleştiri yazısı gibi olduysa da genel olarak beğendim kitabı, okumaya değer, sürükleyici ve sevimli bir roman diye düşünüyorum. 

17 Ocak 2021 Pazar

SADELEŞ RAHATLA Fumio Sasaki

Yayın Evi: Doğan Egmont
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 200

Esasen bu minvaldeki kitapların söyleyeceği değişik bir şey kalmadı ama Sadeleş Rahatla yine de hoş, derli toplu bir kitap. Fumio Sasaki, samimi ve mütevazı bir dille yazmış, o sebeple keyifle okunuyor. 

En az dirençle karşılaşacağımız yolu seçmeye meyilliyiz. Bir şeyi elden çıkarmak için emek gerekir ve onu olduğu gibi bırakmak tabii ki daha kolay seçenektir. Eşyalarımızı en aza indirgeme işini erteleyip durursak sonunda dört yanımız yığınla eşya ile çevrili hale gelir. [sf 65]

Reçel Çalışması adlı meşhur bir çalışma var. Uzun lafın kısası, raflarda 24 çeşit yerine 6 çeşit reçel teşhir edildiğinde daha fazla insan reçel satın alıyormuş. Çok fazla seçenek olunca insanlar karar verdiklerinden daha iyi bir seçeneği atladıklarını düşünüp endişeleniyormuş. Bu çeşitlerden birini alsalar, diğerini almamanın verdiği pişmanlıkla tatmin seviyeleri düşebiliyor. Önlerine çok fazla seçenek sunulunca her şey karmaşıklaşıyor. [sf 116]

Bir şey yapmamanın verdiği pişmanlık, bir şey yaptıktan sonra duyulan pişmanlıkdan daha ağır oturur insanın içine. Psikolojide buna Zeigarnik etkisi denir, yani insanlar bir zamanlar hayalini kurup peşinden koştukları ve tamamlamadan bıraktıkları şeyleri, tamamladıkları şeylerden daha sık hatırlarmış. [sf 143]

Mülkiyetsizlik yaşam öğretisini anlatan Mahatma Gandhi şöyle demişti, neşesiz yapılan hizmet ne hizmet edene, ne hizmet edilene fayda sağlar. Ancak neşeli bir ruh haliyle yapılan hizmet karşısında tüm hazlar ve mal mülk silinip gider. [sf 179]

16 Ocak 2021 Cumartesi

JACOB'UN ODASI Virginia Woolf

Yayın Evi: İletişim Yayınları
Basım Yılı: 2003
Sayfa Sayısı: 216

30 Eylül 2004. 75. sayfadayım. 

Bu kitapta sevdiğim bir şey var. Tam olarak ne olduğunu çözemiyorum ama fazlasıyla kopuklaşmadığı sürece okumak adeta hüzünlü bir zevk veriyor. 

Kadının tam istediği gibi anlatısı çok flu, belli belirsiz… En çok diyalogların bölük pörçük oluşu düşündürüyor beni. Kişilerin bazıları isimleri hariç hiç anlatılmıyor, en azından kısaca bir iki cümleyle söylense, her şey daha bir rahatlayacak. Sanki eksik parçaları olan bir bulmaca gibi… 

Çevre tasvirleri de bir hayli yer tutuyor romanda. Bitki ve börtü böcek isimleri öyle çok ki, çoğunu bilmiyorum. 

Bu, bu romanı ikinci okuyuşum fakat neredeyse hiçbir şey hatırlamıyorum, önceden alıntı yaptığım yerler hariç. İlk defa okuyor gibiyim. 


Yakaladığım, anladığım yerlere seviniyorum, zihni gerçekten zorluyor. Her cümleye dikkatlice bakmak gerek. Diğer kitapları da bunun kadar 'sisli' mi bilmiyorum henüz ama sanmıyorum. 
Apaçık hikayelerden pek haz etmeyen biri olarak Virginia Woolf'un tarzı enteresan geliyor bana. İncelikli bir anlatımı var, derin, dokunaklı ve sağlamca kavrayan… 

4 Ekim 2004. 110. sayfadayım. 

Bazen bu romanın sırf hüzünden ibaret olduğunu düşünüyorum. Anlatışta öyle bir zerafet, özenle seçilmiş cümleler var ki… Virginia Woolf için çok kapalı bir yazar dense de bence kadın ne anlatmak istiyorsa bunu incelikle, ustalıkla anlatıyor. 

