17 Eylül 2014 Çarşamba

GECEYE ÖVGÜLER Novalis

Yayın Evi: İş Bankası Yayınları
Basım Yılı: 2010
Sayfa Sayısı: 42

Geceye Övgüler, Avrupa'da materyalist tapınmaların yoğunlaştığı 18. yüzyıl sonlarında yazılmış, çağın ruhuna uzak bir metin. Novalis'in, nişanlısı Sophie'nin ölümünün ardından kaleme aldığı bu şiirsel ağıt, gece ve gündüzün kıyası üzerinden kişisel ve evrensel acıları incelikle tasvir ediyor. Metinleri* Almanca aslından çeviren Ahmet Cemal, kitabı önsözünde iyi bir şekilde, şöyle tanımlamış: ' Bu eserinde Novalis, asıl insan zamanı'nı gecede arar; bir ölüm özlemine dönüşen ve aşktan dolayı duyulan acı ise bir yandan yaşamla, bir yandan da öbür dünyayla karşılaştırılır.'

Her ne kadar 'çeviri şiir' nüfuz etmesi emek isteyen bir metin türü olsa da Novalis'in acıyı anlatışındaki güzellikten etkilenmemek olası görünmüyor. Gece konusunda da şairle aynı fikirde olunca yazdıklarından zevk almamak benim için söz konusu değildi, elbette.


Deha, yalnızca düşünce tarihine ait değil, fakat aynı zamanda, dahası her şeyden önce, biyolojik bir olgudur: Bu durumun simgesi olan olağandışı yazgılar, kendilerinden sonra yaşayanlar bağlamında hep en derin ilgiyi uyandırmışlardır. Yakın Alman düşünce tarihinde Hölderlin, Novalis ve Nietzsche, bu yazgıların en soylularıdır. Hölderlin ve Nietzsche, yaşam artık kendileri için olanaksızlaştığında, deliliğe çekilirken, Novalis ölüme çekilir; ancak bu, kendini dehaya çok sıkı ve zorla benimseten, intihar biçiminde bir ölüm değildir; Novalis, kendini bilerek içinden yakar - bu, büyülü, erken gelen, çiçekler açan ve olağanüstü üretken bir ölümdür; çünkü şairin özellikle bu tuhaf sonu, ölümle olan olumlu, büyülü, olağandışı ilişkisi, onun en güçlü etkisine de kaynaklık eder. Bu etki, düşünce yaşamımızın yüzeyinin bize sezdirebileceğinden çok daha derindir.  
[Hermann Hesse]

Hermann Hesse Okumaları esnasında Novalis'in bu kitabını  da okumuştum. Hesse'in satırlarında bu, Romantizm'in en önemli Alman şairinden sık sık bahis açıldığını görmek de ayrıca hoş bir tesadüf oldu.

*Novalis'in bu yazıtına dair bilinen iki metin, Athenäum metni (düzyazı şiir) ve düzeltmelerden sonra yayınlanmış elyazısı metin, Almanca asıllarıyla beraber İş Bankası Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi'nden çıkan kitapta bulunuyor.

16 Eylül 2014 Salı

HAYALPEREST _ Pam Munoz Ryan - Peter Sis

Yayın Evi: İthaki Yayınları
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 384

Bu kitabı alırken, zaman zaman birkaç dizesi aklıma geldiğinde içimi titreten şiirleriyle ezberimde duran, dünyaca ünlü bir şairin çocukluğundan ilham alınarak yazılmış bir hikaye olduğu bilmiyordum.

Neftali Reyes, hayalgücüyle oyunlar oynayan, kelimelere meraklı, okumayı çok seven bir çocuk. Onun tuttuğunu koparan, kuvvetli bir 'erkek' gibi yetişmesini isteyen babası, koruyup gözeten bir üveyannesi, şarkı söyleme hayallerinden vazgeçip çalışmaya başlayan abisi ve bir küçük kız kardeşi var. Neftali'nin küçücük, cılız bedeninin karşısında dağ gibi yükselen babasına duyduğu hayranlık ve korku birbirine karışırken, kalbinin şiirini dile getirebilmek için bir çok badireler geçirecek, sonunda istediği yere varabilecek midir?

Kitapta en çok kuğuların son şarkısını anlatan Göl bölümünü sevdim. Genelde kitabın neresinde çok ağlarsam o kısmını seviyorum zaten.

