11 Kasım 2016 Cuma

BA Birhan Keskin

Yayın Evi: Metis Yayınları
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 47

Bu kitaptaki şiirlerin her birine bir, Şubat'a üç kalp. 💓💓💓
Penguen II, keza.
Birhan Keskin'in en iyi şiirlerinden mürekkep, 'dilinde yarım bir hece gibi kalmış' Ba.

Sana sarılmış kalmış ilk günüm ben. Böyle demişim o gün 
bugün öyle diyor. 
(...)
İçimde bir parça; ne kopuyor, ne ölüyor.  [SHE LEFT HOME, sf 9]  

Dünyanın bir yerinde, burada, 
bir göl öylece duruyor. 
Mavi eflatun bir sabah 
Dünyanın bir yerinde 
Kendini yavaş yavaş kuruyor.  [Ferah Âyini, sf 25]

Mutfakta çayın sesi demlenir
Sabah, benim sesimden sonbahar
Senin sesinde bir çocuk
Ev mutludur halinden, pötikarelenir. [Evin Halleri, sf 30]

Aşk ve maraz, ihanet ve yara, ömür ve hafıza; dünyada bulunmanın bahaneleri, dünyada bulunmanın halleridir. işte bunlar üstüne düşünüyorum, kaç zamandır, burada, bu dingin bahçede, bu sessiz odalarda. “Sana gelmek için ağrımı uyandırmaya çalıştım ama olmuyor. Mayalanmış o, mantarlanmış, beni bilmiyor.” Çok zamandır bunlar: Sessiz ayaklarım, sessiz konuşmalarım, sessizlikten neredeyse unuttuğum nefeslerim, iççekişlerim. Ellerim, çiçekler, bahçe. Burada, Kırklar’da bu sakinlikte. [Dümen Suyu, sf 46] 

 

10 Kasım 2016 Perşembe

KİM BAĞIŞLAYACAK BENİ Birhan Keskin

Yayın Evi: MetisYayınları
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 175

Şair, imgelerini kelimelere dökerek bir şiir kurar, muhayyilesi hayal aleminizde karşılık buluyorsa seversiniz. Çok da anlatılacak bir tarafı olduğunu düşünmüyorum, şiirin ve hangi şiiri neden sevdiğinizin.

Birhan Keskin'in Ba'ya kadar yayınladığı, ilk beş kitabındaki şiirlerin tamamı Kim Bağışlayacak Beni'de toplanıyor:

Delilirikler, Bakarsın Üzgün Dönerim, Cinayet Kışı, Yirmi Lak Tablet, Yeryüzü Halleri.

Bu haliyle hayli hacimli bir kitap. İlk şiir Zümrüdüanka, en sevdiğim dizelerinden biriyle başlıyor;

Serin bir rüyanın hatırınadır,
çektiğim dünya ağrısı. [sf 13]

Ve kitabın neredeyse her sayfasında altını çizdiğim dizeler, çoğunu kalplediğim şiirler var. Bir de Zaman bu kitabın içinde. 💓

bu yüzsüz çağda, sen içimde duruyorsun büsbütün. [Tırtıl, sf 17]

Kar havası gibisin dışarda
içimde elmanın dişlenişi... [Avlu, sf 31] 

Aksın, içimde siyah bir zehir gibi, dolanan keder
unuttuğum, unutmaya çalıştığım ne varsa
bende durmasın. [Enstrümantal, sf 47]

Arasam
bir not bırakırım ancak
gülüşümü unuttuğun aralıktan
aramasam 
bir çocuk kanar yatağımdan [Aralıklar II, 174]




7 Kasım 2016 Pazartesi

BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU Stefan Zweig

Yayın Evi: İş Bankası Kültür Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 68

Öncesi ve sonrasında çok hikaye okudum ama Zweig'in bu öyküsü hep okuduğum en acı aşk hikayesi olarak kaldı kalbimde. Bazı hikayeler o kadar güzeldir ki anlatamazsınız, anlatmak da istemezsiniz.