Jacob'a hoşgörüyle yaklaşıyor of Woolf. Seven bir kadın gibi ama sevgili anlamında değil, bir anne veyahut abla  sevecenliğiyle anlatıyor, öyle görüyor onu. Zaten bu kitabı genç yaşta savaşta ölen erkek kardeşinin anısına yazmış. 

Jacob öyle gerçek bir karakter ki, bazen insan onu sanki karşısında görüyormuş gibi oluyor. Gençliğinin verdiği başı dik duruşu, zaafları ve suskunlukları… 

29 Kasım 2004 

Bitti… Giderek insanı daha fazla saran, satır aralarına gizlenmiş kederi ile sarsan bir kitap bu.

15 Ocak 2021 Cuma

BİR HÜZÜN GÜNCESİ Katherine Mansfield

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 1994
Sayfa Sayısı: 384

İnsanın içinde sanki bir çıbanın şişip büyüdüğü bazı dönemler vardır. Kızarmış, kabarmış, sivri uçlu bu tepeciğe ufacık bir dokunuş bile çok canınızı yakar. Bazı kitaplara işte böyle bir dönemde denk gelirseniz o noktayı kanırttığı için okuması çok zor oluyor. 

Katherine Mansfield, yazdıklarıyla beni en çok saran ve incelikli anlatımının güzelliğiyle başımı döndüren, 'benim' dediğim yazarlardan biri ama ne hikmetse daha önce Gece Kütüphanesi'nde ona dair hiçbir şey paylaşmadım sanırım. 

Hikayelerini okuduktan sonra Bir Hüzün Güncesi adıyla  yazarın günlüğünün de basıldığını öğrendiğimde, o dönemde basımı olmayan bu kitabın peşine düşmüş, fuar fuar, sahaf sahaf aramıştım ama yoktu. Sonra kitaplar üzerine konuştuğumuz, o sıra Boncuk Oyunu'nu okuyan (gereksiz detay hatırlamalar :) bir arkadaşa bundan bahsettim ve Beyoğlu'na sık gittiği zamanlardan birinde, oradaki bir kitapçıdan bulup getirdi. Ve sonraki sene kitabı elime alıp alıp bıraktıran, işte o bahsettiğim, sinir uçlarında yaşıyormuşcasına hissettiren bir zaman dilimiydi. 

O esnada kitabın tamamına dair değilse de içinde geçen bir hikaye ile ilgili bir şeyler yazmışım, geçenlerde defterlerimi boşaltırken buldum, fazla müdahale etmeden biraz düzelttim ve Gece Kütüphanesi'ne ekliyorum.

 🤍🤍🤍

Katherine Mansfield, gencecikken ölen kardeşine hislerini kısa bir hikaye ile dile getirmiş. Acı duygular ile oturmuş ve yazmış olmalı. Bu yazdıklarını çok dokunaklı buldum: İki kardeş bir Ekim akşamı birlikte dolaşıyorlar. Gezdikleri parkta bir ağaçtan düşen bir armut onlara çocukluklarında yaşadıklarını anımsatıyor, geçmişten bahsediyorlar. Ve genç adam veda ediyor.


Yazar yas içinde, doğal olarak kardeşinin hatıraları ile kuşatılmışken, onun ardından bir yürüyüşe çıkmış olmalı. Dolaştığı parktaki armut ağacını görmek ona birlikte yaşanan güzel günleri anımsattığında sanki kardeşi bir süreliğine yanına gelmiş gibi onunla bu anıları söyleşiyor ve sonra genç adam gidiyor. 


İyi bir geri dönüşle verilen birlikte geçirdikleri çocukluk, çok yakın iki ruh, paylaşılanlar kadının neden acı duyduğunu çok açık ifade ediyor. Çok sevilen kardeşin ölümü… Konuşmalarından sevginin boyutunu anlıyorsun. 


Hikayede incelikle gizlenmiş, ayrıntılarla pekiştirilmiş bir hüzün var. Kaldı ki geçmiş günlerden bahsetmek zaten daima hüzünlüdür. Hele ki yaşananları acıyla, tek başına anımsamak zorunda kalmak büsbütün çileden çıkarıcı bir duygu hali. Yazarın çizdiği mekan da buram buram hüzün kokuyor; karanlık, soğuk bir bahçe… Ölen sevdiğinin ardından dünya kararır, soğur adeta. Acıdan için üşür. 'Güzel hatıralar' kayıp acısını yoğunlaştırır, 'güzel yaşantıların bir daha geri gelmemek üzere sona erişi' insana tarifsiz bir keder verir.