İthaki Yayınları'ndan çıkan Hayalperest'in boyutu normal kitaplara göre daha geniş, ciltli kitapları sevdiğim için o şekilde bendeki ama ciltsiz olarak da ayrıca baskısı mevcutmuş. İçinde de yer yer, yazı ile aynı koyu yeşil renkte, Peter Sis'e ait çizimler var.

İyi hikayelerin övgüye ihtiyacı olmuyor pek, o sebeple 'Mutlaka okuyun!' derim.




15 Eylül 2014 Pazartesi

24 SAAT AÇIK KİTAPÇININ SIRRI Robin Sloan

Yayın Evi: Trend Yayınevi
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 296


Her ne kadar zaman zaman aralarında istisnalar olduğunu görsem de (bkz. Sahildeki Kafka), iyi edebiyatın tadına varmış tüm okurlar gibi, çoksatanlardan mümkün olduğunca uzak duruyorum. Buna rağmen 24 saat açık bir kitapçı fikri bana Gece Kütüphanesi'ni çağrıştırdığı için bu kitabı aldım, okudum. Peki beğendim mi?

Daha önce grafik tasarım üzerine çalışan Clay Jannon, ekonumik kriz sonucu iş aramak zorunda kalır. Bay Penumbra'nın 24 saat açık kitapçısında gece nöbetini devralacak birine ihtiyaç vardır. Bay Penumbra, Clay'den gelen bütün müşterilerin ayrıntılı bir listesini tutmasını ve dükkanın arka kısmında bulunan eski kitaplara dokunmamasını ister. Bu garip istekler ve geceleri de açık bulunması gereken kitapçı Clay'i hayli meraklandıracak, neler olup bittiğini öğrenmek için elinden geleni yapacaktır.. 



Kitabın üçte ikisi ilgiyle akıp gitti, sonra sırlar dallanıp budaklanmaya başladığında sıkıldım ve yarım bırakmamak için bitirdim. Yeterince sabrınız varsa yeni ve eski dünya arasında gidip gelen, yer yer 'çoksatan' tabirinin hakkını verecek şekilde tatsızlaşan bu kitabı okumanız mümkün ama yine de fazla ısrar etmeye gerek yok diye düşünüyorum.

Kafamı çeviriyorum ve Kat'ın görmemi istediği şeyi görüyorum: küçük masalarda oturmuş düzinelerce insan eğilmiş, bir şekilde Gurme Grotto'dan daha ilginç olduğunu düşündükleri ve aslında varolmayan yerlere telefonlarından bakıyorlar. [sf 65]



14 Eylül 2014 Pazar

ÜSKÜDAR SAHAF FESTİVALİ [3-14 Eylül 2014]


Bu sene ilk defa 'deniz kıyısında bir kitap festivali' düşüncesiyle düzenlenen Üsküdar Sahaf Festivali'nden çok geç haberim oldu maalesef, bununla beraber  kitap deyince akan sular durduğu için bende, koşa koşa gittim tabii. Yeryüzünün en güzel panoramik manzarasına sahip semtinde dalga hışırtıları, adeta ruhu okşayan rüzgâr ve tabii eski kitaplarla dolu tezgahlar, kitaplıklar.. Bunlar festivalin şiirsel yanları ama son günleri gelen festivaldeki kalabalıktan doğru dürüst bir şeye bakamadım diyebilirim. 

İtiraf etmeliyim ki, festivale kitap almak için gitmedim, Sandık Odası bu haldeyken yenilerini eklemem ayıp artık. Ortamı görmek, biraz fotoğraf çekmek ve kitapları karıştırmak istiyordum, sanırım emelime de ulaştım. :) Alışveriş için gitmesem de hiç almamak olmazdı elbette. 

George Sand'ın özyaşam öyküsü Hayatım ve Akba polisiyelerinden Ölüm Sırası benimle eve gelen kitaplarım oldu, tanesi 5 tl ydi. Ayrıca 3 adedi 10 tl tezgahlar da gördüm ki gayet uygunlardı.

İlk defa yapıldığı için yoğun bir sahaf katılımı yoktu, festival alanı tıklım tıkış kitaplarla doluydu diyemeyeceğim. Birkaç sahafta efemeralar, çizgiromanlar da vardı ama minyatür şekilde.

Sahafların büyük çoğunluğu artık diğer İstanbul festivali için, zihnen Beyoğlu'na göç etmiş gibiydi ama canayakın ve güleryüzlüydüler. Bu arada Üsküdar Sahaf  Festivalini kaçıranlar için güzel bir haber; Beyoğlu Sahaf Festivali 17 Eylül'de başlıyor ve 7 Ekim'e kadar devam edecek.