Onu farklı kılan, salt bir karşılıksız aşk hikayesinden daha fazlası; yoğunluğu, acımasızlığı, son derece tutkulu duygularla örülmüş bir hikaye olmasına karşın, o bizim bildiğimiz 'arabesk' duygusallıktan tamamen uzak olması. Acının, kendini adamanın bir feragat yükü değil, başka türlüsü elinden gelmeyen bir şey olduğunu anlatması. Aşkına karşılık görememek veya onunla birlikte olamamaktan daha çok can yakan şeyler..

Stefan Zweig'i ilk kez kütüphaneden aldığım MEB baskılı Hikayeler I kitabında okumuştum. O kitabı iki sene aradım sonra, 2005 yazında çok sıcak bir Haziran günü Akmar'ın üst katında bulduğumda ne kadar çok sevindiğimi hatırlıyorum.

Bugünlerde, İş Bankası Modern Klasikler dizisinde, Zweig'in hikayelerini şahane kapaklarla tek tek yeniden yayınlıyor. Dizi içinde başka birçok harika yazar ve roman da var, hepsini okuyabilsem ne güzel olur diye hevesleniyorum.

Dışarıya o kadar acele fırlamıştım ki, holde neredeyse uşağın Johann’la çarpışacaktım. Johann ürkerek hemen kenara çekildi, beni dışarıya bırakmak için dairenin kapısını açtı ve işte oracıkta –oradaki bir saniyede, duyuyor musun? Gözlerim yaşlarla dolu ona, yaşlanmış olan adama baktığımda, bakışlarında birdenbire bir ışık çaktı. O tek bir saniyede, anlıyor musun? O tek bir saniyede çocukluğumdan beri beni görmemiş olan yaşlı adam, beni tanımıştı. [sf 52]

5 Kasım 2016 Cumartesi

İNSAN NEYLE YAŞAR? Lev Tolstoy

Yayın Evi: İş Bankası Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 86

Tolstoy okumayalı bir hayli zaman olmuş. Aslında romanlarını, hikayelerini severim ama ilkgençlik dönemimde okuduğumda Dostoyevski kitapları daha bir büyülemişti beni, Tolstoy'un ise en meşhur kitaplarından bir kısmını okuyup bırakmıştım. İnsan Neyle Yaşar?, yazarın eşsiz anlatımını tekrar anımsayıp kalan kitapları için heveslenmeme neden oldu.

Kitapta altı hikaye bulunuyor; İnsan Neyle Yaşar?, Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zaptedemez, Mum, Kızlar Büyüklerden Akıllıymış, İnsana Çok Toprak Gerekir mi?, İlyas. 

Hepsinde ahlaki dersler bulunan, tartışmasız çok güzel hikayelerden en beğendiklerim; İnsan Neyle Yaşar?, İnsana Çok Toprak Gerekir mi? ve İlyas, oldu. 

İnsan Neyle Yaşar? listemdeydi ama daha zamanı vardı. Enteresan bir şekilde adeta zorla öne çekip, okuttu kendini. Kitapyurdundan alışveriş yaparken sepete hediye gibi eklenebiliyor olduğunu görünce fazla düşünmeden ekledim. Ancak gelen kitap öyle fenaydı ki, şimdi adını hatırlamadığım bir yayınevi basmış, kapağa yazarın adı Tolsyoy olarak yazılmış v.s. Bu hikayeleri öyle özensiz bir baskıdan okumanın haksızlık olacağını düşünerek kitabı okumadan birine verdim ve merakım iyice uyanmış olduğu için de kalitesinden emin olduğum İş Bankası'nın çevirisini aldım bir sonraki siparişimde. İyi ki de öyle yapmışım. :)

4 Kasım 2016 Cuma

YÜZYILLIK YALNIZLIK Gabriel García Márquez

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 461

Edebiyata biraz aşina olup Márquez'i bilmeyen yoktur sanırım. Sürekli karşıma çıkıyor, listelerime ekleniyordu fakat okumaya bir türlü sıra gelmemişti. En bilinen kitabı Yüzyıllık Yalnızlık, yazarın okuduğum ilk romanı oldu.

