hermann hesse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hermann hesse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2021 Perşembe

AĞAÇLAR Hermann Hesse

Yayın Evi: Kolektif Kitap
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 97

Ağaçlar, Hermann Hesse'in çeşitli kitaplarında geçen, ağaç, tabiat, bitkiler, çiçekler v.b. üzerine yazdıklarından pasajlar ve yine aynı konular üzerine birkaç şiirinden oluşuyor. Kitabın bir kısım sayfaları ise yeşil ağaç, yaprak ve bitki illüstrasyonlarıyla süslenmiş fakat kime ait oldukları maalesef belirtilmemiş. 

Bazı bölüm başlıkları ve şiir isimleri: Yaşlı Mor Kayın, Çiçekli Dal, Bahar Gecesi, Kestane Ağaçları, Rüya, Şeftali Ağacı, Huş Ağacı, Kestane Ormanında Mayıs, Karaormanlar, İhlamur Çiçekleri, Yaşlı Bir Ağaca Ağıt, Rüzgârlı Gece, Küçük Patika, Eski Bir Çiftlik Evinde Yaz Öğlesi, Eylülde Ağıt, Budanmış Meşe, Kırık Bir Dalın Gıcırtısı.. 

Sadece bu kelimelerden bile nasıl pastoral, romantik bir kitap olduğu anlaşılıyor zaten. Hesse'in zarâfetiyle cümleler yer yer devinen, bazen sakinleşen bir ırmak gibi akıyor.  
Sonra da o harikulâde akşam saatleri başlardı. Pencerenin derinliğinde tek başıma oturur, yaz gecesini, hafiften bunaltıcı sıcağın ve kestane ağacının iri mumları andıran beyaz çiçeklerinin soluk, hayaletimsi parıltısının ne kadar güzel olduğunu hissederdim. Ve karanlıkta, iri kestane ağaçlarının altında sevgililerin birbirlerine sokularak yavaş yavaş gezindiğini kaygı ve kederle görür, gülümü gömleğimin iliğinden üzgün üzgün çıkarır, pencereden dışarıya, arabaların, lokanta müşterilerinin ve sevgililerin geçtiği hafif tozlu, beyaz beyaz parlayan yola atardım. [sf 34]

Gezginde tüm hazların en hası, en incesi vardır, zira sevinci tadarken geçici olduğunu da bilir. Her çeşmeden içememesi umrunda değildir onun, bolluğa alışkındır zaten; kaybettiklerinin peşinden uzun uzun bakmaz, sevdiği her yere köksalmayı da arzulamaz. [sf 53]

Yalnız yaşıyorum; ufak tefek, gündelik ilişkilerde insanların yerine giderek eşyaları aldı haliyle. Yürüyüşe çıktığım baston, sütümü içtiğim fincan, masanın üzerindeki uzun vazo, meyve kâsesi, küllük, yeşil başlıklı ayaklı abajur, duvardaki resimler ve en önemlisi de, küçük evimin duvarlarını kaplayan kitaplar, uyurken, uyanırken, yemek yerken, çalışırken, iyi günde, kötü günde hep yanımdalar; çok yakından tanıdığım bu simalar yurdumda ve evimde olduğuma dair o hoş yanılsama duygusunu uyandırıyor bende. [sf 57]

