9 Ağustos 2015 Pazar

SWANN'LARIN TARAFI Marcel Proust

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 430

Ciddi bir heves ve heyecanla Proust Okumaları'mızı planlamıştık sevgili arkadaşım thalassapolis'le fakat, okumak için yoğunlaşmamın mümkün olmadığı bir döneme denk gelmişti maalesef. Bu sebeple birkaç cilt yerine sadece ilk cildi okuyabilmiştim.

Üç bölümden oluşan ilk kitapta, çaya batırılmış bir madlen kurabiyesi tadıyla geçmişi hatırlayan Proust, çocukluğuna dair görüntüleri anlatmaya başlıyor. Tamamen ayrı bir roman olarak da değerlendirilebilen ikinci bölümde aile dostları Swann isimli beyefendinin yaşadığı çalkantılı bir aşk hikayesi var. Son bölüme geldiğimizde tekrar Proust'nun hayatına, ilk gençliğine dönüyoruz, Swann'ın kızı Gilberte'e karşı hissettiği ilk heyecanlar ve paylaştıkları oyun arkadaşlığı ile kitap tamamlanıyor. 

Proust'nun yazdıklarında, anlatış biçiminde asla yadsınamayacak bir edebi lezzet bulduğumu söyleyebilirim. Ufak veya önemsiz gibi görünen bir ayrıntıyı sayfalarca -anlamsızlaştırmadan- yazabilecek kadar kalemi kuvvetli bir yazar. Onun yazım tarzı, bazen iyi bazen kötü yönde kullanılan 'edebiyat yapmak' tabirinin içini dolduruyor, iyi anlamda.

Kayıp Zamanın İzinde külliyatına ait ilk kitap Swann'ların Tarafı, Proust'ya dair bir fikir veriyor elbette ama serinin devamını(diğer 6 kitabı) okumadan yazar hakkında tam bir değerlendirme yapmak mümkün değil diye düşünüyorum.

İçinde kek kırıntıları bulunan çay damağıma değdiği anda irkilerek, içimde olup biten olağanüstü şeye dikkat kesildim. Sebebi hakkında en ufak bir fikre bile sahip olmadığım, harikulade bir haz benliğimi sarıp soyutlamıştı. Bir anda hayatın dertlerini önemsiz, felaketlerini zararsız, kısalığını boş kılmış, aşkla aynı yöntemi izleyerek, benliğimi değerli bir özle doldurmuştu; daha doğrusu bu öz benliğimde değildi, benliğimin ta kendisiydi. [sf 49]

Ne var ki, uzak bir geçmişten geriye hiçbir şey kalmadığında, insanlar öldükten, nesneler yok olduktan sonra, bir tek, onlardan daha kırılgan, ama daha uzun ömürlü, daha maddeden yoksun, daha sürekli, daha sadık olan koku ve tat, daha çok uzun bir süre, ruhlar gibi, diğer her şeyin yıkıntısı üzerinde hatırlamaya, beklemeye, ummaya, neredeyse elle tutulamayan damlacıklarının üstünde, bükülmeden, hatıranın devasa yapışını taşımaya devam ederler. [sf 52]

Legrandin snop olduğunu, hiç değilse kendiliğinden, bilemezdi, çünkü gerçekten bilebildiğimiz tutkular, başkalarının tutkularıdır ancak; kendi tutkularımızı ise başkalarından öğrenmişizdir. [sf 130]

"Her yerde olduğu gibi orada da, hem herkesi tanırım, hem kimseyi tanımam," diye cevap verdi, öyle kolay kolay teslim olmayan Legrandin; "nesneleri çok iyi, insanları pek az tanırım. Ama orada nesneler bile birer insana, az bulunur, hassas bir mizaca sahip, hayatın hayal kırıklığına uğrattığı insanlara benzerler. Bazen bu, falezde karşınıza çıkan küçük bir şatodur: Gökyüzünde yükselen altın ayın, alacalı suları yararak sahile dönmekte olan teknelerin direklerine kendi flamasını çektiği, kendi renkleriyle boyadığı, pembeliğini hâlâ koruyan akşamla kederini paylaşmak üzere yolun kenarında durur; bazen de tek başına, çirkince, çekingen ama hayalperest, ölümsüz bir mutluluk ve hayal kırıklığı sırrını bütün gözlerden gizleyen basit bir evdir. [sf 134]