Fazla uzatmadan Gece Kütüphanesi'nin ruhuna yakışır fotoğraflarla sizi başbaşa bırakıyorum..








13 Eylül 2014 Cumartesi

KARADUYGUN Sema Kaygusuz

Yayın Evi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 212

Sema Kaygusuz okumak istiyordum, hangi kitabından başlayacağım konusunda bir fikrim yoktu. Birhan Keskin'in şiirlerini severim, onun ekseni üzerinden yazdığı romanı okuyayım dedim. Şair bir kadının hayatına dair yazdıkları muhakkak ilginç olsa gerekti. Adının tanıdık bir hisse işaret etmesi, kapağının şahaneliği* de yeterdi.

Şiirsel bir anlatımı olan kitabı tanımlamak zor. Sadece keyif alarak okuduğumu ve yazarın diğer kitaplarına karşı bir merak uyandırdığını söyleyebilirim. 

Ölümü îmâ eden bu karanlık imkansızlık.. [sf 11]

Halbuki Birhan asla dürtülmemelidir. Her gün başka bir kafayla kendiliğinden uyanması gerek. Uykunun gözlerden çekildiği o baygın anların muğlaklığında, kendisi yontmalıdır kendi kafasını. [sf 33]


Tezgaha serdiği mavi kumaşın üstüne Bora'nın ölçülerine göre kestiği pelür kalıpları iğneler. Kumaştan az fire vermek için olabildiğince özenli davranıyordur. O sırada başka bir boyuta geçmiştir Helin. Pelür kalıpların şeklini kuru sabunla kumaşa çizerken gövdesi birdenbire hüner halesiyle kaplanır. Ellerinde yüzyıllık bir ezber vardır sanki. Aynı zamanda ilk kez kumaş biçiyormuşcasına tedirgin, kadifenin ilmeklerine karışır. Herkesten, herşeyden daha yavaştır şimdi. Saplantılı bir dikkatle kumaşa odaklanmıştır. Yeryüzündeki bütün zanaatkârların sarmal zamanına sıçramış, hızla akıp geçen dakikaları dışarıda bırakmıştır. [sf 41]


Hayvanla insanın birbirine en çok benzedikleri an, acıyla haykırdıkları andı. [sf 51]


Acıyı anlatmak kolay değil. İster istemez kekeliyor insan. Acının simiyle parıldamak bir yana, insanın kendisini acıyla önemsetmesi midemi bulandırıyor. Daha yüzündeki çizgilerden ruhunu görmeye fırsat vermeden ağrısını bir çırpıda anlatabilenlerden bu yüzden kaçıyorum. [sf 77]


Has acıyı çeken biri, hayattaki hiçbir şeyi somut olarak kavrayamamayı kabullenmişse de hayattaki herşeyi iliklerine kadar sezinleme lanetiyle sessizce ağrıyordur. [sf 78]


*Kapak tasarımı Ahmet Coka'ya ait. 

12 Eylül 2014 Cuma

KAMBUR Şule Gürbüz

Yayın Evi: İletişim Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 92

Kitap ilginç ama Şule Gürbüz'ün röportajlarında betimlediği 'saray saatçisi kadın' çok daha enteresan. Kambur'u 18 yaşındayken yazmış. Bir ilk metin olarak gerçekten iyi olduğunu söyleyebilirim. Baş karakter (Kambur) dahilinde, içinde bir olay akışından ziyade düşünceler var. Diğer kitaplarını da okumak istiyorum.

Hala isteyebildiğim bir şeylerin bulunması,içimde böyle şeyler saklayabilmem hoşuma gidiyordu. [sf 13]

Sanırım yaşayabilmenin bir yolu da, kötü alışkanlık denilip yaka silkilen şeylerden kendinize uygun olan birine saplanmak, bir şeyin tiryakisi olmaktır. Yaşamınızı kolaylaştırdığı gibi ölümünüzü de yakınlaştırır. Başkalarını da alıştırabilme gibi bir eğlencesi; alışmamakta direneni, dolaylı yoldan zehirlemenin oyalamasıdır. [sf 25]

Aslında şunu söylemem gerekiyor: hani bazı filmlerde kadın oyuncu beyaz, ipek bir sabahlık giyer ve erkek yaklaşınca, o sabahlık görevini tamamlayıp usulca yere düşer ya- işte, ben o kadın değil; o sabahlık olmak istiyorum. [sf 91]


11 Eylül 2014 Perşembe

SHARPE INVESTİGATİONS: DEATH ON THE SEINE [8/2014]


Saklı obje ve zaman planlama oyunlarında belli başlı, kaliteli birkaç oyun geliştiricisi var, onların haricindekiler ise taklitten ibaret. Ortalık oyundan yıkılıyor ama çoğu çöp maalesef. 