Güzeldir çalışma odam, elimden alınması felaketim olurdu. Ama onun en iyi tarafı, küçük balkona açılmasıdır. Balkondan, koyları, dağları ve köyleriyle, yakın ve uzak düzinelerce köyleriyle Lugano Gölü'nü ta San Mamette'e kadar görmekle kalmam, yaşlı saygıdeğer ağaçların rüzgâr ve yağmurda salındığı, dar ve dik yokuşlu taraçalarda güzel, ulu palmiyelerin, gümrah kamelyaların, ormangüllerinin, manolyaların yükseldiği, porsukağacı, mor kayın, Hint söğüdü, ve her daim yeşil yaz manolyasının büyüdüğü eski, ıssız ve büyülü bahçeye de bakarım, ki benim için en güzeli budur. Penceremden görünen bu manzara, bu taraçalar, bu çalılık ve ağaçlar, odalardan ve eşyalardan daha çok aittir bana ve hayatıma, benim asıl arkadaş çevrem, asıl yakınlarım onlardır; ben onlarla yaşarım, yanımda onlar durur, onlara güvenirim. Ve bu bahçeye bakışım, bir yabancının büyülenmiş ya da umursamaz bakışının verdiğinden çok daha fazlasını verir bana, zira yıllardır günün ve gecenin her saatinde içli dışlıyımdır bu görüntüyle, her ağacın yaprağının, çiçeği ve meyvesinin oluş ve yok oluş evresini çok iyi bilirim, her biri dosttur bana, sadece ve sadece benim bildiğim sırlarını bilirim her birinin. Bu ağaçlardan birini kaybetmek bir dostu kaybetmek demektir benim için (…)

İlkbaharda bir dönem gelir, kamelya çiçekleriyle yakıcı bir kızıla keser bahçe, yazın da palmiyeler çiçek açar ve ağaçların tepesine kadar tırmanır mavi visteryalar. Fakat Hint söğüdü, ufaklığına rağmen kadim bir ağaçmış gibi görünen ve yılın yarısında üşüyormuşa benzeyen küçük, ecnebi Hint söğüdü, ancak yılın geç bir vaktinde cesaret eder yapraklarını çıkarmaya ve ancak Ağustos'un sonuna doğru çiçek açar.

Ama tüm bu ağaçların en güzeli artık yok, birkaç gün önce fırtınada kırıldı. Yerde yattığını görüyorum, henüz alıp götürmemişler, kırılmış ve parçalanmış gövdesi ile yerde yatan bu ağır, yaşlı devin bir zamanlar yükseldiği yerde, ötelerdeki kestane ormanının ve şimdiye kadar görünmez kalan birkaç kulübenin seçildiği büyük, geniş bir boşluk var şimdi.

O bir erguvan ağacıydı. (...) Bahçenin en güzel ağacıydı o ve yıllar önce burada bu evi kiralamamın nedeni de oydu. [sf 58]

Aşağıya bakınca Klingsor'un bahçesi ile karşılaşmıştım; bahçenin tam ortasında açık pembe çiçekler açmış dev bir ağaç parıldıyordu, ağacın adını sormuştum hemen, işe bakın ki, erguvan ağacıydı; ozamandan beri her yıl çiçek açtı, mezaryongiller gibi dalın kabuğuna yapışık milyonlarca çiçek verdi; çiçeklenmesi dört ilâ altı hafta sürerdi, ancak ondan sonra açık yeşil yapraklar verir, bu açık yeşil yapraklar arasındansa öbek öbek, koyu erguvan rengi gizemli tohum kapsülleri sarkardı. [sf 60]

Hemen yanı başlarında otlar, cılız, kısacık, kuru otlar büyür, üst tarafını kestanelerin gölgelediği, alt tarafına güneşin vurduğu dik bir de çayır vardır ve bu küçük, kurak, çoğu zaman tozlu çayırda baharın ilk günlerinde görülecek güzel şeyler olur hep, zira incecik, küçücük yüzbinlerce beyaz çiğdem çayırın yuvarlak sırtından aşağıya gümüşi bir kürk gibi, çok hafif ak zerreler ya da küf gibi yayılır. [sf 70]

Her çiçek meyve olmak ister,
Her sabahın arzusu akşamdır, 
Her şey fanidir bu dünyada, 
Değişimden, kaçıştan başka.

En güzel yaz bile ister hissetmeyi,
sonbaharı ve solduğunu. 
Sessizce dur, yaprak, sabırla dur,
Kaçırmak isterse rüzgar seni.