Eskiden bildiğimiz yerler, kendilerini kolaylık olsun diye yerleştirdiğimiz mekanlar alemine ait değildirler sadece. O zamanlar ki hayatımızı oluşturan, birbirine bitişik izlenimlerin ince bir dilimleridirler; belirli bir görüntünün hatırası, belirli bir anın özleminden ibarettir ve evler, yollar, caddeler de, heyhat, seneler gibi uçup giderler. [sf 430]

1 Ağustos 2015 Cumartesi

HARUKİ MURAKAMİ OKUMALARI [AĞUSTOS 2015]


 Uzun zamandır hep aklımızda olmasına rağmen yeni bir okuma planı yapamamıştık.
 Ağustos ayında Murakami okumaya karar verdik sevgili arkadaşım thalassapolis'le. 

Daha önce Sahilde Kafka'yı okumuştum, Murakami'nin diğer kitaplarından da 
gözüme kestirdiklerim vardı, onları bu okuma çerçevesinde 
tamamlama imkanım olacak diye mutluyum. 

Okuyacağım Kitaplar


Okuma Sakinleri


Okumak istediğiniz Haruki Murakami kitaplarıyla ayımıza katılmak isterseniz,
şu an okuduğunuza benzer bir başlangıç yazısı yayınlayarak, 
sonrasında kitap yorumlarınızı bizimle paylaşabilirsiniz. 

Görseller ve bilgi için ulaşabileceğiniz e-posta adresi:

gecekutuphanesi@hotmail.com

Serin, zihin açıcı bir okuma olmasını diliyorum.

Biblio

♥♥♥

Daha önce yaptığımız okumalara göz atmak için: 

21 Temmuz 2015 Salı

HAMUR TATLISI CİNAYETİ Rita Falk

Yayın Evi: Pegasus Yayınları
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 245

Kafa dağıtmak için okunabilecek, hoş bir kitap Hamur Tatlısı Cinayeti. İçinde 'çoksatar polisiyeler için günümüz gerekleri' kan, şiddet ve sapkınlık dozajı ayarında olduğu için rahatsız etmiyor. 

Polis memuru Franz Eberhofer, aile evinin bahçesindeki ahırı kendi alanı haline getirmiş, babasıyla pek anlaşamasa da babaannesinin yemekleri ve sevgisiyle mutlu, sıradan bir yaşam sürmektedir. Alman taşrasındaki Franz'ın küçük kasabasında, okul müdürü Höpfl'ün cesedinin demiryolunda bulunması ile iş hayatı, kız arkadaşı Susi'nin İtalya'ya gitmesi üzerine özel hayatı karışır ve erkek kardeşinin bebeğine bir süreliğine bakmak zorunda olmalarıyla da sakin ev hayatı altüst olur. Karşılaştığında pek de hoşlanmayacağını düşündüğü bebek, amcasına aşırı ilgi göstererek sorunu kendiliğinden çözümler, ancak Susi ve katili bulmak için oradan oraya koşturduğu cinayet konusunda işler yolunda gidecek midir?

Hamur Tatlısı Cinayeti, ismi ve kapağına bakıldığında okuyucusunu yanıltmayan bir polisiye roman. Rita Falk'ın Türkçe'deki üç taşra polisiyesinden en şirin olanı buydu ama Kış Patatesi Köftesi ve Az Pişmiş Kelle de okunabilir. (Yazarın Franz Everhofer serisine ait, şimdilik yedi kitabı var.)



20 Temmuz 2015 Pazartesi

FURUĞ'UN ÖYKÜSÜ Celâl Hosrovşahi

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 1992
Sayfa Sayısı: 88


Hikayeden iki sayfa okudum. İşaret parmağımı kitabın arasına koyarak kapattım. Durdum. Devamını okumama engel olan o tuhaf, ağrımsı heyecanın geçmesini bekledim. Kelimeler mideme saplanmıştı sanki. Furuğ'un Öyküsü son derece güzeldi..

Bu incecik kitaptaki diğer hikayelere hiç değinmeyeceğim, gayet silik bir şekilde hatırımda kalmışlar ama..

Furug'un hikayesinde seyr eden biri edebiyata âşık olur, bu kadar net. Celâl Hosrovşahi'nin dilinden dökülen şiiri okurken, Cafe Nadiri'nin aynalarında sadece anlatılan hikayeyi seyretmiyor olmanın lezzeti ise tarif edilemez sanıyorum.