Önce üçte birini okudum, biraz ara verip tekrar kitaba döndüğümde karakterleri neredeyse tamamen unuttuğumu farkettim, en baştan yeniden okumaya başladım, yine de ilk sayfadaki aile ağacına sık sık göz atmam gerekti. Gabriel García Márquez'in romanı çok katmanlı, bir şenlik havasında onlarca karakter ve herbirinin ayrı hikayesini içeren, zengin bir eser. Yazarı okumaya başlamak için kesinlikle doğru bir seçim değil. Onun diline ve kurgusundaki yoğunluğa alışmak için önce daha sade birkaç romanını okumak lazım, belki. 

Latin Amerika edebiyatının büyülü gerçekçilik kabuğu altında; kalabalık aileler, sıfırdan kurulan Macondo medeniyeti, isyanlar, aşklar, tehlikeli tutkular, kocakarı ilaçları, yemekler v.b. hayata dair şeyler arasında çılgın bir hızla ilerleyen Yüzyıllık Yalnızlık, en başında biraz başımı döndürse de okudukça tadına vardığım ve son sayfasını beğeniyle kapattığım bir roman benim için.



3 Kasım 2016 Perşembe

AZLA MUTLU OLMAK Francine Jay

Yayın Evi: Aganta Kitap
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 203

Nedense bu aralar peşpeşe ev ve hayat düzeni üzerine kitaplar okuyorum. Marie Kondo'nun kitabından sonra Azla Mutlu Olmak'ı bitirdim, şimdi bir üçüncüsünü okuyorum (Mutluluk Projesi: Ev), dördüncüsü de sırada (Mutluluğun Mimarisi).

Aslında bu kitaplarda anlatılan düzeni yıllardır korumaya çalıştığım için, beni hayrete düşüren veya etkileyen pek fazla şey olmuyor ama yine de yeni düzenlemeler için motive eder hallerini seviyorum. Her birinden birkaç işe yarar öneri de çıkıyor, nihayetinde.

Derle, Topla, Rahatla kitabından katlama teknikleri yanıma kâr kalmıştı. Bu kitapta da yazarın, hatırası olan ama zevkimize uymayan/işimize yaramayan hediyeleri sonsuza kadar saklama zorunluluğumuzun olmadığı, hediyeyi veren kişinin bizi mutlu etmek için bunu yaptığı, dolayısıyla ona kullandığımızı gösterdikten ya da fotoğrafladıktan sonra daha çok işine yarayabilecek birine verebileceğimiz gibi bir önerisi var. Gerçekten önemli olan nesne değil, onun veriliş amacı, o duygu. Yine dağıtıyordum ama biraz suçluluk hissediyordum açıkçası, o yüzden bunu okumak iyi geldi. :)

Sonra yüzeyleri boş tutmaya dair; birkaç nesneyi bıraktığımız bir yüzeyin (masa, tezgah v.b.) diğer nesneleri nasıl mıknatıs gibi çektiğine ve ortalığın kolayca dağıldığına dair paragraflar var ki çok doğru.

17 yaşındayken gittiğim resim kursundan birkaç defter vardı mesela elimde, içinde karakalem çalışmalarım olan. Neredeyse her sayfanın ayrı bir güne dair hatıralarla dolu olduğu defterler.. Resim kursu iki otobüs değiştirerek gittiğim, evden bir saat uzaklıkta bir yerdi, en yakın arkadaşlarımdan biriyle buluşuyorduk, kahve içtiğimiz, kütüphaneye uğrayıp kitaplarımızı değiştirdiğimiz sabahlar, kurstaki berbat hoca ve bir ikisi hariç ürkütücü, tuhaf insanlar arasında kendi kafamızı yaşadığımız saatler v.b. Bunların hepsi sanki o çizimlerin içinde saklı gibiydi ve aradan uzun zaman geçmesine karşın bir türlü o defterleri atamıyordum.Bu kitabı okurken, 'içinden önemli olanı seç, gerisini yoket' mantığıyla en anlamlı bulduğum iki çizimi kopardım ve defterler gitti, rahatladım. Hepsini veremiyorsan, önemli olan küçük bir parçayı ayırmak, yine de güzel bir şey.