Artık oyuna göz attığımda bu kesin Game House dediğim çok oluyor, renkleri öyle canlı ve güzel, çizimleri son derece detaylı ve hayalgücü yüksek olunca hemen farkediliyorlar.

Game House'un çok sevdiğim serileri var: Emily, Royal Envoy ve Women's Murder Club. Sharpe Investigations : Death on the Seine, bir parça Women's Murder Club oyunlarını andırıyor diyebilirim. Ama maalesef çok çabuk bitti, ya da hızlı mı oynadım acaba? :)

Olayın bir hikaye dahilinde ilerlemesini seviyorum ama bu hikaye kısımlarına 'skip' tuşunu eklemeleri de ayrıca hoş, tabii. 

Genelde Kasım ayında yeni Mystery Case Files çıkar ama en son Fate's Carnival artık seri kendini tekrar ettiği için hayli sıkıcıydı, o sebeple yenisini bekleme hevesim kalmadı. Bu arada Paris, Seine nehri yakınlarında geçen Sharpe Investigations iyi bir alternatif oldu diyebilirim. 

Saklı obje ve zaman planlama oyunlarında sizin de böyle favorileriniz veya favori 
serileriniz var mı? Benimle paylaşırsanız çok sevinirim. Sevgiler.

BİBLİO



9 Eylül 2014 Salı

İNTİBÂH Nâmık Kemâl

Yayın Evi: Şule Yayınları
Basım Yılı: Ekim 2013
Sayfa Sayısı: 143

Varlıklı bir ailenin oğlu, toy bir genç olan Ali Bey, Çamlıca korusunda gezerken eğlence olsun diye bir arabaya işaret eder. Arabada, sefahat alemlerinde dillere düşmüş genç ve güzel Mahpeyker vardır. Maypeyker, şöhretinden bîhaber ama güzelliğine hayran olan bu genci türlü oyunlarla kendine bağlar ve bir süre mutluluk içinde yaşarlar. Ali Bey'in tesadüf sonucu, sevdiği kadının gerçek hayatını öğrenmesi, felaketlerle dolu bir sonun başlangıcı olacaktır..

Fransız Edebiyâtının romantik yazarlarına hayranlık duyan Nâmık Kemâl'in, kendi romanlarında da benzeri bir atmosfer kurmaya gayret göstermiş olduğu bilhassa bu kitaptan anlaşılıyor diyebilirim. İntibâh, ilk edebi romanımız olarak deneysel bir anlam taşıyor, bunu göz önüne alarak değerlendirmek gerek ama bu, karakterlerin alabildiğine saf veya akıl almayacak kadar kötü olabildiği gerçeğini değiştirmiyor. Bu keskin hatlar, her ne kadar roman boyunca kişiler psikolojik değişimler geçirerek farklı ruh hallerine bürünebilseler de göze batıyor, hatta 'Bu kadar da olmaz!' dedirtiyor.

Romanı okuduğum sıralarda, bir yerde, Nâmık Kemâl'in Divân Edebiyatı'na karşı duruşundan bahseden bir yazı gördüm. Birkaçı hariç tüm şiirlerini aruz vezniyle yazan bir adam, klasik edebiyata ne kadar karşı olabilir, orası biraz ihtilaflı ama İntibâh üzerinden konuşursak, gayet ağdalı cümleler, tumturaklı kelimeler kullandığını söyleyebilirim. Biraz kökenbilimden anlayan birinin dahi, bugün manasını çıkarmakta zorlanacağı bir dili var. Yine de İntibâhı günümüz Türkçesi'ne uyarlanmamış haliyle okuduğum için memnunum, eski ama derin manalar taşıyan kelimelerimizi seviyorum.  

Şule Yayınları'ndan çıkan kitabın sonunda güzelce bir sözlük de bulunuyor. Nasıl bir heyecanla başladıysam, bitirdiğimde farkettim böyle bir ek olduğunu, okurken defalarca kelime aradığıma biraz hayıflandım.