19 Temmuz 2015 Pazar

HAYAT ÇOK GARİP, VAPURLAR FİLAN... Cenk-Erdem

Yayın Evi: Epsilon Yayınları
Basım Yılı: 2007
Sayfa Sayısı: 219

Adaya götürecek vapurun kalkmasına birkaç saat vardı. Vakit geçirmek için sahil kasabasında dolaşırken, ara sokaklardan birinde rastladığım sahaf dükkanında Müebbet Muhabbet'in ilk kitabını bulmuştum.

Radyo programını okumak değişik bir his olsa da, Cenk ve Erdem'in mizah anlayışına aşinalıkla, cümleleri nasıl bir tonlamayla kurmuş olabileceklerini hayalimde canlandırmak zor değildi. O kitapta tüplü dalış kısmına baya bir güldüğümü hatırlıyorum.

İlkgençlik dönemimde hangi kanalda denk gelirsem izlerdim onları. Acayip şarkılar söyler, çılgın buluşlar yaparlardı. Son derece ciddi bir tavırla kurdukları esprili muhabbetler sürekli kahkahalarla güldüren cinsten değildi ama sohbetlerinin verdiği keyif ve tebessüm uzun süre etkisini yitirmezdi. 

Geçenlerde, 52 saat aralıksız muhabbet ederek kırdıkları dünya rekoru videolarını yine gülümseyerek izliyordum, merak ettiğim bir iki şeyi araştırınca, ikinci kitabı yani Hayat Çok Garip, Vapurlar Filan'ı gördüm. Aldıktan sonra hemen okumak niyetindeydim fakat o esnada Cenk bir kaza geçirdi, iyileşene kadar kitabı okumaya içim elvermedi.

Bu ikinci derlemede, en hoşuma giden kısımlar 'vuahh gaste' ismini verdikleri, bir gazete ekindeki hayat önerileri (!) üzerine yorumları oldu. Baya gülerek okudum. Kapağındaki illustrasyonu da çok sevdiğimi söylemeliyim.

Radyo kayıtlarına aboneyim, zaman zaman dinliyorum ama jest ve mimiklerini görerek esprilerini duymak daha çok tercihim. Edeb sınırlarını aşmayan, kalitesi değişmeyen bu şahane muhabbet umarım daha çok uzun yıllar sürer ve takip etme imkanımız olur.

22 Mayıs 2015 Cuma

DR. MARCH'IN DÖRT OĞLU Brigitte Aubert

Yayın Evi: Metis Yayınları
Basım Yılı: 1992
Sayfa Sayısı: 163

Meraktan çatlayarak okudum Dr. March'ın Dört Oğlu'nu, katilin ve Jeanie'nin günlüklerini. Böyle ürpertici bir kitabın bu kadar incelikle yazılması hayrete şayan güzellikteydi.

Hırsızlık sebebiyle hapis yatıp çıkmış, sabıkalı bir genç kız olan Jeanie, Dr. March'ın evinde hizmetçi olarak çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra hanımının kürk mantosunu gizlice denerken, astarında birkaç kağıt bulur. Bu yazıların işlediği seri cinayetleri fütursuzca ve zevkle anlatan bir katilin güncesi olduğunu farkedince büyük bir korkuya kapılan genç kız, endişelerini kendi günlüğüne yazmaya başlar. 

Katil, Dr. March'in dördüz oğullarından biri olduğunu söylemektedir. Sabıkası ve zamanı dolmuş vizesi gibi dertleri yüzünden polise gidemeyen Jeanie, yoğun kar yağışı sebebiyle yolları kapanmış kasabada kapana kısılmış gibidir. Onun müzisyen, avukat, sporcu ve bilgisayar uzmanı olan dört delikanlıdan hangisi olduğunu bulmaya çalışırken, tuttuğu notların okunduğunu anlayan katilin hedefinden kaçabilecek midir?

Bugüne kadar Agatha Christie dışında okuduğum polisiyelerin çok azından keyif almış biri olarak, bu türde yeni yazarlar keşfetmeye pek hevesli değilim. Buna rağmen Metis Polisiye'lerine olan sempatim ve bu yazı sebebiyle kitabı listeme eklemiştim. Bir solukta okudum, çok beğendim, çözümün mantık çerçevesi içinde, hayal ettiğimle örtüşmesi ayrıca hoşuma gitti.

