1 Ocak 2026 Perşembe

GEÇMİŞE YOLCULUK Stefan Zweig

 

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Yayınları
Basım Yılı: Kasım 2018
Sayfa Sayısı: 52

Stefan Zweig'in bu kısa hikayesinin konusundan özetle bahsetmek istediğimde, yazdığım cümlelere bakınca çok klişe bir konu gibi göründüğünü farkederek vazgeçtim. Eserin edebi derinliği ise ancak okunarak anlaşılabilir. 

İlk cümlelerden itibaren insanı içine çeken o yoğun duygusal atmosfer hikaye boyunca devam ediyor. Yavaş yavaş yükselen  gerilimli hava sergüzeştin sonlarına doğru adeta kreşendoya çıkıyor ve bittiğinde öylece kalakalıyorsunuz. 

İnsan birbirini tanımayınca bir arada yaşamak her zaman güçtür. Bu durumda tek çare samimiyettir. [sf 9]

İlk dakikalarda ona büyülüymüş gibi gelen şeyin ne olduğunu, izleyen haftalarda ve aylarda çok iyi anlamıştı. Bu kadın onu dikkatli bir incelikle ve üzerinde hiçbir baskı hissettirmeden ağır ağır evdeki yaşam tarzının içine çekiyordu. Genç adam, uzaktan uzağa korunup kollanarak ama gözetlenmeden hassas bir ilgi görüyordu. Bazı küçük arzuları, sanki masal kahramanlarınca gizlice yerine getirilmiş gibi daha ima ederken gerçekleşiyor ve adam özel teşekkürünü kime ileteceğini bilemiyordu. Örneğin bir akşam, değerli gravürlerden oluşan bir dosyayı karıştırırken, Rembrandt’ın Faust eserine olağanüstü hayran kalmış ve iki gün sonra bunun bir reprodüksiyonunun çerçevelenip çalışma masasının üstündeki duvara asıldığını görmüştü. Bir arkadaşının övdüğü bir kitaptan söz edecek olsa, bu kitabı birkaç gün sonra kütüphanenin bir rafında tesadüf eseri buluyordu. Odası o farkında olmadan isteklerine ve alışkanlıklarına göre şekilleniyordu. Tek tek nelerin değiştiğini çoğunlukla algılamıyordu, ama odanın daha kullanışlı, renkli ve sıcak bir yere dönüştüğünü hissediyordu. Derken, bir gün bir vitrinde hayranlıkla seyrettiği şark işi işlemeli bir örtünün kanepesinin üzerine yayılmış olduğunu ve frambuaz rengi ipekle kaplanan abajurunun daha parlak bir ışık verdiğini fark etmişti. Ortamın havası onu gittikçe daha çok içine çekiyordu. [sf 10]

Bu dizeler belleğinde canlanır canlanmaz buna sihirli bir hızla bütün bir fotoğraf ekleniverdi. Altın sarısı lambanın loş salonda ateş gibi yandığı bir akşam, kadın ona Verlaine’in şiirini okumuştu. Kadının o günde oturuşu gözünün önünde canlandı; lambanın gölgesinde karanlıkta kalmıştı, hem yakın hem uzaktı, sevdiği ve ulaşamadığı kadın; yüreğinin o gün heyecandan nasıl çarptığını bir anda hissetti. Kadının mısraların ahenkli dalgasında titreşen sesi çalındı kulağına, şiirde –yalnızca şiirde bile olsa– “özlem” ve başka dilde ve başkaları için söylenmiş bile olsa- “aşk” deyişini duydu. bu sesin onda nasıl unutulmaz bir yankı bıraktığını düşündü. O sesten, onun sesinden bunları duymak sarhoş ediciydi. Bu şiiri yıllardır nasıl unutmuştu; evde yalnız kaldıkları ve yalnız olmaktan akılları karışınca tehlikeli konuşmalardan kaçıp kitapların tehlikesiz dünyasına sığındıkları; bazen derin duygularını açık itirafının çalılıklarda yanan ışık gibi sözcüklerin ve melodilerin ardına birdenbire parladığı; çılgınca ışıldadığı, itirafın kendi var olmasa da mutluluk verdiği o akşamı nasıl unutmuştu? Bunca zamandır nasıl unutabilmişti? Peki bu kayıp şiir aklına nasıl bir anda gelivermişti? Dizeleri gayriihtiyari içinden okuyup tercüme etti:

Issız eski parkta karlar içinde,
Arıyor geçmiş iki gölge [sf 51]