Mansfield tabirleri, tasvirleri, kelimeleriyle, bariz bir şekilde sözünü etmeden hüzünlü bir vedayı öyle mükemmel anlatıyor ki, edebi ustalığının derinliği, hislerinin bize son derece sarsıcı bir şekilde yansımasına vesile oluyor. {2003}



10 Ocak 2021 Pazar

SANATÇILAR, TASARIMCILAR, ŞAİR VE FİLOZOFLAR İÇİN WABİ-SABİ Leonard Koren

Yayın Evi: Sub Press
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 94

Japonların söze dökülmeden zihinden zihine aktarılması gereken bir felsefe olarak gördüğü, gösterişten uzak, doğala yakın, basit, kusursuzluğa önem vermeyen bir anlayış biçimi olan Wabi-Sabi'yi Kanadalı şarkıcı-yazar Leonard Kohen kendi bakış açısı ve bilgileriyle yorumlamış. Bu küçük kitabı hayli beğenerek okuduğumu söyleyebilirim. 

Japonca, ruh halinin, muğlaklığın ya da kalbin mantığının anlaşılmazlığını aktarmakta başarılı ilken, akılcı bir şekilde tanım yapmada o kadar da iyi değil midir? [sf 15]

Mekanik formların düşünülmeyen tekrarı, insanın karar alma zorunluluğuna düşmeden, yalnızca varoluşa yoğunlaşmasına imkan tanır. [sf 35]

'İlk buluşma, son buluşmadır.' yani insan tüm dikkatini şu an olup bitene vermelidir. [sf 36]

Şeyler yok olmaya yaklaştıkça, daha ince bir güzelliğe sahip olur. [sf 50]

Kaçınılmaz olanın kabulü. Wabi-sabi, yaşamın yavaş yavaş yok oluşunun estetik bir takdiridir. Yazın bereketli ağacı, kışın göğünün altında yalnızca kurumuş dallardan ibarettir. Görkemli konaktan geriye otlar ve yosunlarla kaplanmış kırık dökük bir temel kalır. Wabi-sabi, bizi, fani bedenimiz üzerinde düşünmeye iter; varoluşsal bir yalnızlık ve hüzün hissetmemize neden olur. Var olan her şeyin aynı kaderi paylaştığını bildiğimizden, acı tatlı bir rahatlık da verir.

Wabi-sabi ruh hali, genellikle şiir aracılığıyla iletişim kurar çünkü şiir, duygusal dışavuruma ve güçlü, yansıtıcı imajlara elverişlidir. Rikyu, wabi-sabi ruhunu tarif etmek için Fujiwera no Teika (1162-1241) tarafından yazılan şu şiiri kullanırdı:


Etrafta ne açan bir çiçek,

Ne de ışıldayan akçaağaç yaprağı

Alacakaranlığın kıyısında

Yalnız bir balıkçının kulübesi

Bu sonbaharda

Bir başına.


Belirli ortak sesler de hüzünlü ve güzel wabi-sabi hissini ortaya koyar. Martıların ve kargaların ağıt dolu çığlıkları. Sis düdüklerinin yalnız ve ümitsiz feryatları. Büyük şehrin binalarında yankılanan ambulans sirenlerinin acı bağırışları. [sf 54]


Kasvetli. Wabi-sabi şeyleri, muğlak, bulanık ve sönük bir niteliğe sahiptir - tıpkı hiçliğe yaklaşan (ya da hiçlikten çıkan) şeyler gibi. Bir zamanlar sert olan köşeler, belli belirsiz solgun bir parıltı takınır. Bir zamanlar kıymetli olan maddiyat, neredeyse süngerimsi bir hal alır. Bir zamanlar parlak olan doygun renkler, bulanık toprak tonlarına ya da şafağın ve akşamın dumanlı nüanslarına döner. Wabi-sabi sonsuz boz tayflarda gelir: Boz mavi

kahverengi, gümüş kızılı grimsi siyah, çivit mavisi sarımsı yeşil... ve kahverengiler.. ve siyahlar...