Oyna oyunlarını, savunma kendini,
Bırak olsun ne olacaksa.
Bırak, seni kıran rüzgarın esintisi, 
Uçursun seni yuvana. [sf 90]

Küvetin kenarında, pencereden esip gelmiş solgun bir yaprak, adı aklıma gelmeyen bir ağacın yaprağı duruyor; ona bakıyorum, damarlarını okuyorum, karşısında ürperdiğimiz ama onsuz hiçbir güzelliğin olamayacağı o tuhaf fâniliği soluyorum. Güzelliğin ve ölümün, hazzın ve fâniliğin birbirine bu kadar muhtaç, bu kadar bağlı olması ne harika! [sf 91]

8 Eylül 2016 Perşembe

BONCUK OYUNU Hermann Hesse

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2006
Sayfa Sayısı: 553

Hermann Hesse, külliyatında yarıyı geçtiğim, tüm kitaplarını okumak istediğim yazarlardan. Bazı kitapları derin izler bıraktı bende, bazılarını ise hiç sevemedim. Boncuk Oyunu, çizginin ortasında duran bir kitap oldu bitirdiğimde.

Baş karakteri Josef Knecht'in, gündelik sorunların aşıldığı bir çağda, ütopik Kastalya eyaletinde içsel aydınlanmaya erişmek için oynanan, bilim, sanat, kültür, matematik ve felsefe içeren soyut bir oyunun, Boncuk Oyunu'nun üstadı olması ve sonrasında yaşadığı ruhsal değişim-gelişim ve kaçışını anlatan bu hayali biyografi romanı, kitabın sonunda bulunan üç hikaye ile de destekleniyor. 

Boncuk Oyunu, yazarın son kitabı, en yetkin, ustalık eseri. Bu sebeple okuması da, anlaması da aynı ölçüde emek istiyor. Hakkında daha fazla konuşmak için, belki tüm kitaplarından sonra bir kere daha okumayı düşünüyorum ama şimdilik bu yazı burada dursun.*

Toprak ıslaktı, ama kar yoktu yerde, akarsuların kenarlarında şimdiden gür bir yeşillik göze çarpıyordu, çıplak çalılarda tomurcuklanmalar başlamıştı, açan ilk tırtılsı çiçeklerin şimdiden renkli soluyuşları duyuluyordu çevrede, hava kokularla doluydu, yaşam taşan, çelişki taşan kokular, ıslak toprak kokusu, çürümüş yaprak kokusu, körpe filizlerin kokusu; her an ilk menekşe kokuları algılanabilirdi, oysa henüz açmış bir menekşe yoktu. Derken mürver ağaçlarının bulunduğu yere vardık, dalların üzerini minicik tomurcuklar kaplamıştı, ama henüz hiçbir yerde bir yaprak seçilmiyordu. Bir dal keser kesmez acımsı-tatlı, keskin bir koku karşıdan çarptı yüzüme, sanki baharın tüm kokularını içinde toplamış, kendisinde biriktirip çoğaltmıştı. Koku beni serseme döndürdü, elimdeki bıçağı kokladım, elimi, mürver dalını kokladım; öylesine içe işleyici ve karşı durulmaz kokuyu yayan, kesilmiş dalın özsuyuydu. Arkadaşla birbirimize bundan hiç söz etmedik; ama o da düşüncelere dalmış, kendi kestiği dalı uzun uzun koklayıp duruyordu, onunla da konuşuyordu koku. Evet, her yaşantının kendine özgü bir büyüsü vardır işte; benim yaşantım da, bastıkça içe gömülen çayır kaplı toprak üzerinde yürüyüp toprağın ve tomurcukların kokusunu solurken, yaklaşan baharın bir mutluluk duygusuyla tarafımdan belirgin olarak algılanması, ardından kokunun mürver dalının fortissimo'sunda yoğunlaşıp güçlenerek duyusal bir simgeye ve bir büyüye dönüşmesiydi. Bu küçük yaşantı tek başına kalsaydı bile, sözünü ettiğim kokuyu bir daha belki hiç unutmayacaktım; hatta yaşlılık günlerime dek onunla her karşılaşmam, onu bilinçli olarak duyumsadığım ilk karşılaşmamın anısını çağrıştıracaktı. [sf 65]
 