Kısa söylemek gerekirse; romanın trajedi dozu biraz abartılmış olduğu için arada fenalıklar geçirtse de, iyi bir okuma serüveniydi.

7 Eylül 2014 Pazar

TİK TOK'UN ÇAY PARTİSİ (Peri Masalları)


Henüz birilerinin bana kitap okuduğu dönemde (5 yaş öncesi) bu kitabı çok severdim. O kadar çok okunmaktan biraz lime lime olduğu için maalesef kapağı şu an yok ama koyu sarı renkte canlı tasarımını hatırlıyorum ve kitabın adının da Tik Tok'un Çay Partisi olduğunu sanıyorum.

Bu avuç içi kadar minik kitapta birbirinden güzel peri masalları var. Aksi Merkep, Sihirli Bebek, Süslü Muhafız, Kibirli Yoksul kitabın elimde kalan kısmında bulunan masallar. Hangi ülkeye ait olduğunu ve yazarının kim olduğu bilebilmeyi çok isterdim. 

Belki bu yazıyı okuyanlar arasında bu kitabı bilen ve hatta sahip olan birileri vardır, bana yazarsa çok sevinirim. Yazarını hatırlasam sahaflardan bulabilirdim belki. O kadar çok aradım, kitapta geçen tüm isimleri Türkçe ve İngilizce olarak didik didik ettim ama hiçbir izine rastlayamadım internette.

Kitaptaki en güzel hikayenin Tik Tok'un Çay Partisi olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Ustası yanında yokken sihirli bir çay partisi vermeye çalışan zavallı Tik Tok'un başına gelenler, kabarıp taşan reçeller, başından aşağı kaynar su boşaltan demlikler filan çok eğlenceliydi. Sihirli Bebek'de Mollie tepenin yamacında kralın daveti için mantarlardan koltuk ve masalar  yetiştiren sihirbazın yanına gittiğinde, adamın onun topraktan bittiğini sanıp, 'Ben mantar yetiştiriyorum, küçük bir kız istemedim, nerden çıktın sen?' diye bağırması, Prenses'i cadılardan korumak için aniden canlanan korkuluk, oyuncak kutusundaki tahta muhafızın masalı ve diğerleri..

Şahane duygular ve hatıralarla geçen  Çocukluk Okumaları'mıza ilave olarak bu kitabımı da okumuş oldum. Yakın zamanda bu güzel zamanları tekrarlayabilmeyi umuyorum.

Not: Uzun aramaların sonunda kitabın Enid Blyton'a ait olduğunu öğrenerek çok şaşırdım.
Eight O'clock Tales kitabındaki hikayelerden bir kısmı Türkçe'ye çevrilmiş ve bizim bu minik kitap basılmış. Halen Türkçe basımına dair bir iz bulamadım ama en azından tamamen muğlak değil artık. 

Tahta Oyuncak aynada kendisini süzdü. 'Çok, çok teşekkür ederim. Burnum ne iyi oldu. Şimdi bir de boyam olsaydı eski halime dönerdim. Evet üniformamın boyanması lazım.'
Cüce neşeli neşeli gülüyordu. sonra 'Boya mı?' diye sordu. 'Boya işi kolay. Dünyanın en iyi boyası bu ormanda yapılır. Çünkü boyacı perileri burada çalışırlar.'
'Boyacı perileri mi?' Tahta Oyuncak şaşırmıştı.
'Tabii, bahar gelince çiçekleri boyarlar. Hem bu boyalar en iyi cinstir. Yağmurda da çıkmaz. Şimdiye kadar yağmurda rengi akan bir çiçek gördün mü?' [Süslü Muhafız, sf 121]

Yolda Orman Cücesi, 'Şimdiye kadar sormayı unutmuştum.' dedi. Senin adın nedir?'
Oyuncak Saray Muhafızı şaşırdı. 'Adım mı? Benim bir adım yok.'
'Vah vah. Bir ismin olmalıydı. Bu hiç sevilmemiş olduğunu gösterir. O küçük kız seni sevseydi bir isim takardı.' [Süslü Muhafız, sf 127]

3 Eylül 2014 Çarşamba

VATAN YAHUT SİLİSTRE & ZAVALLI ÇOCUK Nâmık Kemâl

Yayın Evi: Şule Yayınları
Basım Yılı: Ocak 2011
Sayfa Sayısı: 188

Tanzimat Okumalarımızın ilkini Eylül ayında yapmıştık. Eserlerini okuyacağımız yazar Türk Edebiyâtı'nın ilklerle müsemma, önemli kalemlerinden Nâmık Kemâl idi.