Bu kadar sık olmasa da, wabi-sabi şeyler, hiçlikten henüz doğmuş neredeyse pastel renklerle ilişkilendirilebilirler. Ham pamuğun, kendirin, geri kazanılmış kağıdın kirli beyaz hali gibi. Yeni fidanların ve filizlerin gümüşlüğü, kabaran tomurcukların yeşil kahverengiliği. [sf 71]


Şeylerin varolması ve yok olması ile ilgili diğer görsel metafor, Japon kültüründeki en tesirli (ve klişe) imgelerden biri olan, kiraz çiçeğidir. Her ilkbaharda, kiraz ağaçları aşağı yukarı bir hafta boyunca çiçek açar. Ancak ani bir yağmur ya da rüzgar yüzünden hassas pembe çiçekler her an düşebilir. Bu kısa fırsat penceresi süresince, insanlar, minderlerini ve battaniyelerini kiraz ağaçlarının altına sererler. Resmi bir yapının antitezi olan anlık bir olay ve hep birlikte yaratılan bir etkinlik. Kiraz ağacının bu imgesinin kalıcı ve dokunaklı gücü, gelip geçiciliğinin farkında oluşumuzdan gelir. Çiçekler yok olmadan önce bir an.. [sf 85]

6 Ocak 2021 Çarşamba

ÖMER'İN ÇOCUKLUĞU Muallim Naci

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 39

Ah, bu küçük kitap! Alıntıları yazarken dayanamadım, yeniden okudum. Öyle naif, öyle güzel ki! 


Muallim Nâci mahlasıyla tanıdığımız şair, yazar, öğretmen Ömer Efendi, bu kitapta Fatih-Kıztaşı'nda babası, annesi ve ağabeyiyle yaşadığı, küçük ama mutlu aile yuvasını, okulunu, arkadaşlarını, komşularını incelikle anlatıyor. Sekiz yaşına kadar olan sergüzeşti, babasının vefâtı ve dayısının yanına Varna’da taşınmaları ile nihâyete eriyor. 


Dili modernleştirilmiş bu basım, kendisi de geleneksel Türk Edebiyâtı konusunda mutaassıp olmayan, sadeleşmeye ve yeniliğe açık bir tavırda yaşamış yazarı memnun eder miydi, bilemiyorum ama böyle kısaca tanıştıktan sonra onun kendi kelimelerini, asıl metni de okumak gerekir diye düşünüyorum. 


Annem, daha fazla üzülerek beni kucakladı. İşte asıl o vakit ağlamaya başladım. Bir felâketzedeyi en fazla, kederini paylaşan ağlatır. [sf 5] 


Terbiyeli bir İslâm ailesi içinde yetişmiş, güzel yaradılışlı bir adamın gönülden gelen hisleri nasıl olur? Babamın hisleri de işte öyledir. Kimseye fenâlık etmemiştir, fakat pek çok kimselere iyilik etmiştir. Doğruluk, mertlik kendisine babası Ahmet Ağa'dan mîras kalmıştır. Biraz öfkeli görünür lâkin yersiz öfkelenmez. Onda öfke uyandıran konular, mutlaka İslâm terbiyesine ve insâniyete yakışmayacak şeylerdir. Yüreği aile sevgisiyle dolu olmakla beraber hiçbir vakit şımartıcı muâmelede bulunmadığından, ev halkı heybetinin etkisi altında bulunur. Bu etki, dövüp sövmek gibi bazı sebeplerle ortaya çıkmamıştır. Kendisinin tavrından doğal bir şekilde meydana gelmiştir. Dünyada kimseye muhtaç olmamak kadar mutluluk olamayacağına inandığından işleriyle meşgul olmayı pek sever. [sf 7]


Pirinç, yağ gibi şeyleri daima toptan satın alır. Hatta komşulardan bazılarının dikkatini çekmemek için bunları eve akşamdan sonra getirtir. (...) 


Ne boş işlerle uğraşır ne de uğraşanları sever. Zamanını yararlı işlere harcamak ister. Geceleri lüzum olmadıkça bir yere gitmek âdeti değildir. Bununla beraber bir yerde yangın olsa, o tarafta tanıdığı varsa, mesafe ne kadar uzak olursa olsun derhal giyinir çıkar. İmdada koşar. Bu hareket, yiğitler arasında öteden beri adetmiş. [sf 8]


Bu hatıraları niçin yazdığımı sorsalar belki de hiçbir cevap vermeye lüzum görmem. Arzu ettim, yazdım. Diyelim ki bu da bir nevi çocukluktur. [sf 39]