Dolapta uzun zamandır duran birkaç ahşap kutu da boyandı, cilalandı, hediye edildi, yine bu okuma esnasında. Öylece bekleyen nesnelerin değerlendiğini görmek, o tamamlama-bitirme hissi şahane bir şey. 

Kitapta 'sahip olmadan tadını çıkarmak' önerisi de çok yerindeydi bence, örneğin bir fincan kapuçino içmek için, kocaman bir kahve makinasına ihtiyaç duymadığımız gerçeği gibi. Arada sırada gider ve onu güzel yapan bir yerde içersin, hepsi bu. 

Bütün bunların ötesinde, bir şey satın alırken gerçekten gerekli olup olmadığını birkaç defa düşünmek de işe yarıyor. Bir yandan boşaltırken, diğer taraftan doluyorsa bir anlamı kalmıyor çünkü.

Düzenleyip azaltırken, kendime müsamaha tanıdığım üç kategori var; kitaplar, momijilerim ve kırtasiye malzemelerim. Kitaplar ve kırtasiyeleri de zaman zaman ayırıyorum, yine de onlar içinde saklamak istediklerim, gitmesine müsaade edebileceklerimden fazla. Herkesin kendi zevkine göre bu müsamaha alanları değişebilir diye düşünüyorum ama tabii kategori sayısını ve içeriği abartmadan.

Azla Mutlu Olmak, zevkle okuduğum, belli ölçüde faydasını da gördüğüm bir kitap oldu benim için.

Pekala, bunu, şunu ve diğer şeyi satın aldık. Havalara uçuyor olmamız gerekir, değil mi? Çoğumuz için yanıt 'hayır'. Gerçekte çoğunlukla tam tersi doğrudur: Bu nesnelerin çoğu -ve boş vaatleri- yavaş yavaş cebimizdeki parayı, ilişkilerimizin büyüsünü ve hayatımızdaki mutluluğu emer. [sf  11]

Gözden ırak eşyalar bile (ister salon çekmecesinde, ister bodrumda, isterse de şehrin diğer yakasındaki bir depoda olsunlar) zihnimizin bir yerlerinde kalmaya devam ederler. [sf 32]

William Morris'in şu sözü, benim en sevdiğim minimalist alıntılardan biridir: 'Yararlı olduğunu bilmediğiniz ya da güzel olduğuna inanmadığınız hiçbirşeyi evinizde tutmayın.' [sf 39]

1 Kasım 2016 Salı

THEO'YA MEKTUPLAR Vincent Van Gogh

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: Mayıs 2012
Sayfa Sayısı: 251

Vincent Van Gogh'un kardeşine yazdığı mektuplardan oluşan bu kitabı almayı düşündüğüm sıralarda İstanbul Modern'de Van Gogh Alive etkinliği vardı. Karanlıkta, ressamın eserleri ve sözlerinin duvarlara, sütunlara yansıtıldığı ilginç atmosferin duygusal etkisiyle kitabı daha bir merak etmiştim.

Van Gogh'un hayatının hastalık ve sefalet içinde geçtiğini biliyor ve bu açıdan kasvetli bir okuma bekliyordum ama yine de mektuplarda bunun dışında bir tatsızlık vardı sanki. Çeviri dilinin zayıflığı ve bazı atlanan yerler olabilir bunun sebebi. Kitap, çok uzun süre elimde süründü, arasıra birkaç mektup okudum, sonunda kendimi zorlayarak bitirdim.