Nâmık Kemâl'in kitaplarını almak istediğimde, birçok yayınevi tarafından baskıları yapıldığı için tereddütte kaldım. Şule Yayınları'nın daha önce kitaplarını okumuştum, edebiyata gönül vermiş bir ekibe sahip olduklarını biliyordum, İntibah ve Vatan Yahut Silistre'yi oradan seçtim. Deniz'e sorduğumda İlya Yayınevi'ne ait Türk Klasiklerinin iyi olduğunu söylemişti, bu sebeple Cezmi'yi de İlya'dan denemek istedim. Gülnihal'i ise önceden bilmediğim bir yayınevinden aldım, sadece bir fikrim olması için okuyacağımdan çok önemli değildi, sonra Cezmi ile boyutları da uyuyordu, kütüphanede yanyana fena durmayacaklardı. :))

Vatan yahut Silistre, 1853 yılında Osmanlı-Rus savaşına gönüllü olarak katılıp Silistre kalesini savunmaya giden İslam Bey ile onun hasretine dayanamayarak ardına düşen Zekiye'nin yaşadıklarını Kırım Savaşı üzerinden anlatan, yazarın ilk tiyatro oyunu. Zekiye erkek kılığında orduda görev yaparken, İslam Bey yaralandığında onu elleriyle iyileştirir. Sonra birlikte düşman cephanesini ateşlerler ve bu kahramanca hareketleriyle zafer kazanılır. Bu esnada Zekiye'nin komutanı, yıllar önce kaybettiği babası çıkar ve mutlu sonla oyun biter. 

Türk tiyatrosunda, Nâmık Kemâl'in Vatan Yahut Silistre'si, sahnelenen ilk oyun olmasının yanısıra, yazarını sürgüne gönderecek kadar siyasi karışıklıklara sebebiyet vermesi dolayısıyla da önemli.

Bu baskıdaki ikinci oyun; Zavallı Çocuk, Halil Bey'in kızı Şefika ile küçüklükten yanına alıp yetiştirdiği yiğeni Atâ'nın acı sergüzeştini anlatıyor. Şefika yeni yeni gençkızlığa adım atarken içinde Atâ'ya karşı derin duygular uyanmaktadır. Atâ da gençkıza karşı boş değildir. O esnada civar paşalardan biri Şefika'yı eş olarak ister. Halil Bey, kızını yiğenine vermeyi daha münasip görürken, hanımının ısrarı ile paşaya nikahlar. Şefika, annesinin anlattıklarına göre, babasının borçlarını ödeyecek olan bu adamla evlenmeyi kabul eder fakat bedeni bu üzüntüye dayanamaz, daha yeni evine geçmeden hastalanır, verem olur, yataklara düşer. Atâ onun ölüm döşeğinde olduğunu öğrenince çılgına döner ve bütün kederlerine son verecek bir karar verir..

Nâmık Kemâl'in o dönem yeni yeni çevrilmeye başlanan William Shakespeare ve Victor Hugo eserlerinden etkilenerek oyunlar yazdığını bu okumamız esnasında öğrendim, Zavallı Çocuk'ta da özellikle Romeo ve Juliet'ten bir sahneye çok benzeyen pasajlar vardı.

Onun oyun ve romanlarının yaşadığı döneme göre değerlendirildiğinde daha fazla kıymet kazandığını söylemek mümkün, ilkleri gerçekleştirmesi açısından da farklı bir yazar. Mesela Zavallı Çocuk'taki 'veremden ölen aşık genç' teması, daha sonra birçok Türk yazarı tarafından sıklıkla kullanılmış. Ayrıca eserlerindeki karakterler üzerinden iyilik kadar kötülüğe de yer vermesi, bu iki mefhum arasındaki gelgitleri işlemesi dolayısıyla da kendinden önce yazan nesilden farklı olduğu söyleniyor, tabii bunun derecesini ölçebilmek için öncesini de iyice bir incelemek lâzım.

Her ne kadar istemeden de olsa Edebi Metinler kitabından bir parça gibi oldu bu yazı. İlk Tanzimât Okumalarımız vesilesiyle öğrendiklerimden bir kısmını da not düşmüş oldum böylece. Ne kadarını okumaya sabredebildiniz, bilmek isterdim. :)