Dr. March'ın Dört Oğlu temposu hiç düşmeyen, korku-heyecan dozajı çok iyi ayarlanmış bir roman. Brigitte Aubert'in ilk kitabı ve bildiğim kadarıyla Türkçe'ye çevrilmiş iki polisiyesinden biri. Diğer romanlarını da keşke Metis o güzelim kapaklarıyla yayınlasa ve okusak diyorum.

*Aubert'in romanlarından bir kısmı (Metis  Yayınevi sitesinden):

La Rose de fer (1993; Demir Gül), 1997'de Grand Prix de Littérature Policière ödülünü aldığı La Mort des Bois (1996; Ormandaki Ölüm), Requiem Caraibe (1997, Karayip Ağıdı), Éloge de la phobie (2000, Korkuya Övgü), Funérarium (2002; Cenaze Evi), Rapports brefs et étranges avec l'ombre d'un ange (2004, Bir Meleğin Gölgesiyle Kısa ve Tuhaf İlişkiler), Le Chant des sables (2005, Kumların Şarkısı), Une âme de trop (2006, Fazladan Bir Can), Reflets de sang'dır (2008, Kan Yansımaları).


21 Mayıs 2015 Perşembe

TOPLU OYUNLARI 2 Federico García Lorca

Yayın Evi: Mitos Boyut
Basım Yılı: 2008
Sayfa Sayısı: 149

İzlemeyi istediğim oyunların metinlerini okumak hoşuma gidiyor. Lorca'nın kitabını da bu sebeple almıştım. Kitaptaki üç piyesi de güzel buldum, özellikle Kız Kurusu Gül Hanım çok dokunaklıydı.

Ayakkabıcının Karısı, yaşlı bir ayakkabı tamircisi ile genç, güzel ama şirret bir kadın olan karısı arasında geçen bir hikayeyi anlatıyor. Sonunu bağlayışını çok sevdim. 

Bay Cristobal'ın Kukla Oyunu, bir kukla kızla evlenen Cristobal'in düğün gecesinin sabahı uyandığında, dört minik kuklanın babası olduğunu öğrenmesi üzerine, oyunun içinde yönetmen ve şairin (yazarın) da bulunduğu bir güldürü.

Kız Kurusu Gül Hanım, Endülüs'te amcasının yanında yaşayan kimsesiz bir genç kızın, Güney Amerika'ya çalışmaya giden nişanlısını uzun yıllar bekleyişinin hikayesi. Rosita (ispanyolca: gül), vefasız sevgilisini beklerken, çiçeklere meraklı bir adam olan amcasının bahçesinde yetiştirdiği kırmızı güller gibi yavaş yavaş solar ve tükenir.

Bu son piyeste, geçen zamanla beraber arkaplanın incelikle değişmesi; Rosita'nın gençliğinde çiçeklerle dolu olan ev ve camekanlı bahçenin, hikaye biter ve evden taşınırlarken bir harabeye dönmesi çok anlamlıydı. Karakterlerin dilinden dökülen şiirler, dedikoducu komşuların imâları, Rosita'nın inancı, duru, saf güzelliği, hayat yanından geçip giderken bir fanusun içinde yaşıyormuşcasına elini uzatıp tutmaması yine bu öykünün insanın içine dokunan tarafları diye düşünüyorum.

Bir hikayeyi iyi bir şair kurguluyorsa, hayli derin ve incellikli olması çok da şaşılacak bir şey değil aslında. Ne zaman sıra gelir bilemem ama Lorca'nın diğer oyunlarını da okumak niyetindeyim.

'Sabah olup açtığında
tıpkı kan gibi kıpkırmızı.
Çiy onun yanına yaklaşmaz
yanmaktan korkar.
Öğlen iyice açılır
dipdiri mercan misali.
Güneş camlara yaklaşır
onun parlaklığına bakmak için.
Kuşlar dallara konup
ötmeye başladığında
ve baygın düştüğünde ikindi,
denizin mevişi üstüne
beyazlaşır rengi,
tıpkı soluk bir yüz gibi.
Gece çöktüğünde, yumuşak
bir ay parçasına döner
yıldızlar ilerleyip de
Rüzgâr geriledikçe 
karanlığın içinde
dökülmeye başlar yaprakları. ' 

Kız Kurusu Gül Hanım veya Çiçeklerin Dili [sf 88-89]



20 Mayıs 2015 Çarşamba

DON ISIDRO PARODİ'YE ALTI BİLMECE Bustos Domecq

Yayın Evi: Metis Yayınları
Basım Yılı: 1993
Sayfa Sayısı: 138

Jorge Luis Borges ve yakın arkadaşı Adolfo Bioy Casares'in birlikte yazdıkları altı dedektiflik öyküsünü içeriyor kitap.  Bustos Domecq adı, iki yazarın dedelerinin soyadlarından oluşan bir mahlas.