Yürürken bir şiir dizesi eşlik etti kendisine, ansızın aklına gelmişti:
Çünkü bir büyüyü içerir her başlangıç... [sf 372] 

*Daha fazla bilgi için A. Ömer Türkeş'in Boncuk Oyunu ve Hesse üzerine 'Parçalanmış hayatlara ağıt' isimli yazısına bakabilirsiniz.

31 Temmuz 2014 Perşembe

KAPLICADA BİR KONUK Hermann Hesse

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 134

Hermann Hesse Okumaları dahilinde okuduğum en boğucu kitap; Kaplıcada Bir Konuk'tu. Hesse, bu romanı için her ne kadar 'Yazdığım en iyi kitap!' dese de anlatıcının hastalıklı psikolojisi bir yana, galiba en çok mekan ve tedavi rutinleri rahatsız etti beni.

Roman, bir kaplıca köyünde kalan baş karakterin tedavi döneminde yaşadıkları, çevresindeki insanlar/olgular üzerine düşüncelerinden ibaret.

Bir yazarı sevince, ne yazmışsa okumak isteği duymak, körü körüne beğenmek anlamına gelmiyor.

Bir şeyi sevmenin bir yazar için anlamı şudur: O şeyi kendi hayalgücü içine aktarmak,burada onu ısıtıp bakımını yapmak, onunla oynamak, kendi ruhuyla onun içine sızmak, kendi nefesiyle onu uyandırmak. [sf 80]


24 Temmuz 2014 Perşembe

KNULP Hermann Hesse


Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 104

Knulp, insanlara güveni sarsılarak yollara düşmüş, hiçbir yeri kendine ev edinmeyen ama gittiği her yerde kendini sevdiren genç bir adam, bir modern çağ filozofu da denebilir. Hesse, öyle bir karakter yazmış ki konakladığı yerlerdeki insanlar gibi, okuyucunun da ondan hoşlanmaması mümkün olmuyor.

Temmuz ayında peşpeşe okuduğum Hesse kitapları arasında en çok keyif aldığım, hatta bana yazarı neden sevdiğimi hatırlatan roman Knulp oldu. Ne kadar çok yeri çizmişim, ondan da belli zaten.

Başkalarının işine burnunu sokmaktan hoşlanmayan biriydi; insanları olduklarından daha iyi, daha akıllı kimselere dönüştürmek gibi bir gereksinim duyduğu yoktu. (...)
Bilmediği şey değildi, biri kalkıp mutluluğuyla ya da erdemliliğiyle böbürlenip büyüklendi mi, bunun arkasında bir bit yeniği olurdu hep. [sf 37]

'En güzel şey öyledir ki, bizde hazdan ayrı hüzün de, hatta korku da uyandırır.'
'Nasıl yani?'
'Bunu şöyle açıklayayım: Belli bir zaman sonra yaşlanıp kocayacağını ve sonunda ölüp gideceğini bilmesek, dünya güzeli bir kızı hiç de o kadar güzel bulmazdık belki. Güzel bir şey güzelliğini hiç yitirmese, hep güzel kalsa, bu kuşkusuz sevindirirdi beni; ama öte yandan ona soğuk bir şey gözüyle bakar, içimden şöyle geçirirdim: Bugün onu görmen şart mı, nasılsa bir yere kaçtığı yok. Oysa yıkılıp gidecek, her zaman aynı kalmayacak bir şeye baktım mı, haz duyduğum gibi acıma da hissederim.' [sf 47]