İçtenlikle yaşayabildiğimiz sürece herşeyimiz iyi olacaktır. Başımızdan gerçek acıların geçeceği, büyük düş kırıklıklarına uğrayacağımız, büyük bir olasılıkla birçok kötü suç işleyeceğimiz, yanlış işler yapacağımız her ne kadar kesinse bile… Yine kesin olan bir şey var ki ateşli ve cesur olmak yapabileceğimiz tüm hatalara karşın dar kafalı ve aşırı temkinli olmaktan iyidir.
Birçok şeyi çok sevmek de iyi bir şey çünkü insana güç kazandıran budur. Çok seven kişi çok da çalışır ve çok şey başarabilir, sevgiyle yapılmış bir iş iyi yapılmıştır. Gerçekten anlam taşıyacak az söz söylemek, kuru gürültüden başka bir şey olmayan, kolay söylendiği kadar yararsız olan bir araba laf etmekten daha iyidir.

 (...)

Bunları bir an önce yapmak akıllıca bir şey, çünkü yaşam kısa, zaman çabuk geçiyor. İnsan bir tek konuda tam anlamıyla ustalaşırsa ve o tek konuyu çok iyi anlamışsa, fazladan daha birçok şeyi de derinden kavrayacak, anlayabilecektir. [sf 33] 

Çalışan bir adam için otuz yaş, yaşamında bir istikrar döneminin tam başladığı yaştır, insan kendini genç ve enerji dolu hisseder.
Ama, aynı zamanda, yaşamın bir evresi de sona ermiştir. Bu, bazı şeylerin artık hiçbir zaman geri gelmeyeceğini düşündürdüğünden melankoliye sürüklüyor insanı. Belirli bir pişmanlık duymak da saçma bir duygusallık değil aslında. Evet, birçok şey gerçekten de otuz yaşında başlıyor, o yaşta her şeyin bitmiş olduğu da doğru değil. Ancak, yaşamın veremeyeceğini anladığı birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş oluyor kişi; üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada. [sf 102]


İyi bir yaz etkisi uyandıracak bir resim olabilir bu. Yazı anlatmak kolay değil bence; genellikle, hiç değilse çoğu kez, yaz etkisine sebep olmak ya olanaksız ya sonuç çirkin oluyor, en azından bana öyle geliyor.
Demek istediğim şu ki, öteki mevsimlerin kendilerine özgü etkileri kadar zengin ama aynı zamanda yalın ve güzel görünüşlü bir yaz güneşi etkisi bulabilmek, resme dökebilmek kolay değil.
İlkbahar, taze, körpe yeşil mısır yaprakları ve pembe elma çiçekleridir. 
Güz, sarı yapraklarla menekşemsi tonların birbirine karşıtlığıdır.
Kış, beyaz kar üzerine çizilmiş, siyah siluetlerdir.
Ama, eğer yaz, mısırların altınsı bronzundaki turuncu öğesinin mavilere karşıtlığı ise, o zaman insan, mevsimlerin kendilerine özgü havasını, tamamlayıcı renklerin her birinin birbirleriyle olan karşıtlığını kullanarak anlatabilir. [sf 133]

Bir akşam, bomboş deniz kıyısı boyunca yürüyüşe çıktım. Neşeli değildi ama kederli de değildi, yalnızca çok güzeldi. Gökyüzünün derin mavisi üstünde benek-benek bulutlar vardı -kimisi, yoğun kobaltın temel mavisinden daha koyu bir mavi, kimisi de, Samanyolu’nun ak mavisini andıran daha açık maviydi. Bu mavi derinlikte yıldızlar ışıl ışıldı; yeşilimsi, sarı, beyaz, pembe, yıldızlar bizim orada olduğundan, hatta Paris’te olduğundan daha parlak, daha bir mücevher gibi yanıp sönüyorlardı: sanki opaller, zümrütler, yakutlar, safirler saçılmıştı gökyüzüne.
Deniz ise çok derin bir lacivertti -kıyı, biraz eflatun, biraz koyu pas ya da kuru yaprak rengi bana sorarsan, kum tepeciklerinin (aşağı yukarı altı metre var bunların yüksekliği) üstünde ise Prusya mavisi birtakım çalılar… Yarım sayfalık desenlerin yanı sıra bir de büyük boy desen çizdim. [sf 183]