Metis Polisiye romanlarına, özellikle böyle ilk sayfası kapakta başlayanlarına ilgim var. Hem bu seri, hem de Borges'in polisiye türünde neler yazmış olabileceğini merak ettiğim için almıştım bu kitabı.

*Gökyüzünde On İki Burç
*Goliadkin'in Geceleri
*Boğaların Tanrısı
*Sangiácomo'nun Öngörüleri
*Tadeo Limardo'nun Kurbanı
*Tai An'ın Uzun Arayışı


Bulmacalı edebiyatın iyi örneklerinden biri olan kitaptaki hikayelerden favorim; Gökyüzünde On İki Burç. Bilmecesi ve çözümü etkileyiciydi. Diğer hikayeleri okurken aynı merak ve heyecanı duyduğumu söyleyemeyeceğim.


19 Mayıs 2015 Salı

KIZILCIK DALLARI Reşat Nuri Güntekin

Yayın Evi: İnkılap Kitabevi
Basım Yılı:2014
Sayfa Sayısı: 216

Diğer Reşat Nuri eserlerinin Çalıkuşu'nun gölgesinde kalmasının muhakkak bir sebebi var. Çok iyi denilebilecek başka romanlar yazmış, bazılarında Feride'nin hikayesinin nahifliğine benzer dokuları bulmak bir parça mümkünse de, başyapıtındaki zengin anlatım, mekan değiştikçe yaşananların da farklı renkler alarak şekillenmesi, o macera hissiyle heyecanlandıran hal yok.

Pendik'te bir köşkün sahibi, zengin ve titiz Nadide hanımefendinin, amcasıyla yaşayan kimsesiz ve fakir bir kız çocuğu olan Gülsüm'ü evlatlık olarak alıp yetiştirmesi, Gülsüm'ün köşk ahalisiyle olan iyi-kötü sergüzeşti anlatılıyor Kızılcık Dalları'nda. 

Gülsüm, Reşat Nuri'nin ele avuca sığmaz kızlarından, haylazlıklarının gerekçeleri bariz ve tüm o havai hallerinin ardında gizlenen bir hüzün var ama sempati değil sadece biraz acıma uyandırıyor.

Dönem dönem Türk Edebiyatı aşermek gibi, kendi dilimde yazılmış, lezzeti tanıdık birşeyler okumak ihtiyacı hissediyorum. Kızılcık Dalları'nı da öyle bir sabahta okumuştum, hikayeden değilse de Reşat Nuri'nin yazım dilindeki maharetini hatırlamaktan keyif aldığımı söyleyebilirim.



18 Mayıs 2015 Pazartesi

BİR HANIMEFENDİ'NİN ÖLÜMÜ Perîde Celâl

Yayın Evi: Can Yayınları
Basım Yılı: 2003
Sayfa Sayısı: 165

Banyosunda intihar eden zengin ve yaşlı bir kadının ölümünün ardından evde taziyeleri kabul eden erkek kardeşi, çocukları, gelinleri ve hizmetçilerinin, daha cenaze kaldırılmadan maddi çıkarlar peşine düşmelerinin öyküsü, Bir Hanımefendi'nin Ölümü.

Kitapta Bir Hanımefendi'nin Ölümü hikayesinden başka bir öykü daha var. İkinci hikaye Ada, kızları hakkında konuşmak için, eski kocasının adadaki evine giden bir kadın ve orada geçirdiği bir günü anlatıyor. Geçmişi hatırlaması, çelişkileri v.s. Ada, ilk hikayeye göre biraz daha iyiydi diyebilirim.

Mektup ve bu kitaptan sonra başka Peride Celâl hikayesi okuma hevesim kalmadı. Yine de çok güzel bir roman olan Deli Aşk gibi, Üç Yirmidört Saat romanıyla başlayan edebi kalitesi yüksek dönemine dair diğer romanlarını okuyabilirim belki.