Diyelim, birbirinden hoşlanan iki kişi kalkıp evleniyor ya da iki kişi bir dostluk kuruyor. Bunda güzel bir taraf varsa, süreklilik taşıması, hemen yine son bulmamasıdır. (...)
İnsanlar arasındaki ilişkilerde saklı acıyı henüz tatmamış, kendilerini birbirine bağlayan bağ ne kadar sıkı olursa olsun iki insan arasında her zaman bir uçurumun var olduğunu, bunu ancak sevginin, o da zaman zaman oluşturacağı geçici bir köprüyle aşabileceğini henüz yaşamamıştım. [sf 48]

Her insanın kendine özgü bir ruhu var. Kimse ruhunu başka bir ruhla karıştıramaz. iki kişi buluşabilir, birbiriyle konuşabilir, birlikte olabilir; ama ruhları çiçekler gibidir, her biri kendi bulunduğu yere kök salmıştır, hiçbiri öbürüne varamaz; varmak isterse kökünden kopması gerekir. bunu da yapamaz. çiçekler kokularını ve tohumlarını çevreye saçarlar; çünkü birbirlerine ulaşmak isterler; ama bir tohumun konması gereken yere varması için çiçek bir şey yapamaz, bu rüzgârın işidir, o nasıl isterse, nereden isterse öylece gelir, eser, gider. [sf 54]

8 Temmuz 2014 Salı

KLİNGSOR'UN SON YAZI Hermann Hesse

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 60

Kendisi de bir ressam olan Hesse'in, resimle uğraşan bir adamın hayatının son yaz mevsimini anlattığı kitap hoş olsa gerek diye düşünmüştüm. Rosshalde kadar hüzünlü olmasını beklemesem de Klingsor'un Son Yazı'nı merak ediyordum.

Kitapla ilgili pek fazla yazmak istemiyorum çünkü hakettiği ilgiyi vererek okuyamadım nedense. Fakat onu ruhuna uygun şekilde tanımlayan bir yazı var, Hesse seviyorsanız mutlaka göz atmanız gerek: Klingsor'un Son Yazı, Nebilay Erdoğan (okuryatar).

Ve göğsünün içindeki bu duygu ne kadar güzel ve yakıcı ve anlaşılmazdı, hayatın en ufak parçasına, her rengarenk şeridine duyduğu bu sevgi ve açgözlülük, bakmak ve çizmek için duyduğu bu tatlı, vahşi dürtü, ama bir yandan da gizlice, incecik örtülerin altında, bütün bu yaptıklarının boşunalığını ve çocuksuluğunu içten içe bilmek! [sf 12]


7 Temmuz 2014 Pazartesi

DOĞU YOLCULUĞU Hermann Hesse

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı:77

Bazen bir kitabın ismi derinlemesine düşünüldüğünde içinde yazanları çok iyi bir şekilde anlatıyor. Hermann Hesse Okumaları ayımızda ilk kitabım Doğu Yolculuğu da böylesi kitaplardan biriydi.

Hesse, derdi olan bir adam. Dert derken gündelik sıkıntılardan bahsetmiyorum tabii. Varoluş sıkıntıları, kendini aramak, dünyayı anlamaya çalışmak gibi dertler. Yazmasının en ciddi etkenleri bu tür kaygılar olduğu için onu anlamaya çalışırken okumak, zihninizde minik minik ışıkların yanmasına sebep olduğu için güzel geliyor.

Doğu Yolculuğu'nda H.H. nin üyesi olduğu bir Cemiyet ve Cemiyet'in üyelerinin her biri farklı bir amaçla çıktığı toplu bir yolculuk söz konusu. Bu yolculukta H.'nin amacı güzel bir doğu prensesi olan Fatıma'yı bulmakken, yol esnasında yaşananlardan sonra, kafileden firar ediyor. Yıllar sonra bu ayrılık için pişman olacak, yaşadıkları sürecin hikayesini yazmak isteyecektir ama bu, Cemiyet kurallarına göre büyük bir suçtur ve ona sunulan ağır cezalardan birini seçmesi gerekecektir..