25 Ekim 2016 Salı

TUHAFLIKLAR ASANSÖRÜ Ayşe Sevim

Yayın Evi: Profil Çocuk
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 128

Okul dönüşü yakınından geçtiği otelin pencerelerinin birinden önüne bir kağıt düşen Şaban, kağıtta yazan notla yardım isteyen biri olduğunu anlayınca hemen içeri girer. Lobide onu upuzun bir battaniye ören yaşlı bir kadın, yani Hikaye Anahtarcısı karşılar ve çocuğa isterse yukarı çıkıp bakabileceğini söyler. Şaban biraz korku ve biraz da merakla asansöre bindiğinde, yukarı çıkması gereken asansör aniden hızla aşağı düşmeye başlar ve Şaban'ı birbirinden ilginç maceralar yaşayacağı yeraltına götürür.. 

Ayşe Sevim'in daha önce şiir kitaplarını ve meşhur yazarların aşklarını farklı bir gözle anlattığı şahane kitabını okumuştum. Anlatımı, dili lezzetli, edebi dozajı yüksek bir kelime oyuncusu olduğu için o ne yazsa okumayı seviyorum. Bu defa da çocuklar için yazdığı, altmetni kuvvetli, bir o kadar da eğlenceli hikayesini bir çırpıda bitirdim. Gönül rahatlığıyla miniminilere okunabilecek, çok hoş bir kitap. 

18 Eylül 2016 Pazar

KİBRİTLERİ ÇOK SEVEN KÜÇÜK KIZ Gaétan Soucy

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 152

En yakın yerleşim yerinden hayli uzak bir kır evinde, despot babalarıyla beraber yaşayan iki çocuk, adamın ölümüyle ne yapacaklarını bilemez bir durumda kalırlar. Çocuklardan abla olan babası için bir tabut bulmak gerektiğini düşünür ve köye doğru yola çıkar ama o güne kadar karşı karşıya kalmalarına engel olunan dış dünya çok korkutucu ve yabancıdır..

Ana hatlarıyla konusu ve tanıtım yazıları ilgi çekici olan kitabın okuyucusunu içine çektiği kasvetli atmosferi edebi açıdan başarısız bulduğumu söyleyemem. Yine de içerdiği dehşetli öğelerin yanında duygusal derinliğinin yavan, son çözümlemelerinin ise az kaldığını düşünüyorum.

Kanadalı yazar Gaétan Soucy'nin Türkçeye çevrilmiş iki kitabı daha var; Müzikhol ve Kefaret. Aynen bu kitapta olduğu gibi arkakapakları çok etkileyici ama şu an için başka bir kitabını okuma hevesinde değilim.



17 Eylül 2016 Cumartesi

LOVE YOU TO BITS [Şubat 2016]

Love You to Bits, yine bağımsız oyun tabir edilen, Alike Studio adı altında, iki kardeşin ürettiği çok şirin, zevkli bir oyun.

Bir robot kıza aşık olan acemi uzay kaşifi Kosmo, ölümcül bir kaza sonucu parçaları uzaya dağılan kız arkadaşı Nova'yı tekrar birleştirmek istiyor ve biz de ona yardım ediyoruz. Her bölümde Nova'nın bir parçası gizli, bir bölüme ait bulmacayı çözüp bitirdiğimizde Kosmo, kız arkadaşına bir parça daha yaklaşıyor. 

Bağımsız oyunları seviyorum çünkü, klişelerden uzak, çizimleri özenli ve heyecan verici, bulmaca konusunda da gayet zeki, alışılmadık bir tarzları oluyor.

Love You to Bits, bağımlılık yapan değil ama arada bir zevkle bir bölüm geçtiğim ve birçok bölümünü de görsel olarak çok beğendiğim bir oyun oldu benim için.

Not: Oyun şu an sadece App Store'da var, MAC, Android ve PC için yıl sonuna kadar yayınlanacağı söyleniyor.