Belki Doğu Yolculuğu favori kitabım değil ama Hesse'in dilini, kavrayış ve anlatış uslûbunu okumaktan büyük keyif alıyorum. Umarım yakın zamanda geriye kalan külliyatını da bitirebilirim..

Çok değerli, bir daha geri gelmeyecek bir şeyi yitirdiğimizde, bir düşten uyandığımız duygusuna kapılırız. [sf 26]

Aslında en güzel yaşantılar, onların ruhundan bizzat etkilenmiş olanlara anlatılabilir. [sf 27]

Hizmetkâr Leo'ya, sanatçıların ortaya koyduğu imgelerin kesinlikle çok canlı olmasına rağmen, kendilerinin neden bazen yarım insan gibi göründüğünü sordum. Leo bana baktı, soruma şaşırmıştı. Sonra dedi ki; 'Anneler de böyledir. Çocuklarını doğurup onlara sütlerini ve güzelliklerini ve güçlerini verdikten sonra kendileri görünmez olurlar, artık kimse onları arayıp sormaz.' [sf 29]

Asla hesap kitap yapmayacak, mantıksal nedenlerin beni yanıltmasına asla izin vermeyeceğim, inancın sözümona gerçeklikten hep daha güçlü olduğunu bileceğim. [sf 39]

Ah, bütün bu mesele beni umutsuzluğa sürüklerken, bir yandan da mutlu ediyor, daha doğrusu heyecanlandırıyor, meraklandırıyor, yaşamımı yeniden değerli kılıyor ki, ben tam da bunun eksikliğini çekiyordum. [sf 43]

6 Aralık 2013 Cuma

DEMİAN _ Herman Hesse

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: Aralık 2012
Sayfa Sayısı: 199

Bu kitap için 'okuması kolay, anlaması zor' deyişine bir de anlatması güç kelimelerini eklemek lâzım.

Çocukluktan ilk gençliğe geçiş dönemini yaşayan Emil Sinclair, aile fanusunun dışında, iyilik ve kötülüğün içiçe olduğu zorlu bir dış dünyanın da farkına varır. Varoluş sancılarıyla tanışırken, bu yeni dünyayı ona tüm derinliğiyle öğretecek kişilerin en önemlisi de, okul arkadaşı Demian'dır..

İki romanın da baş karakteri ergen bir öğrenci olduğu için insanın aklına ister istemez Çavdar Tarlasında Çocuklar geliyor. Ama Holden'ın entipüften kaygıları, sıkıntıları, şımarıklığına karşılık, Emil'in çelişkilerin acısıyla kıvranan beyni, Demian'la konuşmalarının felsefi derinliği düşünüldüğünde Hesse'in farkı çok net anlaşılıyor.

Herman Hesse, kişisel korku ve sorunlarından izler taşıyan bu romanı hayatının çok zor geçen bir döneminde yazmış. Acısının küllerinden doğan Demian, onun en sıkı kitaplarından biri, bana göre.

Şimdiye kadar anlattığım kadarıyla, olayın önemli ve kalıcı anı bu andı. Babamın kutsallığında ilk kez bu anda bir çatlak belirmiş, şimdiye kadar çocuk yaşamımı sırtında taşıyan ve kendi kendisi olabilmek için insanın yıkması gereken temel direklere ilk darbe bu anda inmişti. Herkesin gözünden kaçan böylesi yaşantılar, yazgımızın izleyeceği önemi küçümsenmeyecek asıl doğrultuyu oluşturur. Böylesi bir darbe atlatılır, çatlak görünürde kapanır zamanla, toparlar kendini ve unutulup gider, ama gerçekte hepsinden gizli saklı bir köşede sürdürür yaşamını, kanamaya devam eder. (sf 31)

Sevgi, başlangıçta ürkek bir duyguyla algıladığım gibi hayvansı ve karanlık bir içgüdü değildi. Beatrice'in resmi karşısında açığa vurduğum o saflık ve ruhanilik taşan tapınma da değildi. Her ikisiydi bunların, her ikisi, her ikisinden de fazla bir şey, aynı bedende hem melek hem iblis, hem erkek hem dişi, hem insan hem hayvan, hem alabildiğine iyi hem son derece kötüydü. (sf 118)

Biz bir insandan nefret ettiğimizde, kendi içimizde yuvalanıp bu insanın görüntüsüyle karşımıza çıkan birinden nefret ederiz. bizim kendi içimizde olmayan şey, bizi kızdırmaz. (sf 139)

Dışımızda gördüğümüz şeyler, içimizdekilerin aynısıdır. İçimizdekinin dışında başka bir gerçek yoktur. İnsanların çoğunun gerçeğe bu kadar aykırı bir yaşam sürmelerinin nedeni, kendileri dışındaki görüntüleri gerçek saymaları, içlerindeki dünyaya ise asla söz hakkı tanımamalarıdır.” (sf 139)

31 Ocak 2013 Perşembe

ROSSHALDE _ Hermann Hesse

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: Mart 2011
Sayfa Sayısı: 167

'Yağmurlu seher vaktinin ince ince titreşen süt beyazı soğuk aydınlığı..'

Bir roman yazmaktan, sırf acılı arabesk bir sonuç çıkmasın diye kaçtığımı düşünüyorum bazen. Okuduğumda en çok etkilendiğim romanların ortak paydası, derin bir acı ile örülmüş olmaları zira. Rosshalde de, başından sonuna her kelimesini zevkle okumamın haricinde özellikle sonlarına doğru altüst etti beni.

İyi bir ressam olan Veragut, karısı Adele ve iki oğluyla taşrada, ıssız bir bölgedeki Rosshalde malikanesinde yaşamaktadır. Karı-kocanın arasındaki uzaklık içinden çıkılmaz bir hal aldığında Veragut, evden ayrılarak bahçedeki atölyesine yerleşir, düzenli bir şekilde resim yapmaya devam eder. Büyük oğulları Albert annesine, küçük Pierre ise babasına daha düşkündür. Albert'in yatılı okula gitmesinin ardından Pierre'in hastalığı Veragut ve Adele'yi görünürde bir araya getirir..

Hermann Hesse, kütüphanede Alman Edebiyatı okuduğum sıralarda meşhur iki kitabını bitirme şansı bulduğum bir yazardı. Bozkır Kurdu o dönem için çok kafamı karıştırsa da, Siddartha'yı sevmiştim. Genel olarak Hesse'in yalın anlatımı hoşuma gittiğinden Boncuk Oyunu'nu almıştım sonra.

Boncuk Oyunu için müzik nasıl yoğun bir anlam ifade ediyorsa, Rosshalde için de resim sanatı aynı konumda diyebilirim. Tabii kişisel tercihim görsel sanatlar olunca bu kitabı ayrı bir sevdim.

Yavaş yavaş dağılıp insanı saran bir sis gibi, Rosshalde'nin hikayesi de anlatımıyla aynı yoğunlukta seyrediyor. Veragut'un malikanenin geniş bahçesinde gezintileri, atölyesinde çalıştığı anlar, büyük evin ıssızlığı, anne ve babasının iki ayrı taraftan tutup çekiştirdiği Pierre'in küçücük dünyasında yaşadıkları..

Öyle güzel bir kitap ki bu, mekanın ruhunu anlatışıyla şiirsel, kişilerin duygu ve düşüncelerini aktarırken gerçekçi bir hali var. Hesse'i tanımak ve tadına varmak için Rosshalde'yi ıskalamayın derim.